Clarke Gable etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Clarke Gable etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2016 Cuma

Kitaptan Filme: Vol de Nuit

Fransız yazar Antoine de Saint Exupéry‘nin 1931 yılında yayınlanan ikinci romanı. Aldığı prestijli bir ödül sayesinde yazara ilk olarak tanınırlık kazandıran roman aynı zamanda. Yazarın havacılık deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı, gece seferleri yapan bir posta uçağı şirketinin işleyişini konu alıyor.

Saint Exupéry‘nin biyografisinden biraz bahsedelim. Hepimiz onu felsefi çocuk kitabı Küçük Prens‘ten tanıyoruz.

Açıkçası son beş yıldır piyasadaki Küçük Prens çılgınlığından aşırı derecede bezmiş durumdayız. Zorla popülerleştirilen şeylere karşı benim gibi önyargılıysanız, siz de muhtemelen Saint Exupéry ismini duyduğunuzda gözlerinizi devireceksiniz.

Ama önyargılarınızı bir kenara bırakın ve yazarın biyografisine göz atın derim. Küçük Prens‘i, bir yayıncı arkadaşının eşinin ısrarları üzerine, kafa dağıtmak ve o zamanlar popüler olan Marry Poppins çocuk hikaye kitabına rakip olması için yazdığını biliyor muydunuz? Küçük Prens‘i New York’ta yazıyor ve ilk olarak Amerika’da yayınlanıyor. Kendi ülkesinde, öldükten sonra ancak yayınlanabiliyor çünkü yaşadığı dönemde Saint Exupéry‘nin eserleri hem Vichy hükümeti hem de Charles de Gaulle tarafından sansürlenmiş durumda.

Yaşadığı dönemde toplumun durumu ve ortam özetle şöyle:

Fransa II. Dünya Savaşı zamanlarında iki kısma ayrılıyor, Charles de Gaulle liderliğinde, Paris’i kapsayan Almanya işgali altındaki kısım; ve Vichy bölgesini içeren, işgal altında olmayan ama Almanları destekleyen Vichy rejiminin geçerli olduğu kısım. Saint Exupéry, bir Alman faşizmi ve Nazi karşıtı olarak Fransa’dan Amerika’ya gidiyor ve Fransızların Almanlara karşı özgürlüğünü kazanabilmesi için Amerika’nın yardımını istiyor. Vichy rejimi de bir Alman karşıtı olduğu için Exupéry’yi tehlike olarak görüyor. Pilote de guerre eserinde, Yahudileri övdüğü gerekçesiyle Exupéry‘nin eserlerini sansürlüyor. Buraya kadar her şey normal. İlginç olan, işgal altındaki Paris kısmının lideri Charles de Gaulle‘den de sansür yiyor. Exupéry, Fransa’nın özgürlüğünü sonuna kadar destekliyor, ancak Gaulle‘ün Fransa’ya özgürlüğünü kazandırdıktan sonra bir diktatör olacağını düşündüğü için Gaulle‘ü desteklemiyor. Bu nedenle Gaulle de Exupéry hakkında provokasyon yaparak onu Nazi destekçisi olmakla suçlayıp eserlerini sansürletiyor.

Fikirleri anlaşılmamış, çarpıtılmış, sansürlenmiş bir yazar. Öldükten sonra sansürü kalkıyor, eserleri dağıtılıyor, okunuyor. Popülerliği günümüze kadar (artarak) devam ediyor. 

Saint-Exupéry Lyon’da doğuyor, zengin bir aristokrat ailenin oğlu. Babasının ölümünden sonra ailesi fakirleşiyor. 1920’lerin başlarında uçuş dersleri almaya başlıyor. Hava kuvvetlerine katılıyor ancak ailesinin ve o zamanki nişanlısının ağır tepkisi üzerine bırakıp ofis işine geçiyor. Nişanlısından ayrıldıktan sonra, 1926 yılında tutkusu olan havacılığa dönüş yapıyor. Daha ilkel yöntemlerle uçulan dönemlerde, posta uçaklarında çalışıyor. Daha sonra, kariyerinin zirvesinde Arjantin’e gidip havayolu müdürlüğü yapıyor, uçuşların koordinasyonunu düzenliyor. 

Night Flight, aşırı disiplinli bir havayolu müdürünün etrafında dönüyor. Gece uçuşu o dönemde, o teknolojiyle henüz yaygın bir şey değil. Riviéra, büyük bir kararlılık ve hırsla, tüm tehlikelere ve tüm bilinmezliklere rağmen gece uçuşlarını aksatmadan sürdürmek için uğraşan deneyimli bir müdür. Amacı daima biraz daha fazla ilerlemek ve insanlık için önemli olan bir adımı, risklerini göze alarak atmak. Kitabın André Gide tarafından yazılmış önsözünde şöyle bir cümle var:
« Bir insanın mutluluğu özgürlüğünde değil, bir görevi kabullenişindedir. » 

André Gide‘in birkaç sayfalık önsözü ışığında, kitabın zaafları tolere etmeyen, sert yapılı Riviéra karakteri üzerinden şu soruyu sorduğunu fark ediyoruz: “Huzur bir görevin tehlikeli de olsa yerine getirilmesiyle mi, yoksa tehlikeli görevlerden kaçınarak mı elde edilir?”

Burada tehlikeye atılmak, salt cesaretle ilişkilendirilmemeli. Aksine mantıksal bir yaklaşım, bir hayat felsefesi olarak görülmeli. Yapılması gerekeni yapmaktan başka bir çare yoksa, onu yapmak gerekir. Kendisi de bir uçak seferinde yere çakılarak dört gün çölde yaşam mücadelesi vermiş bir havacı olan Exupéry, salt cesaretin bir görevi kararlılıkla yerine getirmek için yeterli olmadığını biliyor.

« … Ama beni her zaman şaşırtan şeyin ne olduğunu da anlamıştım: Platon’un cesareti neden erdemlerin en sonuncusu saydığını. Bu pek de hoş olmayan duyguların bir birleşimi : biraz kızgınlık, biraz kendini beğenmişlik, hayli inatçılık, bayağı bir spor heyecanı. Hiçbir ilişkisi olmasa da fiziksel gücün coşkusu. O zaman ellerini göğsünde kavuşturur ve rahat bir nefes alırsın. Bu daha muazzam bir duygudur. Gece olduğunda ise üstüne büyük bir salaklık yapmışsın hissi eklenir. Tek özelliği cesaret olan adama bir daha asla güvenmeyeceğim. »

Kitap, 1933 yılında Clarence Brown yönetmenliğinde sinemaya uyarlanıyor. Kadrosu tam bir yıldızlar geçidi, kim yok ki. John Barrymore (Riviére), Lionel Barrymore (Robineau), Clark Gable (Jules Fabian), Helen Hayes (Madame Fabian), Robert Montgomery (Pellerin).

Ne yazık ki, yıldız kadrosuna rağmen çok başarılı bir film değil. Yazar Exupéry de uyarlamayı beğenmediğini açıkça belirterek film haklarını yenilemeyi reddediyor. Dolayısıyla 10 yıllık sürenin ardından film telif haklarına takılıp gösterimden kaldırılıyor.

Filmle kitap arasında bazı değişiklikler var. Filme eklemeler yapılmış. Mesela posta uçaklarının gece uçmasının ne kadar kritik olduğunu vurgulamak amacıyla, filmin başına hasta bir çocuk konmuş. Çocuğun ihtiyacı olan ilacın Buenos Aires’ten 24 saat içinde gelmemesi durumunda çocuğun öleceği gibi dramatik bir ayrıntı eklenmiş.

Eski filmlere çok ilgim yok, bir parça sıkılıyorum. Dramatik sahnelerde konan o nostaljik müzik, kadınlardaki fabrikasyon saç modelleri, ince kaşlar, erkeklerdeki takım elbiseler, siyah beyaz görüntü beni çok etkilemiyor. Bu film de bol bol klişe sunmuş izleyicisine. Tek bir açıdan filmi ilginç buldum. O zamanki uçak teknolojisini o zamanki film teknolojisiyle anlatmış. Hiç de fena olmamış bence. Üstü açık uçakta, arkasındaki adamla not defterine yazıp verdiği notlar aracılığıyla konuşan pilotları izlemek bir parça komik olmakla birlikte keyifliydi. 

Riviéra ve Robineau karakterlerinin iyi yansıtıldığını düşünüyorum. Bu arada John Barrymore ve Lionel Barrymore‘un ünlü Barrymore ailesine mensup iki oyuncu kardeş olduğunu belirtelim. Birlikte oynadıkları başka filmler de var. Drew Barrymore da bu aileye mensup. John Barrymore‘un torunu (üçüncü evliliğinden doğan oğlunun dördüncü evliliğinden doğan kızı). 

Clark Gable, filmin oyuncuları arasında beni en çok heyecanlandıran isim oldu. Kendisi hikayenin kilit adamını oynasa da neredeyse hiç konuşmuyor. Sadece pilot şapkası ve gözlüğünü takıp mimik yapıyor. Bu da Clark Gable hayranları için biraz hayal kırıklığı bence. Gable, bu filmde yapımcı David O. Selznick ile ilk kez çalışıyor. Daha sonra meşhur Gone With The Wind film uyarlaması ile tekrar bir araya geliyorlar.

Şiddetle tavsiye etmesem de, filmi izleyebilir ve kitabı okuyabilirsiniz. Yalnız Exupéry‘nin biyografisini incelemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

İyi okumalar/izlemeler.

28 Ekim 2016 Cuma

Kitaptan Filme: Gone With the Wind


Amerikalı kadın yazar Margaret Mitchell tarafından yazılan ve 1936 yılında yayınlanan, yayınlandıktan bir sene sonra Pulitzer Ödülü'ne layık görülen romanda, Amerikan İç Savaşı güneylilerin, başka bir deyişle Konfederasyon'un gözünden anlatılır. 

1861-1865 yılları arasında, 11 adet güney eyaleti bir araya gelerek Amerikan Konfedere Devletlerini oluşturur ve köleliği kaldırmayı amaçlayan Abraham Lincoln'ün temsil ettiği Amerika Birleşik Devletlerine karşı, topraklarını ve köleliği savunarak savaşır. Kitapta Amerika Birleşik Devleti mensuplarından Yankee'ler diye bahsedilir. Güneyliler ve Yankee'ler arasında yaşanan bu iç savaşı şüphesiz, daha donanımlı olan Yankee'ler kazanacak, böylece güneyde kültürel ve ekonomik bir dönüşme süreci başlayacaktır. 

1900 doğumlu yazar Margaret Mitchell, Atlanta Tarih Topluluğu'nun üyesi avukat bir baba ve kadınların oy verme haklarını savunan hukukçu bir annenin gazeteci kızı olarak, ömrü boyunca güneylilerin iç savaş hikayelerini dinlemiştir ve ikinci kocasının cesaretlendirmesiyle 1926-1936 yılları arasında iç savaşı konu alan bu romantik ve tarihi romanı yazar.

Yazarla birçok ortak özelliğe sahip olan cesur ve toplum normlarına aldırmaz Scarlett O'Hara karakteri üzerinden, arka plana güney toplumundaki dönüşüm sürecini yerleştirerek dramatik bir aşk hikayesi anlatır. Scarett'in 16 yaşından 28 yaşına kadar olan 12 yıllık süreci okuruz. Çocuksu ve şımarık bir karakterin olgunlaşmasını anlattığı için bildungsroman türüne dahil olduğunu söylemek mümkündür.

Roman, Güneylilerin yüksek sınıfına mensup bir anlatıcının bakış açısıyla anlatılır. Tüm kitap boyunca siyahilere özgürlük hakkının verilmesi küçümsenir, sokaklarda özgürce dolaşan zencilere hakaret edilir ve hatta o kadar ileri gidilir ki zencileri öldürüp gözlerini korkutmak için kurulan Klu Klax Klan örgütünün faaliyetleri kahramanca olarak nitelendirilir. Bugünün düşüncelerine göre fazla ırkçı, fazla düşüncesiz bir romandır. 

Bununla birlikte dönemi Güneylilerin gözünden net bir şekilde tasvir ettiği için teknik açıdan oldukça başarılıdır. Romanı bugüne kadar taşıyan, bu teknik başarısıdır. 

Romanda güney toplumunun geçirdiği dönüşümde, belirli değerleri temsil eden başlıca üç karakter var, kısaca değinelim. 

SCARLETT O'HARA: Aristokrat bir aileden gelen zarif ve çalışkan, otoriter bir annenin ve kendi çabalarıyla toprak kazanıp işleyerek zengin olmuş İrlanda göçmeni bir babanın kızı olan Scarlett, ömrü boyunca zengin ve hareketli bir yaşam sürmüş, güzelliğiyle eyaletteki tüm erkekleri büyülemiş, lüks düşkünü ve fırsatçı bir kızdır. Aşık olduğu Ashley'nin Melanie ile evleneceğini öğrendiğinde Ashley'i elde etmek için çabalar, ancak başarılı olamaz. Bu onun, hayattaki ilk başarısızlığıdır ve bu hissi iç savaşın çıkmasıyla birlikte artık sık sık yaşayacaktır. Annesi gibi zarif ve soylu bir kız olmak için elinden gelen her şeyi yapsa da ailesini ve kendisini aç bırakan iç savaş karşısında tüm soyluluğu bir kenara bırakarak, Konfederasyon'u mağlup eden Yankee'lerle ticaret yapar ve tıpkı babası gibi kendi çabasıyla toprağını geri kazanır. Kadınların çalışmasına karşı çıkılan bir toplumda ve dönemde çalışıp yükseldiği için ve düşmanları olan Yankee'lerle dostane ilişkiler geliştirdiği için herkes tarafından dışlanır. Eski ve soylu güney toplumunun artık geri gelmeyeceğini kabullenip yeni güneydeki fırsatlardan faydalandığı için toplumdan dışlansa da, birçok eski zengin komşusundan daha rahat bir yaşama kavuşmayı başarmıştır. Yeni, dönüşmüş ve toparlamış güneyi temsil eder.

ASHLEY WILKES: Scarlett'in aşık olup ulaşamadığı tek erkek. Aslında Scarlett'in nefes kesen güzelliğine ve yaşam enerjisine karşı boş olmayan Ashley, akıllıca hareket ederek kendisine daha uygun olan uysal Melanie ile evlenir. Savaşın gerekliliğine inanmasa da kahramanca savaşa katılır, evine döndüğünde güney çoktan gücünü kaybetmiştir. Bol bol okumaktan ve düşünmekten zevk alan zengin ve soylu Wilkes ailesi artık her şeyini kaybetmiştir. Ashley bu yeni ortama uyum sağlayamaz, her şeyini kaybettiğinin farkındadır. Scarlett gibi oportünist davranmayı, Yankee'lerle iş yapmayı etik gerekçelerle reddeder ve bu yüzden daima Scarlett'in kanatları altında kalır. Eski ve başarısızlığa uğramış güneyi temsil eder. 

RHETT BUTLER: En baştan itibaren Konfederasyon'un bu kadar donanımsız bir şekilde savaşa katılmasının yanlış olduğunu düşünen, kendini savaşmak zorunda hissetmeyen son derece oportünist bir karakter. İç savaş döneminde casusluk yaparak, kuzeyden getirdiği kumaşları güneylilere satarak ve daha birçok etik olmayan ticari faaliyetlerde bulunarak zengin olur. Scarlett ile benzer bir kafa yapısına sahiptir. Baştan itibaren Scarlett'e aşıktır. Scalett Ashley'i unutup onun aşkını fark ettiğinde ise ondan artık vazgeçmiştir. Hem eski güneyle, hem yeni güneyle hem de kuzeyle ticari nedenlerle ilişkileri olan ancak üçüne karşı da eleştirel durabilen, kitabın en cezbedici ve en sağı solu belli olmaz karakteridir. Mr. Rochester ve Mr Darcy gibi sivri dilli, kadın ruhunu kadınlardan daha iyi anlayan, heyecan verici bir karakter olan Kaptan Butler, edebiyat tarihinin en unutulmaz jönlerinden biridir.

Görüldüğü gibi eski soylu güney, yeni fırsatçı güneye dönüşürken temel olarak bu üç karakter üzerinden dönüşüme tanık oluyoruz.

Scarlett O'Hara karakterinin tasvirinden ve yazarın kendi yaşamından da anlaşılacağı gibi, sonuna kadar feminist bir roman. Kadınların ticarette erkeklerden daha başarılı olabileceğini ispatlıyor. Toplumun kadınlara çizdiği rollerin hiçbirini kabul etmiyor Scarlett. Ne anne olmayı ne de eş olmayı seviyor, bunları sevmediğini söylemekten de çekinmiyor. Tamamen kendi istediği gibi, kendi kurallarıyla yaşıyor ve kadınlık görevlerini yerine getirmediği için ayıplanarak dışlanıyor.

Her ne kadar başarılı bir tarihi roman olsa da, günümüz fikirlerine göre fazla ilkel olan bu roman, bugüne kadar sürdürdüğü ününü bir parça da filme borçlu. Yayınlandıktan üç sene sonra, 1939 yılında sinemaya uyarlanıyor. Uzun süren seçmelerden sonra Scarlett O'Hara karakteri için Vivien Leigh'te karar kılınıyor. Hayal ettiğinizden biraz daha anaç ve şirin bir portre çizse de karakteri gayet iyi canlandırıyor. Ashley'i Leslie Howard oynuyor. Düşündüğümden biraz daha sönük bir karakter olduğunu söylemeliyim. Rhett Butler'ı ise Clark Gable canlandırıyor ki ne kadar aslına uygun bir karakter yarattığını anlatmaya paragraflar yetmez. Clark Gable bakışı denen şeye film boyunca maruz kalacağınızı müjdeleyeyim.

Film inanılmaz uzun, 4 saat. Fakat hayatınızda izleyebileceğiniz en iyi uyarlamalardan biri. 1200 sayfalık bir romanı 4 saate sıkıştırıp aslına bu kadar uygun kalmayı nasıl başardığını hala anlayamıyorum. Benim tespit ettiğim sadece iki fark var. 

- Kitapta Scarlett, Stuart Tarleton'u İndia Wilkes'in elinden alıyor. Filmde ise ilk kocası Charles Hamilton'ı İndia'dan alıyor gibi gösterilmiş. Scarlett'i daha da kötü ve kalpsiz bir kadın yapmak için böyle bir değişiklik yapmışlar herhalde. 

- Kitapta Scarlett'in evlendiği her kocasından 1'er çocuğu var. Filmde ise sadece Rhett Butler'dan tek bir kızı oluyor, onu kaybediyor, ikinci bebeğini ise düşürüyor. Filmin sonunda daha yalnız ve çaresiz bir kadın portresi çizilmiş. Ve de Scarlett'in çocuklardan nefret ettiği gerçeği, belki de tepki çekmemek için filme yansıtılmamış. 

Kitap yazıldığı dönemde çok ilgi çekiyor, filmle birlikte beğeniler katlanarak artıyor. Bu ünü fazla yorucu bulan Margaret Mitchell hayatı boyunca bir daha roman yazmıyor ve kurgu dışı yazılara yöneliyor. 

Bu arada ekleyelim, kitap Türkiye'de Artemis Yayınları tarafından korkunç itici bir kapakla basılmış. Filmden alınan Scarlett ve Rhett karakterler, arka plandaki kırmızı atmosfere yerleştirilmiş. Üçüncü sınıf bir aşk romanı gibi pazarlanmış ne yazık ki. Kesinlikle daha fazla ilgi ve özeni hak eden bir roman. Umalım ki en kısa zamanda daha çekici bir kapakla tekrar basılsın.

Kitap çok uzun ancak kendini okutuyor. Film de çok uzun olmasına ve 1939 yapımı olmasına rağmen ilginç bir şekilde sıkıcı değil (o dönemin filmleri hep bir parça sıkıcı gelir bana). Scarlett O'Hara ve Rhett Butler karakterlerini tanıma zevki için okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Son olarak oportünist ve aşırı güçlü Scarlett'in, kitabın sonunda her şeyini kaybettikten sona söylediği ve hayat görüşünü özetleyen cümleden alıntı yaparak bitirelim: 

"I'll think of it all tomorrow, at Tara. I can stand in then. Tomorrow, I'll think of some way to get him back. After all, tomorrow is another day."

İyi seyirler/okumalar.