10 Şubat 2017 Cuma

Kitaptan Filme: Arrival

Ted Chiang’ın Story of Your Life hikayesinden uyarlanan, 2016 yapımı Arrival filmi bu sene En İyi Film kategorisi başta olmak üzere, 8 dalda Oscar’a aday oldu. Denis Villeneuve’ün yönettiği filmin senaryosu Eric Heisserer tarafından uyarlanmış. Başrollerde Amy Adams ve Jeremy Renner var. 2013 yılında Gravity ile başlayan bir akım var, her yıl ses getiren uzay temalı bir film seyrediyoruz. Geçtiğimiz sene, yine bir uyarlama olan son derece başarılı The Martian filmini izlemiştik. Bu senenin filmi de Arrival. Geçen sene izleyicinin dikkati botaniğe çevrildi; bu sene dilbilime, zira uzaylılarla dilbilimcilerin çalışmaları ve analizleri sayesinde iletişim kuruluyor.

Uyarlandığı hikaye, son zamanlarda okuduğum en başarılı bilim kurgu hikayelerden bir tanesi. Bu nedenle filmini de büyük bir beklentiyle izledim. Beklentilerimi karşılayan birçok yönü olduğu gibi, hayal kırıklığına uğratan birkaç nokta da var.

Öncelikle iyi yanlarından bahsedelim. Hikayeyi okurken gözümde canlandırdığım heptapod ve logogramları çok başarılı bir şekilde görselleştirmişler. Filmin tasarımcıları, logogramlar konusunda o kadar iyi bir iş çıkarmışlar ki çeşitli logogram baskılı tişörtlerle, tasarımlarla online satın alma platformlarında karşılaşmanız çok yüksek bir ihtimal. Film çıkar çıkmaz yayıldı ve uzun bir süre kullanılacak gibi duruyor. Film ayrıca kitapta bahsedilmediği halde uzay mekiklerini de göstermiş, yine daha önce rastlamadığımız türden hoş bir tasarım olmuş. Yanal yerçekimi filmin en keyifli anlarından bir tanesiydi. Hatırlayacağınız gibi, kitapta uzay mekikleri gözle görülecek kadar yakın mesafede değil, uzaylılar ve insanlar “looking glass” denen camlar aracılığıyla birbirlerini görüp iletişim kurabiliyorlar. Film bunu tamamen kaldırıp yerine uzay mekiklerini göstermiş. Dilbilimci, fizikçi ve askerlerden oluşan ekipler bir tür asansör sistemiyle bu dikey uzay mekiklerinin içine girip yanal yerçekimi sayesinde yukarı doğru yürüyerek heptapodlarla buluşuyorlar. Çakıl taşı şeklindeki dikey siyah uzay mekikleri, bir parça 2001: A Space Oddysey filmindeki siyah taşı andırıyor. Anlamları farklı olsa da, sinema tarihinin en başarılı uzay filmine böyle bir atıf yapması hoş olmuş. Hayal kırıklığına uğratan noktalarına gelince, filmde Fermat ilkesinden bahsedilmemiş, bu da biraz eksik. Halbuki kitapta geçmişi ve geleceği bütün olarak görme kavramı bu ilkeyle açıklığa kavuşturulmuş. Tüm olasılıkları görüp minimize veya maksimize etme yaklaşımı, ışık ışınları üzerinden anlatılmış. Filmde bu izleyicinin kafasını çok yormamak için mi kaldırıldı, bilemiyoruz fakan bahsedilseydi güzel olurdu.

Kadının gelecekte, kızıyla yaşadığı anıların gösteriminde, fazlasıyla dramatik müzik ve karanlık renkler kullanılmış olsa gerek ki, aklımda çok acıklı sahneler olarak yer etti. Bu da kitapla çok uyuşmuyor. Filmin dram dozu bana biraz fazla geldi. – Kitapta Dr. Banks’in kızının adı Hannah ve 25 yaşında bir tırmanış kazası nedeniyle ölüyor. Filmde ise kızın isminden bahsedilmiyor ve ölüm sebebi bir hastalık. – Kitapta Dr. Banks gelecekte Donnelly’den boşanıp Nelson ile beraber oluyor, Donnelly de başka bir kadınla beraber. Donnelly’den hafif bir nefretle bahsediyor. Filmde aralarındaki bu gerginlik ve ikinci kişilere değinilmemiş. Aralarındaki ilişkinin kutsallığına leke sürülmemiş nedense. 

– Yukarıda da bahsettiğimiz gibi kitapta uzaylılar ve insanlar “Looking Glass” aracılığıyla iletişim kurarken, filmde görüşmeler uzay mekiklerinin içinde gerçekleşiyor. – Kitapta heptapodların yedi tane göz kapaksız gözü var. Kafalarını asla çevirmeyip her yeri aynı anda görüyorlar. Filmdeki heptapodları tasarlarken göz eklememişler. – Kitapta heptapodların çıkardığı sesler, ıslanıp silkelenen köpek sesine benzetilirken, filmde daha robotik bir ses söz konusu. 

– Kitapta heptapodların dünyaya geliş sebebi, alışveriş olarak açıklanıyor, yine de heptapodlar insanlığa yeni olan bir şey vermiyorlar. Filmde ise heptapodlar dünyaya Dr. Banks vasıtasıyla kendi dillerini armağan ediyorlar. Diller aracılığıyla Dr. Banks’e geleceği görme yeteneğini veriyorlar, o da çeşitli kitaplar yazıp dersler vererek bu dili ve bu düşünce şeklini insanlara öğretmeye başlıyor. Bu armağanı vermelerinin nedeni, 3000 yıl sonra dünyalılara ihtiyaçları olacağını bilmeleri. Böylece 3000 yıl sonra geldiklerinde dünyalıların da onlara ihtiyaç duydukları şeyi vermesini istiyorlar. Bu dil hediye etme meselesi de filmin zayıf noktalarından bir tanesi. Kitapta uzaylıların dünyaya gelmelerinin de, sonra birden bire gitmelerinin de nedeni anlaşılamıyor. Filmde ise buna zorlama bir şekilde anlam yüklenmeye çalışılmış. Çok tatmin edici bir çözüm değildi açıkçası. – Kitapta Dr. Banks ile Colonel Weber’in tanışması, önceden programlı bir şekilde gerçekleştiriliyor. Filmde ise habersiz bir şekilde geliyorlar, hatta Donnelly ile helikopterde tanışıyorlar. – Kitapta heptapodlara Flapper ve Raspberry isimlerini takıyorlar, filmde ise Abbott ve Costello. Bu sene En İyi Film ödülünü alma ihtimalinin düşük olduğunu düşünüyorum. Ama tasarım bakımından iddialı bir film.

6 Şubat 2017 Pazartesi

Kitap: Story of Your Life (Ted Chiang)


Story of Your Life, 1967 doğumlu Çin asıllı Amerikalı bilim kurgu yazarı Ted Chiang tarafından yazılır ve 1998 yılında yayınlanır.

Son yıllarda okuduğum en tatmin edici, en başarılı bilim kurgu öyküsü. Henüz okumadıysanız mutlaka tavsiye ederim. Bu yazıda sadece kitaptan bahsedeceğiz. Kitabın film uyarlaması olan Arrival‘ı başka bir yazıda inceleyeceğiz. Bu yazının da sitedeki tüm yazılar gibi baştan sona Spoiler içereceği uyarısını yapalım ve kitap yorumlarına geçelim. Dünyaya gelip insanlarla temas kuran uzaylılarla, dilbilimci ve fizikçilerden oluşan takımlar aracılığıyla iletişim kurulur. Zamanla dilleri çözümlenir, sağlıklı bir iletişim kurulur. Yazım şekillerinden ve fiziksel kanunlarını anlamlandırma biçimlerinden, insanlara göre bilgiye daha farklı bir yaklaşımları olduğu anlaşılır. İnsanlar gibi sebep-sonuç ilişkilerine dayalı bir anlayışları yoktur, geçmişi ve geleceği bir bütün olarak görme ve her zaman bilgiyi bütün halinde algılama yeteneğine sahiplerdir.

7 adet paralel uzantının üzerinde dikildikleri için, fizikçi Ian Donnelly tarafından “heptapod” ismi veren uzaylılar yazılı ve sözlü olmak üzere iki farklı dille iletişim kurarlar. Sözlü dili (Heptapod A) anlamak, dilbilimci Louise Banks için zordur, bu nedenle yazılı dille (Heptapod B) anlaşmayı akıl ederek yazı sistemlerini inceleme fırsatını bulur. Heptapodların kullandıkları yazılı dil, tıpkı bakış açıları gibi geçmişi ve geleceği aynı anda gösterir. Yuvarlak bir çizginin etrafına çeşitli şekiller çizerek yazan heptapodların çizdikleri daire şeklindeki logogramlarda bir cümle de, bir paragraf da, bir sayfa da olabilir.

Birkaç saniye içinde çizdikleri çember ve şekillerin içinde sayfalarca bilgi bulunması, bilgiye bu genelleyici yaklaşımlarını da iyi yansıtmaktadır. Olayların sebep-sonuç şeklinde (cümle cümle) ilerlemesine ihtiyaçları yoktur, aynı anda sebebi de sonucu da aynı şeklin içine sığdırabilmektedirler, gerekirse sonucu sebepten önce yazabilirler. İnsanlar sebep-sonuç zincirine göre hareket ederken, heptapodlar böyle değildir. İnsanlar sıralı bir farkındalık şekli geliştirmiştir, heptapodlar ise eş zamanlı bir farkındalık şekli geliştirir.

Kitapta geleceği önceden hesaplama yaklaşımı, fizikteki Fermat ilkesi ile açıklanmaktadır. Fermat ilkesine göre bir ışık ışını iki nokta arasında ilerlerken her zaman en kısa yolu seçer. Gideceği yere en kısa yoldan gitmesi, kitaba göre, ışık ışınının diğer olasılıkları da öngörüp en kısa yolu belirleyip buna göre hareket ettiğini gösterir. Heptapodlara fizikçiler tarafından çeşitli fizik kanunları aktarıldığında tepkisiz kalırlar, ancak ışık ışınlarıyla ilgili bu ilke anlatıldığında anladıkları görülür. Bu ilke, onların bilgiye ve zamana olan yaklaşımlarıyla paralellik göstermektedir. Onlar da tıpkı ışık gibi tüm olasılıkları eş zamanlı olarak öngörme becerisine sahiptir. Daire şeklindeki logografik yazılarını yazmaya başlamadan önce tüm fikrin kafalarında oluşmuş olması gerekir, ilk işareti ancak bundan sonra çizebilirler.

Heptapod’larla iletişim kuran Dr. Banks, zamanla onların dilini öğrenir ve Heptapod diliyle düşünmeye başlar. Bu gelişen becerisi sayesinde o da geçmişi ve geleceği aynı anda görme yeteneğine sahip olur. Hikayede aslında iki paralel hikaye vardır. Birincisi uzaylıların dünyaya gelişi ve Dr. Banks ile ekibinin onlarla olan iletişimi, ikincisi de Dr. Banks‘in kızıyla ilgili “gelecekte geçen” anıları. Evet, Dr. Banks artık geleceği görme yeteneğine sahip olduğu için ileride bir kızı olacağını, kızının 25 yaşında bir tırmanış kazasında öleceğini bilir. Yazar okura şu soruyu sorar, gelecekte başınıza kötü bir şey geleceğini bilseydiniz, yine de o yolu seçer miydiniz? Dr. Banks, yaşayacağı acıyı önceden bilmesine rağmen yine bu yolu seçecektir.

Hikaye bu soru ile özgür iradeye vurgu yapar. Chiang, Dr. Banks karakteri üzerinden, kötü bir şey olacaksa bile yine aynı yolun seçmenin güçlü bir özgür iradeye işaret ettiğini söyler. Bunun kaderin bir cilvesi olmadığı, tamamen özgür irade ve kişisel seçim olduğunu vurgular. Bir seçimin sonucunun kötü olacağını bilmek, o seçimi yapmaya engel değildir der. İnsan da tıpkı ışık ışını gibi, oraya giden tüm yol olasılıklarını öngörüp, bunları maksimize veya minimize ederek birini seçme becerisine sahip olsaydı, seçeceği yol neden yine dikenli olsun ki? Çünkü insanların ona sunulan en dikensiz yolu seçmektense, ona en çok tatmin verecek yolu seçmeye doğal bir eğilimi vardır.

Kitap mesajını kişisele indirgemez, daha toplumsal bir özgür irade söz konusudur. Chiang‘a göre heptapodlar bizim anladığımız gibi özgür veya bağımlı değildir; kendi iradelerine göre hareket etmeseler de, zavallı köleler de değildir. Heptapodların farkındalık şeklini ayırt eden şey, yalnızca hareketlerinin tarihteki olaylarla çakışması değil, aynı zamanda amaçlarının tarihin amaçlarıyla çakışmasıdır. Heptapodlar geleceği oluşturacak şekilde hareket ederler.

Kitap hakkında genel bir yorum yapmak gerekirse, bir uzay hikayesinde dilbilimi merkeze yerleştirdiği için diğer bilim kurgu eserlerinden ayrılıyor. Uzaylılarla iletişim kurmak için dilbilimcileri kullanması ve dili inceleyerek zihinlerini çözümlemeye çalışması, şu ana kadar nasıl düşünülmedi dediğimiz türden bir yenilik, güzellik. Ted Chiang, Linguistic Relativity ve Fermat’s Principle‘ı birleştirerek gerçekçilik ve açıklanabilirlik düzeyi oldukça yüksek bir hikaye çıkarmış ortaya. Bu bakımdan yaptığı iş çok başarılı. Hikayenin uzunluğu da tam dozunda. Daha uzun veya daha kısa olmadığı için minnettarız. 1998 yılında yayınlanan bu çok başarılı bilim kurgu hikaye, elbette Hollywood’un dikkatinden kaçmadı. Denis Villeneuve‘ün yönettiği 2016 yapımı Arrival filminin senaryosu bu filmden uyarlandı.

Filmin yorumuna ve kitap-film karşılaştırmasına başka bir yazıda devam edeceğiz. Kitabı hala okumayanlarınız varsa, şiddetle tavsiyedir.

İyi okumalar.

4 Şubat 2017 Cumartesi

Kitaptan Diziye: A Series of Unfortunate Events - (#4) The Miserable Mill


Serinin dördüncü kitabı Bitik Orman (The Miserable Mill), olayların gelişim şemasının bir parça değiştiği, seriden sıkılanların düşünüldüğü, sıkılmadan okuyacağınız bir kitap olmuş. Aynı zamanda ilk sezon bu kitapla sona eriyor. Final bölümleri olduğu için dizi anlatımı da epey tatmin edici. Bölümlerin IMDB’den sırasıyla 8.8 ve 9.0 puan aldığını söyleyelim. Serinin en yüksek puanları bu iki bölüme gelmiş.

Dizi ve kitap bu kez farklı başlıyor. Kitapta çocuklar yine Mr. Poe tarafından yeni bakıcılarına yönlendirilirken, dizide bir önceki bölümden hatırlayacağınız gibi çocuklar Mr. Poe‘nun elinden kaçıp tesadüfen Lucky Smells‘e düşüyorlar. Aslında fena bir değişiklik olmamış, çünkü Sir‘ün çocuklarla olan bağlantısı kitapta çok açık verilmemişti. Hem de çocukların neden Mr. Poe‘yu arayıp da yardım istemediği sorusu da ortadan kaldırılmış.

Serinin bu bölümünde, yine diğerlerinden farklı bir nokta var. İlk dört kitapta, daha kitabın başlarında ortaya çıkıp tehlikeye hazır olun diyen Count Olaf, bu kitapta epey sonlara doğru ortaya çıkıyor. Çocukların karşılaştığı 2 kötü karakter var. Önceleri onlardan birinin Count Olaf veya ekibi olabileceğini düşünüyoruz tıpkı Baudelaire yetimleri gibi. Ama daha sonra şüphelerimiz dağılıyor, hatta bu hikayede belki de Count Olaf‘ın hiç olmayacağını düşünmeye başlıyoruz. Derken son anlarda hikayeye başka bir cepheden giriş yaparak çocukların etrafındaki tehlike bulutunu daha da fazla yoğunlaştırıyor.

Dizideki en şaşırtıcı kısım, elbette anne babayla ilgili olan kısımdı. 7. bölüm bu açıdan çok şaşırtıcı bir bölümdü ve dizideki aynılıktan sıkılanlar için birebirdi. Böylece anne babadan kitapta neden daha önce hiç bahsedilmediği sorusunun cevabını da almış olduk.

Elimizde yeni ipuçları birikti. Anne-baba‘nın da evinin bir yabancı tarafından yakıldığını, çocuklarının yatılı okula bırakıldığını, çocuklarda aynı dürbünün iki parçası olduğunu, Lemony ile Olaf‘ın eskiden aynı okulda okuduğunu öğrendik. Mr. Poe‘nun sekreteri Jaquelyn gizemini hala koruyor.

Kitapta Sir, çocukları yok pahasına çalıştırırken onları Count Olaf‘tan koruma sözü veriyor. Bunun bir win-win olduğunu öne sürüyor. Dizide ise böyle bir güvenceden hiç bahsedilmemiş. Bir yetişkinin Count Olaf‘ı karşısında görmesi ama ısrarla tanımaması daha önce yüzlerce kez işlenen bir komedi unsuru olduğu için bu bölüme katılmamasına sevindim. Bu bakımdan diziyi kitaptan daha çok sevdiğimi söyleyebilirim.

Neil Patrick Harris‘in Shirley makyajını aşırı başarılı buldum. Bugüne kadar değiştirdiği kılıklar arasında bence en dikkat çekmeyeni buydu. Gerçek bir sekreter Shirley olmuştu. Aynı şekilde Sunny‘ye işçi tulumu geçirip iki tutam saçını şapkanın tepesinden çıkarmalarına da bayıldım. Dizinin en sevimli görünümüydü. Sir karakterini çok başarılı buldum.

Kitapta olmayan bir başka detay yine Mr. Poe‘nun gazeteci karısı olmuş. Mr. Poe elinden kaçırdığı çocukları bulamayınca olaya el atıp kendi araştırmaya başlıyor. Sonunda, fabrikada çıkan yangın sayesinde çocukları tesadüfen buluyor. En az kocası Mr. Poe kadar çok sevimli olabilecekken direkten dönüp çok itici olmuş bir karakter.

Talihsiz Serüvenler Dizisi‘nin birinci sezonuna genel bir yorum yapmam gerekirse, benim için sönük başlayıp eğlenceli bitti. Karakterlere ısınmam yaklaşık 4 bölümden sonra gerçekleşti. Tamamını izledikten sonra Neil Patrick Harris‘i favori listemin başına, Violet‘i ikinci, Sunny‘yi üçüncü ve Klaus‘u dördüncü sıraya alıyorum. İlk bölümden, bunun müzikal ağırlıklı bir dizi olacağı sinyalleri verilmişti ve bu beni biraz rahatsız etmişti. Ama son bölümün bitiş sahnesine kadar başka bir müzikal öğeye rastlamadık, rahatladık. NPH hakkındaki ilk olumsuz yorumlarım, hızla yerini olumlu yorumlara bıraktı. Yalnız hala bu dizinin IMDB’den neden bu kadar yüksek bir puan aldığını anlayamıyorum. İlk 6 bölümde, mekanlar ve kişiler değişse de hep aynı şeyler yaşanmış hissiyatına kapıldım açıkçası. Son iki bölümde durumu kurtarıp gelecek sezonu da izlememizi garantilediler.

İple çekmesem de ikinci sezonu bekliyorum. Göz simgesinin anlamını, karakterler arasındaki örgüt bağlantısını merak ediyorum. Ne çıkacak bakalım. İkinci sezon çıktığında kitaplara da kaldığım yerden devam edeceğim.

İyi seyirler/iyi okumalar.

29 Ocak 2017 Pazar

Kitaptan Diziye: A Series of Unfortunate Events - (#3) The Wide Window


Serinin üçüncü kitabı Uçuruma Bakan Pencere, orijinal adıyla The Wide Window. Uncle Monty‘nin talihsiz ölümünden sonra yine sahipsiz ve yuvasız kalan Baudelaire yetimlerinin bu seferki durakları, bir uçurumun tepesinde tek başına yaşayan Aunt Josephine‘in evi.

Aunt Josephine, biricik eşini, en iyi arkadaşını, dostunu küçüklüklerinden beri etrafında oynayıp yüzdükleri gölde kaybediyor. O günden sonra da uçurumun tepesindeki, yıkıldı yıkılacak gibi duran evine kapanıyor. Fobileriyle baş başa sıkıcı bir hayat sürüyor.

Mr. Poe çocukları Aunt Josephine‘in yaşadığı yere getirdiğinde, onları iskelede karşılamıyor bile. Çocuklar ıssız bir kasabada, gri bir atmosferde yine tek kalıyorlar. Bir taksi yolculuğuyla evin bulunduğu tepeye çıkıp Aunt Josephine‘le tanışıyorlar. Karşılarında son derece pimpirikli, korkak, takıntılı ve gramer aşığı bir kadın gören Baudelaire yetimleri, Uncle Monty ile geçirdikleri mükemmel zamanlardan sonra hayal kırıklığına uğrasalar da, duruma uyum göstermeye çalışıyorlar.

Yetimlere kalan mirasın peşinde olan Count Olaf, bu bölümde de Baudelaire‘lerin peşini bırakmıyor elbette. Bu kez bir yat şirketi sahibi kılığına girip adını da Captain Sham olarak değiştiriyor. Ayırt edici özellikleri olan tek kaşını, bir korsan bandıyla, sol ayak bileğindeki dövmeyi de bir tahta bacakla saklıyor. Aunt Josephine‘e yaklaşarak ona ilgi gösteriyor ve yetimlere erişiyor.

Yine hiçbir yetişkini, Captain Sham‘in Count Olaf olduğuna inandıramayan Baudelaire yetimleri, Violet‘in icat yeteneği, Klaus‘un okuma merakı ve Sunny’nin keskin dişleriyle durumdan sıyrılmaya çalışıyorlar.

Serinin bu kitabını okumak benim için heyecan vericiydi, çünkü seneler önce bu seriye ait okuduğum tek kitaptı ve hikayenin bir kısmını bölük bölük de olsa hatırlıyordum. Uçurumun tepesindeki karanlık ev, soğuk salatalık çorbası ve binlerce fobisi olan bir teyze figürü gibi detaylar aklımda kalmıştı. Kitabın dizi uyarlamasını izlerken de çok hevesliydim, kafamda bunca senedir canlandırdığım şeyle ekrandaki şeyin birbirini tutup tutmayacağını merak ediyordum.

Uçurumdaki evi hayal ettiğimden daha bile güzel yapmışlardı. Wide Window’un bulunduğu kütüphane beni benden aldı.

Aunt Josephine’in soğuk salatalık çorbasını ilk okuduğumda cacık olarak hayal etmiştim, yalnız elin Amerikalısı dizide bunu direkt iri dilimli salatalık ve üzerine eklenmiş su olarak yorumlamış. Eskiden yabancı bir kitapta otantik bir şey gibi bahsedilen cacığı bilmenin gururunu yaşamışken, karşımda bambaşka bir görüntü görmek beni hayal kırıklığına uğrattı. Ben bu bölümü, biraz da masada cacık görüp aa ben bunu biliyorum demek için izlemiştim ama kursağımda kaldı.

Dizideki Aunt Josephine, hayalimdekine göre daha genç ve enerjik bir kadındı. Ben yaşlı ve suratsız bir kadın hayal etmiştim. Zaten background’ları da daha farklı yansıtılmış. Dizide, örneğin gençliğinde boks, yüksekten atlama gibi adrenalin sporlarını yaptığını gösteren fotoğraflar eklenmiş. Oradan bu noktaya nasıl geldiğine çok açıklık getirilmemiş. Eskiden Baudelaire kardeşlerin ebeveynleriyle aynı örgütte olduklarına, bir araya gelip gizli şifreler oluşturduklarına da gönderme yapılmış. Hatta bir kişi, Aunt Josephine için örgütün en çetin üyesi yakıştırması bile yapıyor. Kitapta böyle bir geçmiş ve benzer göndermeler yok.

Diziyi izledikçe Violet‘i daha çok seviyorum. Count Olaf‘ın arkadaşlarına ise gittikçe daha çok sinir oluyorum. Ne kadar alakasız, saçma karakter varsa toplamışlar.

Gelelim diziyle kitap arasındaki farklara.

– Kitapta Aunt Josephine ile alışverişe çıktıklarında karşılarına çıkana kadar Count Olaf‘ın ne yaptığını bilmiyoruz. Dizide ise başlarda gösterilmiş ve kaptan kılığına girerek çocukların peşine düştüğüne dair spoiler verilmiş.

– Aunt Josephine‘in onlarca fobisi arasından en tuhaf olanı emlakçı fobisi. Kitabın ilk başında, çocuklara bu fobisinden bahsediyor, onlar da haliyle bunu çok garipsiyor. Daha sonra mağaradan çıkması için onu ikna etmeye çalışırken Klaus bu fobisini Josephine‘e karşı kullanıyor. Dizide bu çok vurgulanmamış. Başta ufak bir mimikle emlakçılardan korktuğunu belirtmiş ve geçmiş gibime geldi.

– Dizide fırtına çıkınca ev çöküyor. Kitapta bu yok. Diziye biraz görsel gerilim katmak gerekirdi tabi.

– Çocuklar küçük bir yelkenliyle Aunt Josephine‘in mağarasına gitmeye çalışırken, anne babaları uçakla üzerlerinden geçiyor. Kitapta anne babalarının yaşadığına dair hiçbir şey yok. Yine ekstra ipuçları eklenmiş. Aynı şekilde restorandaki palyaço garson Lary, çocukların anne babasıyla telefonda konuşuyor.

– Mağaradan çıktıklarında denizin ortasında kalan çocuklar, kendilerini fark etmeleri için bir sinyal ışığı yakmaya çalışıyorlar. Violet, Aunt Josephine‘den saç ağını istiyor. Dizide Josephine daha modern bir kadın olarak tasvir edildiği için böyle bir ağ yok elbette, onun yerine şal detayını koymuşlar.

– Dizide kendilerini bulan Captain Sham karşısında Aunt Josephine son anda çok cesur konuşuyor. Kitapta ise her an yetimleri satmaya hazır. Kendisini iyi hatırlayalım diye böyle bir detay eklenmiş olmalı.

– Dizide Baudelaire kardeşler en sonunda Mr. Poe‘nun elinden kaçıp gidiyorlar. Kitapta onunla kalıyorlardı.

Çocukların dizide gösterilen babaları başka biri olmasına rağmen, annelerini özlemle ve aşkla hatırlayan Lemony Snicket’in sırrı ne çıkacak bakalım, merakla bekliyoruz. Bu örgütün amacını da biraz açsalar hiç fena olmayacak. En son bu bölümde iki fabrika bacasının tüttüğü bir bölgeyi gördük, örgütle ne gibi bir ilişkisi olabileceğini henüz bilmiyoruz.

Böylelikle dizinin 5-6. bölümünü de bitti. 4. kitap/7-8. bölümü de bitirince ikinci sezona kadar ara vereceğim. Açıkçası bu kadar talihsizlik içimi şişirdi. Siz bu bölümler hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce dizi tutar mı ve devamı gelir mi?

Bu arada dizinin şu anki IMDB puanının 8.2 olduğunu söyleyelim. Ben hayret ediyorum açıkçası. Neil Patrick Harris, Violet karakterini canlandıran oyuncu ve serinin kendisinin popülerliği sayesinde bu kadar yüksek puan alabildiğini düşünüyorum. Kitabını okumamış olsam bu bölüme kadar gelmezdim muhtemelen. Siz ne düşünüyorsunuz? Sizce normal mi bu kadar beğeni toplaması?

İyi seyirler/okumalar.

25 Ocak 2017 Çarşamba

89. Oscar Ödülleri - En İyi Uyarlama Senaryo Adayları Açıklandı

89. Oscar ödülleri için adaylar açıklandı. Bu sene en iyi uyarlama senaryo için yarışacak filmler şöyle:

1. Arrival (2016)
Uyarlandığı kitap ve yazarı: Stories of Your Life and Others – Ted Chiang. Arrival’ın başrollerinde Amy AdamsJeremy Renner ve Forest Whitaker var. IMDB puanı 8.2.
2- Fences (2016)
Uyarlandığı kitap ve yazarı: Fences – August Wilson. Fences, bir tiyatro oyunu. Filmin başrollerinde, afişte de gördüğünüz gibi Denzel WashingtonViola DavisStephen Henderson var. IMDB puanı 7.7.
3. Hidden Figures (2016)
Uyarlandığı kitap ve yazarı: Hidden Figures: The American Dream and the Untold Story of the Black Women Mathematicians Who Helped Win the Space Race – Margot Lee Shetterly. Başrollerde Taraji P. HensonOctavia Spencer ve Janelle Monáe var. İlk film uzay, ikinci film siyahiler üzerineydi. Bu film adeta ikisinin karışımı. Bir uzay programı için önemli matematiksel verileri sağlayan bir grup siyahi kadını konu alıyor. Olayın gerçek olduğunu hatırlatalım. İlgi çekici bir konusu var. IMDB puanı 8.0.
4- Lion (2016)
Uyarlandığı kitap ve yazarı: A Long Way Home – Saroo Brierly. Başrollerde Dev PatelNicole Kidman ve Rooney Mara var. IMDB puanı 8.0. Dev Patel, Slumdog Millionaire’den sonra bu kez bir yetişkin olarak yine ses getiren bir filmde.
5- Moonlight (2016)
Uyarlandığı kitap ve yazarı: In Moonlight Black Boys Look Blue – Tarell Alvin McCraney. Bu da bir oyun uyarlaması. Başrollerde Mahershala AliShariff Earp ve Duan Sanderson var. IMDB puanı 8.3. Siyahileri konu alan başka bir yapım.
Bu seneki aday filmler çoğunlukla siyahileri konu alıyor. Bir uzay, bir Hint, bir homofobi, bir de adı bilinmeyen kadınlar hikayesi var. Benim şimdilik en çok dikkatimi çeken Hidden Figures. İzledikten ve okuduktan sonra daha detaylı yorumlar gelecek.
Sizin favorileriniz var mı? En çok hangi filmi beğendiniz ve hangisi ödül alır sizce? Kitaplarını okuduğunuz filmler var mı?
Sevgiler,

23 Ocak 2017 Pazartesi

Kitaptan Diziye: A Series of Unfortunate Events - (#2) The Reptile Room

Talihsiz Serüvenler Dizisi’nin ikinci kitabı olan Sürüngen Odası’nda (The Reptile Room), Baudelaire yetimleri koruyucuları Mr. Poe tarafından bu kez başka bir akrabaları olan Montgomery Montgomery’nin yanına yerleştirilirler. Çocuklar başta Count Olaf fobileri nedeniyle bu yeni akraba fikrinden hoşlanmasalar da, zamanla Uncle Monty onlarda çok iyi izlenimler bırakır. Çocukları onlar için yaptığı pastayla karşılar. Onlara güleryüz ve samimiyet gösterir. Count Olaf’ın aksine her birine ayrı odalar verir. Çocukların kütüphanesinden faydalanmasını memnuniyetle karşılar. Birlikte sinemaya, seyahatlere gitme planları yaparlar.

Baudelaire yetimleri, Count Olaf’la geçirdikleri talihsiz günlerin ardından nihayet rahat bir yaşama kavuştular diye düşünecek oluruz, ki bu noktada yazar Lemony Snicket araya girerek hikayenin talihsiz gidişatını okura bir kez daha hatırlatır. Talihsizliklerin başlaması uzun sürmez.

Uncle Monty’nin bir herpetolog olduğunu ve evinde kocaman bir sürüngenler odası barındırdığını söyleyelim. Count Olaf’ın çocukların izini bulduğunu ve Uncle Monty’yi öldürerek çocukları Peru’ya kaçırmaya çalıştığını da söyleyelim. Unutmayın, bu seriyi okumaya başladıysanız her şey iyi giderken, gelecek talihsizliklerle ilgili spoiler’lar yemeye alışmalısınız.
Dizi ve kitap arasında bu kez daha fazla fark var. Dizide olayların arka planına atıfta bulunan ekstra sahneler var. Örneğin Jacquelyn’in sürekli çocukları koruması, Count Olaf’ın peşinde olması, çocukların anne ve babasının Peru’daki sahneleri kitapta yok. Dizi olay örgüsünü biraz daha karmaşık hale getirerek bunu yetişkinlerin izleyebileceği hale getiriyor. İyi de yapıyor, çünkü kitap çocuklara uygun olmasına rağmen dizi çok çok çocuk eğlendiren türden değil, daha karanlık bir atmosferi var.
Dizinin çok tutacağını, bir sonraki sezonun yayınlanacağını zannetmiyorum. Bir çocuk kitabı, tahmin edersiniz ki abartılı mantıksızlıklar ve fazla kolay bir olay örgüsü içerir. Dizi, olay örgüsünü karmaşıklaştırmakla iyi etmiş, ancak yine de o abartılı mantıksızlıklar bir yetişkinin katlanabileceği düzeyde değil. Örneğin Mr. Poe tarzı salaklığa çoğunlukla zor katlanıyorum.
Kitapları tek başına çok güzel, oyunculukları da gittikçe daha beğenir oldum. Örneğin, dizinin ilk iki bölümünde, Neil Patrick Harris’in role tam yakışmadığını söylemiştim ama izlediğim sonraki iki bölümde bu fikrim tamamen değişti. Karakteri iyice oturtmuş. Tekinsiz, megaloman, bir o kadar sarsak. Ancak bunlar diziyi kurtarmaya yetmeyecek muhtemelen. NPH’i HIMYM’dan izleyip gelen kitle, bu dizide yüksek ihtimalle aradığını bulamayacak.
Bu arada, çok küçük bir sahnede, Harris’in sihirbazlık yeteneklerini de gösterdiğini söyleyelim (Peru biletlerini gösterirken). Önümüzdeki bölümlerde de böyle küçük numaralar görürüz umarım. 

DİZİYLE KİTAP ARASINDAKİ FARKLAR

– Kitapta Uncle Monty ile yetimlerin ebeveynleri arasındaki ilişkiden çok bahsedilmemiş. Dizide, Monty, ailesinin çok sevdiği kuzenleri olduğunu söylüyor. Çocuklara duvarında anne ve babalarının resmini bile gösteriyor (ya da piyano mu deseydik, anne ve babasının da piyano içinde olduğunu iddia ediyor). Belki olayların arka planına bir gönderme vardır yine.
– Kitapta Uncle Monty şişman ve kırmızı suratlı bir adamken dizide melez bir adam tarafından canlandırılmış. Yine de o sevecenliği iyi yansıttığını düşünüyorum. Yalnız benim gözümde bir Uncle Dursley (ama bu sefer sempatik) canlanmadı değil.
– Dizide yine Jacquelyn ve Gustav var, bu kez sinemada ortaya çıkıyor. Kitapta bu iki karakter yok. Sadece Gustav’ın lafı ikinci kitapta biraz geçiyor,
– Kitapta çocukların odaları ayrı, Uncle Monty’yi gaddar Count Olaf’tan ayıran özelliklerden biri de bu. Dizide ise hepsini aynı odaya almışlar. Çekimleri kolaylaştırmak açısından olsa gerek. Çok büyük bir eksik diyemem.
– Kitapta Doctor Lucafont eli kancalı adam ve erkek. Dizide Lucafont kadın hemşire olmuş ve eli kancalı adam haricinde, başka biri tarafından canlandırılıyor. Ayrıca Count Olaf’ın diğer arkadaşları da çeşitli rollerle eve geliyorlar. Mr. Poe’nun salaklığı iyice abartılmış.
– Kitapta Count Olaf’ın bileğindeki dövmenin pudrayla kapatıldığını Violet buluyor. Dizide tüm ipuçları gözünün önüne serildiğinde Mr. Poe bu aldatmacayı kendisi çözüyor.
– Dizide gördüğünüz heykelle ilgili hiçbir şey yok kitapta. Dediğimiz gibi, Jacquelyn ekstra bir karakter.
Jacquelyn çocuklara Josephine teyzelerini bulmalarını söylüyor dizide. Kitapta böyle bir şey yok. Bir sonraki akrabalarının kim olduğunu bilmiyoruz.
Böylelikle dizinin 8 bölümlük ilk sezonunun yarısını tamamlamış oldum. Bundan sonraki kitapları ve dizileri de takip etmeyi düşünüyorum. Dizi bana çok eğlenceli gelmiyor, ama kitaplarını bitirmeyi istiyorum. Diziyi de okudukça izleyeceğim. Dizinin devam edip etmeyeceğini hep birlikte göreceğiz.
İyi okumalar/iyi seyirler.

15 Ocak 2017 Pazar

Kitaptan Diziye: A Series of Unfortunate Events - (#1) The Bad Beginning


Talihsiz Serüvenler Dizisi, 1999-2006 yılları arasında 13 kitap olarak HarperCollins‘ten yayınlanan, çok güzel kapak tasarımlarına sahip gotik ve karanlık bir çocuk kitabı serisi. Yazarı Lemony Snicket takma adıyla Daniel Handler

Kitap 2004 yılında, ilk üç kitabı kapsayacak şekilde sinemaya uyarlandı. Count Olaf rolünde Jim Carrey oynuyordu. Şahane bir makyaj, karakter. Kitabı okurken gözünüzde canlandırdığınızdan bile daha karanlık.

Ama asıl bahsedeceğim uyarlama bu değil. Kitap, filmin ardından yakın zamanda diziye uyarlandı. 8 bölümü yayınlandı bile, bölümlerini şu sıralar Netflix’ten izleyebilirsiniz. Count Olaf rolüne bu kez kimi seçmiş olabilirler ki, Jim Carrey söylenecek her şeyi zaten söyledi diye düşünenlerden misiniz? Ön yargılarınız kırılacak. Çünkü bu kez Neil Patrick Harris‘i nam-ı diğer Barney Stinson‘ı Count Olaf olarak izleyeceğiz.

İlk 8 bölümde sırasıyla ilk dört kitap anlatılmış. Her kitap 2 bölüme yayılmış. Örneğin serinin ilk kitabı The Bad Beginning, şu şekilde dizinin ilk iki bölümünde anlatılmış: The Bad Beginning Part I, The Bad Beginning Part II.

Her bölüm yaklaşık 1 saat sürüyor. Dolayısıyla şimdilik her kitaba 2’şer saat vakit ayırmışlar. 1 bölüme sıkıştırıp hızlı hızlı geçmemelerine sevindim. Sakız gibi uzatmamalarına daha çok sevindim. Bence ideal uzunluğu yakalamışlar.

Serinin ilk kitabı The Bad Beginning (Kötü Günler Başlarken), iri karakterlerle 172 sayfalık bir kitap. Serinin kısa kitaplarından bir tanesi. Daha uzun kitaplar var ve onlara da aynı süre ayrılmış gibi duruyor, dolayısıyla dizinin temposunun izledikçe artacağı öngörüsünde bulunabiliriz.

Gelelim ilk iki bölümün yorumuna. 

The Bad Beginning, sahilde yanlarına gelip anne babalarının yanan evlerinde öldüğünü söyleyen bir aile dostu Mr. Poe ile başlıyor. Kötü haberi alan Baudelaire yetimlerinin talihi bu noktadan itibaren bir daha hiç dönmüyor. Lemony Snicket çocukların yüzünün güleceğine dair umutlar yeşerttiğimizi hissederse araya girip spoiler vererek her şeyin daha kötüye gideceğini çıtlatıyor. Çocuklar önce Mr. Poe‘nun suratsız ailesiyle biraz vakit geçiriyorlar. Daha sonra en yakın akrabalarının (ilişki olarak değil, coğrafi olarak), yani Count Olaf‘in yanına evlatlık veriliyorlar. En büyük çocuk olan 14 yaşındaki Violet reşit olana kadar anne babalarının onlara bıraktığı devasa mirasa dokunamayacaklarını bildikleri için onlara kapılarını açan evlere girmekten başka şansları yok. Count Olaf‘ın pis mi pis, bakımsız mı bakımsız, soğuk ve karanlık bir malikanede yalnız yaşadığını ve yetimlerin mirasına konmaya çalıştığını, bunun için onlara seri boyunca türlü türlü tuzaklar kuracağını çıtlatarak moralinizi bozalım. 

Violet Baudelaire: Kayalardan atlamayı seviyor, 14 yaşında, buluş yapmaya hevesli, saçlarını çalışırken bir kurdeleyle bağlıyor ve önüne düşmesini engelliyor. 

Klaus Baudelaire: Kitap okumayı çok seviyor. 12 yaşında, gözlük takıyor. Okumayı çok seviyor. Canlıları incelemeyi seviyor. 

Sunny Baudelaire: Bebek, her şeyi ısırıyor. 

Mr. Poe: Bir aile dostu. Anne babanın vasiyetiyle, çocukların mirasını Violet reşit olana kadar koruması ve çocukların en yakın akraba tarafından yetiştirilmesini sağlaması gerekiyor. Bankacı. Şapka takıyor. İnce uzun. Sürekli öksürüyor. 

Justice Strauss: Count Olaf‘ın komşusu, sevimli ve yalnız yaşayan tonton bir kadın. Çocuklara evindeki devasa kütüphaneyi açma nezaketini gösteriyor.

Kitap olduğu gibi, tüm detaylarıyla diziye aktarılmış. Bu bakımdan izlemesi aşırı derecede keyifli. Eksiği yok, fazlası var. Birazdan bu fazlalıklardan bahsedeceğiz. Önce karakterleri yorumlayayım. Bu diziyi aslında birçoğumuz Neil Patrick Harris için izliyoruz. Count Olaf‘ı nasıl canlandırdığını merak ediyoruz. Karanlık, sinir bozucu, karikatürize, ürkütücü bir karakter olmalı kitaba göre. Benim kendisine puanım 7/10. İzlerken çoğunlukla Barney Stinson‘ı, hemen oracıkta insanları küçük görüp kendini yücelten megalaman modern erkeği gördüm nedense. Bu da onu gotik bir karakter olarak hayal etmeme engel oldu. Beklediğim kadar da karanlık olmamıştı, aksine zaman zaman sempatik geldi bana. Kitaptaki karakteri tam yansıtamadığı için biraz puan kırmak zorundaydım. Ama kendisinin hastasıyım ve severek izledim, yeni bölümleri de izleyeceğim.

Kitabı okumamış olanların diziden keyif alıp almadıklarını merak ediyorum açıkçası. Ben çoğunlukla, şu kısmı nasıl aktarmışlar beklentisiyle izlediğim için keyif aldım. Kitabı bilmeyen biri bu karanlık çocuk öyküsünden, araya girip cenabet spoiler’lar veren sıra dışı anlatıcı detayından keyif alabilirler mi, emin değilim. Ben olsam sıkılırdım sanırım.

Diğer karakterlerden özellikle Violet‘e bayıldım. Bir şeyler icat etmek üzereyken saçlarını topladığı kurdelesi, kardeşlerine karşı yumuşak tavrı, vs. her şeyi oturmuş. Klauss da tatmin edici. Sunny‘ye ise aşık oldum diyebilirim. Dünyanın en sevimli bebeği. Kitaptaki her şeyi ısırma detayı daha da abartılmış dizide. Ehh, komik diyelim hadi.

Kitaba eklenen detaylar var demiştik. Örneğin, kitapta Mr. Poe‘nun karısının gazeteci olduğundan ve yetimlerin dramatik hikayesini manşetlere taşıma çabasından bahsedilmiyor. Dizide bir ara yetimlerin anne babalarını elleri kolları bağlı biçimde görüyoruz. Kitapta böyle bir ipucu verilmemiş. Dizide Count Olaf‘ın Hessica Haircut takma adıyla önceden Mr. Poe ile görüşmeler yaptığını görüyoruz, kitapta bu yok. Dizide Jaquelyn ve Gustav diye iki ek ve kilit karakter olmasına rağmen kitapta bunlar yok. Dizide göze benzeyen bir simgeye aşırı vurgu yapılmış, kitapta bu yok.

Kısacası diziye, serinin devamıyla ilgili çeşitli ipuçları yerleştirmişler. Kitapta gelecek bölümlere bu kadar atıf yok açıkçası.

Dizi Olaf’ın tiyatro topluluğuyla bir araya geldiklerinde ufaktan müzikale kayıyor. Umarım gelecek bölümlerde dozunu iyice artırmazlar diyorum.

Kitap çok kolay okunur cinsten bir kitap, çünkü çocuklar için yazılmış. Yukarıda da dediğim gibi, kapaklarına bayılıyorum. 13 kitabı da sert kapaklı versiyonuyla alıp bir çocuğa hediye etseniz muhtemelen kafayı yer sevinçten.

Okuyunuz da izleyiniz de.