6 Mart 2019 Çarşamba

How To Get Away With Murder (1. Sezon)

İlk sezonu 2014'te ABC'de yayınlanan avukatlık dizisi. Sezonlar 43 dakikalık 15'er bölümden oluşuyor. Viola Davis (Annalise), Charlie Weber (Frank), Liza Weil (Bonnie), Alfred Enoch (Wes), Jack Falahee (Connor), Aja Naomi King (Michaela), Matt McGorry (Asher), Karla Souza (Laurel), Billy Brown (Nate) ve Conrad Ricamora (Oliver) başrollerde yer alıyor. Kemik kadro kalabalık. Hem olaylar hızla aktığı, hem de çok karakter etrafında döndüğü için tempo yüksek. 

Hikaye Philadelphia, Pennsylvania'da geçer. Middleton Üniversitesi'nde ders veren siyahi ceza hukuku avukatı Annalise Keating sınıftaki en başarılı beş öğrenciyi seçerek home office bürosunda çalıştırır. Bu beş birbirinden hırslı öğrencinin yanı sıra, Annalise yanında iki tane genç associate çalıştırmaktadır. Yeni katılan stajyerleri dizginleyip Annalise'in davalarına yardımcı olmakla görevli bu ikili de en az Annalise ve stajyerler kadar entrikalarla dolu ve hırslıdır.

Genel olarak siyahi karakteri bol bir dizidir. Zaman zaman ırkçılığa göndermeler yapılır. Siyahi ve beyaz karakterler arasında bazen nefret söylemleri içeren şiddetli diyaloglar geçer. Örneğin, Annalise Sam'le kavga ettiğinde, Sam'in dışarıda kendini iyi ve vicdanlı biri gibi göstermek için siyahi bir kadınla evlendiğini, böylece bir tür sosyal sorumluluk projesi gerçekleştirdiğini iddia edecek kadar ileri gider.

Dizide cinsel içerikler boldur. Karakterlerin tümünün bir normal, bir de gayrimeşru ilişkileri vardır. Herkes herkesle kolayca seks yapar. İşin antipatik tarafı, gizliliklerinin çok önemli olduğunu bilen karakterler saçma sapan davranarak herkese açık alanda öpüşür, sevişir. Ve mutlaka arkalarda bir yerde bunu gören ve ileride koz olarak kullanan birileri çıkar. Hikayedeki heteroseksüel karakterlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır.

Karakterler çok ilkesiz, kalpsiz, hırslı, başarmak için her şeyi yapabilecek sinsi kişiler olarak tasvir edilir. Herkesin herkese karşı dili keskindir, davranışlar düşmancadır.  Bu bakımdan ilk başlarda kimsenin kimseye yakınlık duymadığı, herkesin yükselmek için tırmaladığı, aralarında hassas bir şekilde saklamak zorunda oldukları ortak bir sırları olmasa birbirlerini rahatça harcayabilen tiplerden oluşan ruhsuz bir ergen dizisi görüntüsü çizer. Sezon sonuna doğru karakterler yavaş yavaş derinleştirilir. Bu kadar kötü olmalarına neden olan bir takım geçmiş travmalardan bahsedilir. İzleyicide hafif bir sempati uyanmaya başlar.

Bu travma muhabbeti fazlaca vurgulanır hatta. Şöyle diyaloglar sık sık karşımıza çıkar: "Geçmişte yaşadıklarına bakınca bu yaptıkları normal." Annalise, insanın geçmişinde yaşadığı kötülüklerin bugün kötü biri olmasına katkı sağladığına inanır. Kendisi de sorunlu bir gençlik yaşadığı için suçlularla empati kurar, genelde kötülerin avukatlığını yapar. Bunu yaparken de kimsenin gözünün yaşına bakmaz, en sevdiklerini harcama pahasına davaları kazanır.

Görsel olarak diziye koyu renkler fazlaca hakimdir. Sık sık flashforward'lar yapılır. Karanlık, sisli bir ortamda geleceği görürüz. Karakterler sabahlara kadar dağınık bir evin içinde, üzerindeki onca baskıyla birlikte karanlık karanlık çalışıp birbirlerinden nefret ederler. Klostrofobisi olanları krizlere sokacak bir atmosfer hakimdir.

Dizinin en ikonik sahnesi, bu yapay karanlığın biraz dağılmaya başladığı, Annalise'in ayna karşısında makyajını ve peruğunu çıkardığı sahnedir. Geceleri yatmadan önce, kendine yarattığı mükemmel dış görünümden sıyrılıp nihayet kendisi olmaktadır. Annalise'in çevresindeki yüksek duvarları aşıp ona daha yakından bakabildiğimiz ilk sahne budur. 

Dizinin ikinci en güzel kısmı da, Annalise'in muhteşem ötesi annesi Ophelia Harkness'ın boy gösterdiği bölümlerdir. Kızının dibe çöktüğü esnada yardım dilendiği Ophelia kalkıp Annalise'in yanına gelir. İlk önce faydasız kocası yüzünden bu halde olduğu için onu paylayıp muhteşem bir giriş yapar. Sonra yumuşak yüzünü gösterir, kızına şefkatini sunar. Yalnızca en kilit noktalarda gösterdiği bu şefkatli yüzü dünyalara bedeldir. Öyle ki, Annalise annesinin bu yönüne duyduğu ihtiyaç yüzünden onun yakıcı, yargılayıcı ve suçlayıcı sözlerine kulaklarını tıkamaya çalışır. En sonunda patlayıp annesini evden kovduğunda, Annalise'in geçmişiyle ilgili bir gerçeği öğreniriz ve duvarlar ikinci kez yıkılmış olur. Ophelia, yıllar önce Annalise'e tecavüz ettiğini bildiği amca'yı, uzun yıllar çalışarak aldığı evinin içinde yanarak ölmeye terk etmiştir. Bilip kılını kıpırdatmadığını düşündüğü için annesinden nefret eden Annalise'in bir anda dünyası değişir. 

Tüm bölümlerin isimleri, bölümde geçen repliklerden alınır.

1. Pilot
2. It's All Her Fault
3. Smile, Or Go To Jail
4. Let's Go To Scooping
5. We're Not Friends 
6. Freakin' Whack-a-mole 
7. He Deserved To Die
8. He Has A Wife 
9. Kill Me, Kill Me, Kill Me
10. Hello Raskolnikov
11. Best Christmas Ever 
12. She's a Murderer 
13. Mama's Here Now
14. The Night Lila Died
15. It's All My Fault 

Annalise Keating: Küçükken amcası tarafından tecavüze uğrar. Aksi ve geçimsiz annesinin buna göz yumduğunu düşünür. Bu psikolojik problemlerini anlatmak için gittiği psikoloğu Sam'e aşık olur ve evlenirler. Sam'in kendisini daha önce Bonnie dahil çeşitli kadınlarla aldattığını bilmektedir. Kendisi de karısı kanser olan polis dedektifi Nate ile ilişki yaşamaktadır. Zaten dizide genel olarak herkesin birden fazla ilişkisi vardır ve her bölümde birkaç seks sahnesi yer alır.

Frank Delfino: Annalise'in yakışıklı associate'idir. Kendisine verilen gizli görevleri tereyağından kıl çeker gibi yerine getirir. Hitman gibi bir karakterdir. Dizinin sonunda Lila cinayetindeki kritik rolünü öğreniriz. Aslında bir sevgilisi olan Laurel ile ilişkisi vardır. Annalise'in gözünde her zaman diğer associate'i Bonnie'den daha güçlüdür.

Bonnie Winterbottom: Annalise'in diğer associate'idir. Kendisine verilen görevlerde çuvallar. Annalise'e yaranmaya çalışır, ancak tüm çabaları başarısızlıkla sonuçlandığı için azarlanır. Her zaman Frank'in gerisinde kalmaktadır. Sam'e aşıktır. Kafasını dağıtmak için Asher ile yatar. Aralarında zamanla ilişki başlar. 

Wes Gibbins: Annalise'in sınıfına yedeklerden katılmıştır. İlk derste kendisine sorulan soruyu yanıtlayamaz. Sınıfta dalga konusu olacaktır. Bir gece Nate ile Annalise'i evde basar, bunun üzerine Annalise onu yakınında tutmak için yanına alır, kendisiyle birlikte çalışmasını kabul eder. Ekipteki diğer dört öğrenci tarafından torpilli olduğu için sürekli dışlanır. Karşı komşusu sorunlu Rebecca ile yakınlaşıp sevgili olurlar. Rebecca, su deposunda ölü bulunan Lila Stangard'ın yakın arkadaşıdır, aynı zamanda bu cinayetten yargılanmaktadır. Sam cinayetini işler, bunu Annalise'e anlatır. Böylece artık bu altılı, daha sonra Frank ve Bonnie'nin de öğrenmesiyle sekizli, ortak bir sırra sahiptir. 

Connor Walsh: Annalise'in sınıfın en iyilerini seçeceği assignment'ı yapmak için bir hacker'la yatan, grubun en slut karakteridir. Bencil ve umursamazdır. Çapkındır. Cinayete karıştığında ilk başta sıyrılmak istese de elindeki kozlar yetersiz olduğundan çenesini kapalı tutar. İlerleyen bölümlerde hacker'ı Oliver onu dize getirecek, kedi gibi bir aşık olmasını sağlayacaktır. Dizinin en eğlenceli karakteridir.

Michaela Pratt: Aşırı hırslı, akıllı, zengin koca avcısı kasabalı bir kızdır. Zengin aile çocuğu Aiden'la nişanlıdır, düğünlerine az kalmıştır. Bu süreçte cinayete karıştığı için işler karışır, düğün iptal olur. Bu arada Aiden'ın daha önce Connor'la ilişkisi olduğunu, eşcinsel olduğunu öğrenir. Aiden'ın aşırı kontrol manyağı annesi, Aiden'ın bu sırrını saklamak için Michaela'yla evliliği desteklemektedir. Cinayete yardım ve yataklık etmeyi başta kabul etmez, Connor'la işin içinden sıyrılmaya çalışırlar. Elinde yeterince koz olmadığı için devam etmek zorunda kalır. Sınıfın en iyisidir. Davalarda önemli şeyleri genelde Michaela keşfeder. İyi bir avukat adayıdır.

Asher Millstone: Zengin çocuğudur. Çalışkandır. Son derece tuhaf bir tiptir. Biraz pervert, biraz weird, tam bir iticidir. Yine de cinayete karışanların dışında kaldığı için saf bir yönü vardır. Bonnie, Annalise'ten darbe yediği gün kafa dağıtmak için Asher ile yatar. O günden sonra ilişkileri bir şekilde devam eder. Mide bulandırıcı, sevimsiz bir tiptir.

Laurel Castillo: Ekibin en sinsi, en pislik, en sessiz karakteridir. Aslında zengindir, bu özelliğini pek göstermez. Ailesi tarafından ciddiye alınmaz. O da onların sığlığını küçümser, kibirlidir. Frank'i tavlar. Onu parmağında oynatmaya başlar. Bu nedenle Bonnie'nin nefretini kazanır. İstediği kişiye sadece çıkarı olduğu anda yaklaşır.  

Nate Lahey: Annalise'in sevgilisidir. Dizinin en mülayimidir. Başına Annalise tarafından gelmeyen dert kalmaz. Basit bir polis memuruyken önce görevinden alınır, sonra Sam'i öldürdüğü gerekçesiyle hapse atılır. Yetmez, hapisten çıkarılsın diye Annalise'in kurduğu dümenle içeride feci şekilde dayak yer. Bu arada karısı da kanser hastasıdır, ileri boyutlara sıçramıştır. Bahtsız bedevinin önde gidenidir.

Oliver Hampton: Connor'ın kendi çıkarları için tavladığı hacker'dır. Aralarındaki şey dizi boyunca devam eder. Connor'ı hizaya getirir, adam eder. Maalesef dizinin sonlarında AIDS hastası olduğu ortaya çıkar. 

Genel olarak olayların gidişatı sardığı için bir solukta izleyebileceğiniz, bolca karanlık atmosfere, erotik sahneye, şantaja, gerilime sahiptir. Hala Suits en favori avukatlık dizim, ama How To Get Away With Murder da Annalise'in müthiş öfkelendiği ve davayı tek başına sırtlayıp kazandığı gaz sahneleri sayesinde araya sıkıştırılacak çerezlik bir alternatif olabilir.

3 Mart 2019 Pazar

Çizgi Romandan Diziye: Doom Patrol

1. sezon 3 bölümü geçtiğimiz günlerde yayınlanan Doom Patrol, DC Comics evreninden çıkan bir süper kahraman dizisidir. Dizide gördüğümüz karakterler ilk olarak My Greatest Adventure çizgiroman serisinin 80. sayısında (Haziran 1963) ortaya çıkar. My Greatest Adventure 85. sayıya kadar Doom Patrol'ın serüvenlerini anlatmaya devam eder. Daha sonra gördüğü ilgiden dolayı, 86. sayıdan (Mart 1964) itibaren, çizgiroman artık Doom Patrol ismiyle yayınlanmaya başlar. Seri 124. sayıyla sona erer. Daha sonra günümüze kadar uzanan bir süreçte başka sanatçılar tarafından 6 volume daha üretilecektir. 

Çizgiromandaki hikaye The Chief (Niles Caulder), Robotman (Cliff Steele), Elasti-Girl (Rita Farr) ve Negative Man (Larry Trainor) karakterlerinin etrafında döner. Dizide bu karakterler muhafaza edilir ancak geçmişleri biraz değiştirilir. Ayrıca Crazy Jane ile Eric Morden karakterleri hikayeye dahil edilir.

Hem kitapta hem de dizide, hikaye karakterlerin okura/izleyiciye tanıtılmasıyla başlar. 

Çizgiroman: Chief, bir binanın bodrumuna kurduğu karargahına 3 garabet karakteri toplayarak onlara dünyayı kurtaracak bir ekip olmayı teklif eder. Bu ilk sayfalarda üç karakterin silüeti simsiyahtır, okura gösterilmez. Geçmişlerinde çok canları yanan bu üçlü ilk başta sahip oldukları ucube yönleriyle insan içine çıkmayı kabul etmezler. Bunun üzerine Chief, hepsinin geçmişine biraz dokunarak onları ikna etmeye koyulur. Yavaş yavaş geçmişleri anlatılınca karakterlerin yüzü de okura gösterilir. Rita, bir film seti sırasında şelaleden aşağı düşer, karaya çıktığında yeryüzünden salınan tuhaf gazlara maruz kalarak genişleyip büzülme özelliği kazanır. Robotman bir araba yarışında kaza geçirir, doktor (sonradan Chief olduğunu öğreniriz) tarafından sağlam olan beyni bir robota plante edilerek hayatına robot bedeniyle devam eder. Larry'nin uçağı düşer, enkazdan kurtulduğunda aniden içinden kendisinin negatifi olan bir adam çıkar ve kendisini kurtarır, 60 saniyede bedenine dönmezse onu öldürecek bir karakterdir. Chief de nedenini bilmediğimiz şekilde yürüme yetisini kaybetmiştir, artık sadece beyniyle iyi işler yapmaktadır. Bu dörtlü Chief'in karargahının ekranında beliren "son dakika" anonsunda bir bomba ihbarı duyarlar. Bunun üzerine içgüdüsel olarak güçlerini birleştirip birkaç dakika içinde insanları kurtarırlar. Birlikte çok güçlü olabildiklerini keşfettiklerinde Chief'in teklifini kabul edip ekip olurlar.

Dizi: Flashback'le başlar. Kahramanımızın eskiden başarılı ve çok zengin bir araba yarışçısı olduğunu, bir gün iğrenç ve bayağı karısı yüzünden kontrolünü kaybedip kaza geçirdiğini "hatırlarız." Tıpkı çizgiromandaki gibi, karakterlerin yüzü ilk aşamada izleyiciye gösterilmez, onların gözünden geçmişe bakarız. Daha sonra karaktere tutulan bir ayna vasıtasıyla adamımızın robot olduğunu fark ederiz. Onun yüzüyle birlikte, depoda kalan diğer ucubelerin de yüzü ortaya çıkar. Sırasıyla karakterleri ucube yapan geçmiş deneyimlere flashback yapılır. Rita, kitaptan farklı olarak erime ve yeniden toplanma özelliğine sahiptir. Larry, kitaptan farklı olarak ilk bölümde negatif adamı ortaya çıkarmaz. Ayrıca geçmişinde eşcinsel bir ilişkisi olduğunu ve bu nedenle uçağı bilerek düşürdüğünü görürüz. O zaten yıllar öncesinden ötekileştirilmiştir. Ucube olduğunun hissettirilmesi onun için yeni bir şey değildir. Böyle bir öğeyle karakter modernize edilir. Robotman'e de acıklı bir geçmiş eklemlenir. 1996 yılında geçirdiği kazayla hafızasını kaybeder. Kendi yaşamını ve karısını yanlış hatırlar. Nihayet hafızası yerine geldiğinde aslında mutlu ve sıradan bir evlilikleri olduğunu, kendi yaptığı bir trafik kazasında ailesini kaybettiğini öğreniriz. Hikayede ihtiyaç duyduğumuz dram bu sayede eklenmiş olur. Bunların dışında Crazy Jane, 64 tane kişiliği olan deli bir karakterdir. En açıksözlü ve en deli karakterdir. Hikayenin ihtiyaç duyduğu seksi ve tahmin edilemez güzel kadın kontenjanını da bu şekilde doldururlar.

Chief tüm bu ucubeleri yıllardır Dumb köşkünde müşahede altında tutmaktadır. Onların süper güçlerini dünyanın iyiliği için kullanabileceğine inanan bir idealisttir. Bir gün dünyaya göz kulak olmak için çıktığı rutin seyahatlerin birinde, Crazy Jane'in kışkırtmalarıyla tüm ucubeler evden dışarıya kaçıp insan içine karışırlar. İşler yolunda gitmez. Rita eriyip sokakta büyük bir paniğe neden olur. Onları yok etmeye gelen tehlikenin farkına varırlar ve kaçmaya koyulurlar.

Son derece eğlenceli, 60'lar yapımı iki boyutlu absürt bir çizgiromandır. Diziye gelince, Deadpool tadında, yine absürt ancak asla iki boyutlu olmayan; eşcinselliği hasebiyle ötekileştirilmiş çocuk, gözü kara seksi esmer kadın, arkasında çok önemli kayıplar bırakmış orta yaşlı adam şeklinde artık cheesy olmuş karakterler içeren modern bir fantastik hikayeye şeklinde uyarlanmıştır. Kendini klişelere kaptırmazsa senenin en keyifli kurgularından biri olabilecek potansiyeldedir. Takipteyiz.

2 Mart 2019 Cumartesi

Metinlerarasılık ve Rocket Man

Ray Bradbury 1951 yılında 18 kısa hikayeden oluşan The Illustrated Man isimli hikaye kitabını yayınlar. Kitaptaki hikayelerden biri, The Rocket Man, yıllar sonra Elton John'un bir şarkısına ilham kaynağı olacaktır. 1972'de çıkan Honky Château albümündeki Rocket Man şarkısı, tam olarak Bradbury'nin hikayesindeki roket adamı konu alır. 

Bradbury'nin Rocket Man'i, karısı ve çocuğunu bırakarak 3 aylık roket seyahatlerine çıkan idealist bir roket adamdır. Ne zaman uzaya çıksa dünyayı, ne zaman dünyaya dönse uzayı özler. Dünyaya geldiğinde yalnızca 3 gün dayanabilir. İlk gün sadece toprağa bakar, yüzünü asla gökyüzüne çevirmez, uzay arzusunu bastırmaya çalışır. İkinci gün kıpırdanmaya başlar, başını ara sıra gökyüzüne çevirip yıldızlara kaçamak bakışlar atar. Üçüncü gün artık yerinde duramaz hale gelir, gözü sürekli yıldızlardadır, daha fazla dayanamayıp yeni bir üç aylık seyahate çıkar. 2000'lerin başında geçen hikayede, roket adam, çağının sayılı roket adamlarından biri olduğu için hangi gezegeni seçerse oraya gidebilme özgürlüğüne sahiptir. Bazen Mars'a, bazen Uranüs'e, bazen Venüs'e gider. Roket adam bir gün yine üçüncü günün gecesinde dayanamayıp ailesini arkasında bırakarak yeni bir seyahate çıkar. Birkaç gün sonra aile roket adamın haberini alır. Bir şeyler yolunda gitmemiş, Güneş yüzünden ölmüştür. Arkasında  güneşe küstükleri için gündüzleri uyuyup geceleri yaşayan bir aile ve oğlunun gizlice üniformasının üzerinden toplayıp anı olarak sakladığı gezegen tozlarını bırakır.


Elton John'un Bernie Taupin ile birlikte bestelediği Rocket Man şarkısı, karısı akşamdan elbiselerini hazırlayan, haftanın beş günü ekmek parası için roket adamlık yapan, uzayda kendini çok yalnız hisseden, orada çocuğunu yetiştiremeyeceği gerçeğiyle yüzleştiği için ailesini Mars'a aldırma hayallerinden usulca vazgeçen, ne dünyada ne de uzayda yapabilen basit bir roket adamı konu alır. Roket adamımız yaşadığı çılgın teknolojik devire ve akıl almaz yıldızlararası seyahatlere tezat şekilde, bilimden anlamayan basit bir memurdan fazlası değildir. Bilim ve teknoloji o kadar gelişmiştir ki, artık roket şoförlüğü, metrobüs şoförlüğü kadar sıradan bir meslek haline gelmiştir.

She packed my bags last night pre-flight
Zero hour nine AM
And I'm gonna be high as a kite by then
I miss the earth so much I miss my wife
It's lonely out in space
On such a timeless flight
And I think it's gonna be a long long time
'Till touch down brings me round again to find
I'm not the man they think I am at home
Oh no no no I'm a rocket man
Rocket man burning out his fuse up here alone

Mars ain't the kind of place to raise your kids
In fact it's cold as hell
And there's no one there to raise them if you did
And all this science I don't understand
It's just my job five days a week
A rocket man, a rocket man

1972'de çıkan bu uzay temalı şarkının, 1969'da çıkan David Bowie şarkısı Space Oddity ile bağdaştırılması kaçınılmazdır. Space Oddity, 1968 yapımı 2001: A Space Odyssey'nin protagonisti Dr. Dave Bowman'den esinlenerek oluşturulan Major Tom karakterini merkeze yerleştiren, bilim kurgu tadında şarkı sözlerine sahip, uzay temalı başka bir şarkıdır. 


Çoğu kişi Rocket Man'in Space Oddity'den esinlendiğini iddia eder. Hatta Bowie de böyle düşünüp konserlerinde Rocket Man'e gönderme yapar. Elton John ve Bernie Taupin aşağıdaki videoda, şarkının Bradbury'den ilham aldığını açıkça anlatırlar. Hikayedeki o "gelecekte sıradan bir meslek olarak roket adamlık" temasını olduğu gibi şarkıya aktarmışlardır. Hikayeyi okuyanlar, ikilinin beyanının doğruluğuna hak verecektir elbette.


Bu arada Elton John'un hayatını anlatan Rocketman'in 2019 Mayıs'ta İngiltere'de çıkması bekleniyor, hatırlatalım. Dexter Fletcher'ın yönettiği, Lee Hall'un senaryosunu yazdığı filmde Elton John'u Taron Egerton canlandıracak. Filmde şarkının ne denli rolü olacağını merak ediyoruz. Acaba Bradbury'nin ismi, filmin herhangi bir anında geçecek mi? Biz edebiyatseverlere bir selam çakılacak mı? Göreceğiz.

Eh bu kadar daldan dala atlayınca, lafı metinlerarasılığa getirmeden kapamayayım yazıyı. Bu yazının başlangıç noktasını, şu anda okumakta olduğum A Discovery of Witches romanı oluşturuyor aslında. Rocket Man şarkısına yaptığı atıf sayesinde kitaplardan albümlere, albümlerden filmlere zıpladığım bir yazı yazmama neden oldu.

Postmodernist dönemin önemli kavramlarından biridir metinlerarasılık. 1960'lı yıllarda Julia Kristeva'nın ortaya attığı bir kavramdır. Bir metnin anlamını, başka bir metinle şekillendirmek şeklinde özetlenebilir. Metni oluştururken, kendisinden önce söylenen sözlere atıfta bulunmak üzerine kuruludur. Terimin çıkış noktasını, Wikipedia'daki şu satırlar doğrudan açıklıyor: 
Julia Kristeva was the first to coin the term "intertextuality" (intertextualité) in an attempt to synthesize Ferdinand de Saussure's semiotics—his study of how signs derive their meaning within the structure of a text—with Bakhtin's dialogism—his theory which suggests a continual dialogue with other works of literature and other authors—and his examination of the multiple meanings, or "heteroglossia", in each text (especially novels) and in each word.[8] For Kristeva,[9] "the notion of intertextuality replaces the notion of intersubjectivity" when we realize that meaning is not transferred directly from writer to reader but instead is mediated through, or filtered by, "codes" imparted to the writer and reader by other texts. For example, when we read James Joyce's Ulysses we decode it as a modernist literary experiment, or as a response to the epic tradition, or as part of some other conversation, or as part of all of these conversations at once. This intertextual view of literature, as shown by Roland Barthes, supports the concept that the meaning of a text does not reside in the text, but is produced by the reader in relation not only to the text in question, but also the complex network of texts invoked in the reading process. 
İnsanoğlu artık söylenecek her şeyi söylemiştir, bu nedenle konuşmadan evvel daha önce konuyla ilgili söylenmiş sözleri tarayıp gerekirse atıf yaparak anlatacağını anlatır. Günümüzde Ekşi Sözlük, bu kavrama çok katkı sağlayan bir organizma olarak karşımıza çıkar. İnsanlar duruma yapacakları yorumları, önceden sözlüğün kendi kendine doğurduğu esprilerle ifade ederler örneğin. Tepkiler, önceden yaratılmış söylemlerin üzerine eklemlenerek verilir. "Bkz." özelliği sayesinde, koca bir nesil, lafını söylemeden önce başkaları söylemiş mi diye aranarak veya mevzuyu destekleyen, konuyla yakından ilgili başka bir entry'ye bkz. vererek yetişir. Umberto Eco, durumu şu sözlerle açıklar:
“I think of the postmodern attitude as that of a man who loves a very cultivated woman and knows that he cannot say to her "I love you madly", because he knows that she knows (and that she knows he knows) that these words have already been written by Barbara Cartland. Still there is a solution. He can say "As Barbara Cartland would put it, I love you madly". At this point, having avoided false innocence, having said clearly it is no longer possible to talk innocently, he will nevertheless say what he wanted to say to the woman: that he loves her in an age of lost innocence.”
Ekşi Sözlük'teki şu entry, disiplinlerarası etkileşimleri net biçimde açıklamaktadır:
yapıtların sonsuz bir etkileşim içerisinde olduklarını, söylemlerin iç içe geçerek anlam ürettiklerini ileri sürerek öznellik kavramının egemenliğine son vermiştir.

böyle bir anlam üretimi ile bir “çokseslilik” ortamı yaratılmış, farklı türlerin ve disiplinlerin verileri buluşturulmuş, eski dönem yapıtlarına ait parçalar ile başka bir bağlamda, başka amaç ve işlevler doğrultusunda yeni, bir başka deyişle türetilmiş yapıtlar üretilmeye başlanmış, böylece ayrışık, süreksiz ve parçalı, dolayısıyla da umberto eco’nun söz ettiği gibi açık yapıtlar ortaya çıkmıştır.

yazınsal/dilsel alanda gerçekleşen bu metinlerarası alışverişler daha da ileri giderek, sanatın diğer biçimlerinden de yararlanarak geniş bir alan durumuna gelmiştir . böylelikle bir yandan yazınsal alan sanatın diğer biçimlerinden yararlanırken, diğer yandan sanatsal biçimler de kendi aralarında alışveriş yaparak, yeni yapıtların ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır. diğer sanat alanlarının hem kendileriyle, hem de yazınsal alanla olan alışverişlerine metinlerarasılık tanımının uygunluğu sorgulanarak yeni bir kavram önerilmiş, göstergelerarasılık kavramı ortaya çıkmıştır.
Kubilay Aktulum Türkiye'de bu konuyla ilgili en değerli kitapları yayınlayan akademisyendir. Metinlerarasılığı sinema, resim, göstergebilim ve folklör ile birlikte ele aldığı önemli kitapları mevcuttur.

Göstergebilim, metinlerarasılık, söylem; edebiyat da dahil olmak üzere çağımızda çeşitli disiplinlerde üretilmekte olan metinleri, sözleri anlayabilmek için oturup kafa patlatmanın şart olduğu kavramlar. Bir söylemin içine yerleştirilen eski metinler, bu yerleştirmenin maksadı, eski metne böylelikle kazandırılan yeni anlam, kelimelerin önceki anlamlarının yıkılıp yeni anlamlarının inşa edilmesi süreci gibi keyifli temalara ileride de çeşitli yazılarda değinmeyi düşünüyorum. Şimdilik daha farklı metinlere atlayıp zıplamadan, başka alıntılar yapmadan yazıyı sonlandırayım.

28 Şubat 2019 Perşembe

2019'da Vizyona Girecek 15 Uyarlama - Oscar Boy



Oscar Boy'u bilen bilir, buraların en hızlılarındandır. Ödül sezonu kapandıktan 5 dakika sonra yeni sezon hakkında konuşmaya başlar. Ben daha ruhen 2019'a girememişken kendisi Twitter'da 15 kitaplık bir 2019'da vizyona girecek uyarlamalar derlemesi yayınladı. Eh, bu kadar erken gelen bir listeyi siz uyarlama severlerle paylaşmamak olmazdı. Fotoğraflara tıklayarak IMDB sayfalarına göz gezdirebilirsiniz. Aşağıya tüm kitaplar için birer satın alma linki bırakacağım. Kobo'nun Türkiye mağazasında yabancı dildeki e-kitapların fiyatı malesef aşırı yüksek. Amazon'un her ülkeye satışı olmadığı için Kobo'ya muhtacız. Ama bu fiyatlarla zor. 14 e-kitap yaklaşık 650 TL tutuyor örneğin. Yine de takibe alalım. Sizi şöyle alalım uyarlama canavarları.

1. Where'd You Go, Bernadette
10. Henry V
12. Radioactive: E-kitap mevcut değil, sadece basılı halde satılıyor. En en ilgi çekici kitaplardan biriydi. Dileriz yayınlarlar.
15. Caging Skies

Klasiklerin, gerçek yaşam öykülerinin, coming-of-age'lerin uyarlanacağı heyecan verici yeni bir film sezonu bekliyor bizi. Şimdiden herkese iyi okumalar.

27 Şubat 2019 Çarşamba

Kitap: Hayır / Adalet Ağaoğlu

1929 Ankara doğumlu yazar Adalet Ağaoğlu'nun 1987 yılında yayınlanan modernist romanıdır. Ölmeye Yatmak (1973), Bir Düğün Gecesi (1976) üçlemesinin son kitabıdır. Protagonist Aysel'in birkaç gününü zaman sıçramaları ve gezici bakış açısıyla anlatır. Gerçek ve hayali öğeler iç içedir. Romanın güncel zamanında geçen her olay Aysel'e geçmişi hatırlatır. Yaşlılık, nostalji, özlem, kayıplar, yalnızlık, sorgulama, ötekilere benzemeye karşı durup kendi yolunu çizmeye çalışma, muhaliflik, antimilitarizm, çelişkiler, tutarsızlıklar, 68 kuşağının travmaları işlenir.

Aysel Dereli, 68 kuşağına mensup, daha önce bir çalışması nedeniyle üniversitedeki işine son verilmiş, yetmemiş, cinsiyeti üzerinden de saldırıya uğrayıp ismi karalanmış, toplum tarafından anlaşılmayan ve sevilmeyen bir akademisyendir. Son yıllarda, Aydın ve Roman Kahramanlarının İntiharları üzerine bir çalışma sürdürür. Kendini toplumda yalnız ve kıstırılmış hisseden aydınların intiharının yanı sıra, o aydınların birer ürünü olarak gördüğü, dolayısıyla aydın ile doğrudan bağlantısı olduğunu düşündüğü roman kahramanlarının da ölümünü inceler. Toplumun bu kesimini intihara sürükleyen halleri anlamaya çalışır. Vaktinin büyük bir çoğunluğunu ayırdığı bu çalışma nedeniyle, kafasının bir kenarında intihar fikri varlığını oluşturup yavaş yavaş şekillenmeye başlar. 

Yenins ve Layana, Aysel'in varoluşunu kesin olarak anlamlandırmaya kendini zorladığı çetin sorgulama evresinde, aklına sık sık takılan iki karakterdir. Yenins de Layana da gerçek olamayacak kadar sembolik nitelikler taşır. Yenins önyargılardan tamamen uzak, salt sevgi taşıyan, cesur, genç, atılgan, yaşıtlarından farklı yönlere gitmeye korkmayan, kararlı bir "hali" temsil ederken, Layana yalnız kalınca, yalnızlaştırılınca yaşamla başa çıkamayıp kendini öldürerek varoluşunu sonlandırma "halini" temsil eder. Bir bakıma, Yenins Aysel'in kendini çok güçlü ve haklı hissettiği gençliğini, başka bir deyişle umudu; Layana ise artık kendini çok da güçlü hissetmediği, yalnız hissettiği, topluma ettiği hizmetlere karşın toplum tarafından daima karalanması nedeniyle aldığı yaralardan dolayı tekrar insanlara güvenemediği yaşlılığını, başka bir deyişle umutsuzluğu temsil eder. 

Aysel kitap boyunca şöyle bir sorgulamaya kafa yorar; diğerleri ne yapıyorsa onu yapmak, herkes gibi düşünüp herkes gibi yaşamak mı? Yoksa bu düzene hayır diyebilmek mi? Bu bağlamda açıkça görülmektedir ki, Yenins biraz cesaretini toplayıp hayır diyebilmeyi, Layana ise hayır diyecek cesaretin yoksa bu diyarlardan göçüp gideceksin duruşunu temsil eder. Kitap boyunca vicdanı iki karakteri zihninde oynatıp durur. Yenins gibi girişken ve kararlı olmak ve sisli de olsa bir yola doğru gitmek mi? Layana gibi, yükün altından kalkamayıp hayatına son vermek mi? 

Aysel'in romanın güncelinde yaşadığı toplumsal zorbalıklara tanık olan okur da psikolojik olarak karakteriyle birlikte isyan noktasına gelir ve Aysel'in gidişatı nasıl değiştireceğini beklemeye koyulur. Tam bu kadından ne istiyorsunuz yeter artık dediğimiz anda, flashback'ler devreye girer. Romanın başından beri ara sıra Aysel'in aklına esen isimlerle olan geçmişi yavaştan irdelenir. Bakış açısı başka karakterlere geçer, Aysel okura daha derin biçimde tasvir edilir. Az önce toplumun Aysel'e karşı davranışlarına sinirlenen okur, bu anılara kapılıp biraz sakinleşir. Aysel'i içselleştirir. Nasıl yavaş yavaş yalnızlaştığını öğrenir. Kronolojik olmayan zaman kullanımı, dağınık mekanlar, gezici bakış açıları, bilinç akışı gibi, romanı modernist edebiyat türüne sokan öğeler arasında yüzen okur, romanın sonunda, sansüre takılabileceği için net şekilde gösterilmese de, Aysel'in seçtiği yolu öğrenir. Üstü kapalı şekilde Aysel'in Yenins'i seçtiğini, bilinmezliğe doğru yola çıktığını, kendisini tutan tüm bağları artık kopardığını öğreniriz. Kötüleşen fiziksel durumu nedeniyle bu yolda ne denli uzun yürüyebileceğini bilemediğimiz, Aysel için biraz endişelendiğimiz ama Layana'yı seçmediği için sevindiğimiz bir ruh haliyle romanı sonlandırırız. Aysel'den geriye, okura şu notlar kalır:
HER DURUMDA ÖZGÜR KİMLİĞİMİZİ KORUYABİLMEK ANCAK EDİMLE SÖYLENEBİLECEK ŞU İKİ SÖZCÜĞE BAĞLI: YİNELEMEYE HAYIR…

AYNILAŞMAYA HAYIR… AYNILIĞA HAYIR… YİNELEMEYE HAYIR…

4 Şubat 2019 Pazartesi

Ursula Le Guin ve The Tombs of Atuan

1929 doğumlu Amerikalı yazar Ursula K Le Guin'in 1971'de yayınlanan romanı. Yerdeniz Büyücüsü'nden sonra, Yerdeniz serisinin ikinci kitabıdır. Kadın karakter Tenar'ın büyüme hikayesini anlatır, bildungsroman ya da coming-of-age türüne girer. Feminist edebiyata dahil edenler olsa da, yazarın kendisi Yerdeniz serisinin feminist edebiyat açısından tam bir fiyasko olduğunu söylemiştir. Seri Türkiye'de Çiğdem Erkal İpek çevirisiyle Metis tarafından basılır.

Öncelikle, hayranları tarafından açılan sitede paylaşılan, isminin telaffuzuyla ilgili yazmış olduğu tatlı sert uyarı yazısını paylaşalım. İsmini İngilizce, kızlık soyadını Almanca ve evlilik soyadını Fransızca telaffuz eden Vikipedi'yle bir güzel dalga geçer. 

How to Pronounce Me I still get questions about how my name is pronounced, and have been meaning to put something about it here on the website. And I wanted to correct Wikipedia, which led off its entry with the strangest screw-up in International Phonetic Alphabet: Ursula as pronounced in America, Kroeber as pronounced in Germany, and Le Guin as pronounced in France. Weird! I'd use those pronuncations only in Germany or France. And the French one isn't even as "correct" as whoever put it there thought, because Le Guin is not a French name at all; it's Breton. It's pronounced, to the best of my knowledge, just like its Welsh cognate gwyn — white, blond, fair. I am in English: URsuhluh (UR as in burr; or, in England, URsyoola) KROb'r l'GWIN

Ursula Le Guin, yazım yaşamı boyunca 21 roman, 11 cilt kısa hikaye, 4 koleksiyon deneme, 12 çocuk kitabı, 6 cilt şiir ve 4 cilt çeviri üretir. 6 Nebula, 7 Hugo ve daha nice ödüllerin sahibidir. Hem şiir hem düz yazı yazar. Gerçekçi kurgu, bilim kurgu, fantastik, genç çocuk edebiyatı, genç yetişkin edebiyatı, senaryo, deneme, müzisyenler için sözlü metinler ve sesli metinler gibi birçok türde yazar. Yazıları ilk olarak 1960'larda yayınlanır. Genellikle politikada fütüristik veya hayali alternatif dünyaları, doğal çevreyi, toplumsal cinsiyeti, dini, cinselliği ve etnografyayı konu alır.

Antropolog bir baba ve psikoloji mezunu yazar bir annenin kızı olan Le Guin ve kardeşleri küçük yaştan itibaren ailenin geniş kitap koleksiyonuna erişebildiklerinden dolayı hepsi kitap kurdu olarak yetişir. Üniversitede Rönesans Fransızcası ve İtalyan edebiyatı okur. Fransızcada master yapar. 1953-54 yılları arası Fransa'da burslu doktora hakkı kazanır ama okumaya gittiğinde tarihçi Charles Le Guin ile tanışarak aynı yıl evlenir, doktora eğitimini rafa kaldırır. 1957'de kızı doğana kadar Fransızca öğretmenliği ve sekreterlik yapar. 1950'lerin sonunda yazma kariyeri başlar, 50 yıldan uzun süre yazmaya devam eder. 22 Ocak 2018'de, 88 yaşındayken ölür. Margaret Atwood'un konuşmacılar arasında yer aldığı törenle son yolculuğuna uğurlanır.

Edebiyat çevresinde muhalif bir figür olarak hatırlanacaktır. 1975'te yayınlanan The Diary of the Rose hikayesine layık görülen Nebula ödülünü, Amerika Bilim Kurgu Yazarları derneğini protesto etmek amacıyla reddeder. Le Guin'e göre, dernek, Amerikan bilim kurgusunu eleştirdiği ve Sovyetler Birliği'nde yaşama isteğini sürekli dile getirdiği için yazar Stanislaw Lem'in üyeliğini iptal etmiştir. Politik tahammülsüzlüğü konu edinen bir hikayeye, politik tahammülsüzlük sergileyen bir grup tarafından verilmiş bir ödülü kabul edemeyeceğini söyler. Google Kitaplar'ı, telif hakkı kavramını tehlikeye attığı için şeytani bir girişim olarak görür. Amazon'u, yayıncılık sektörünün üzerindeki aşırı kontrolünden dolayı açıkça eleştirir.

1968 yılında yayınlanan Yerdeniz Büyücüsü, geniş kitleler tarafından beğeni kazanır. Başlangıçta genç yetişkinlere yönelik bir kitap yazmak aklında olmasa da, piyasadaki potansiyeli gören yayıncısının ısrarıyla böyle bir işe girişir. Coming-of-age öykü Amerika ve İngiltere'de beğeni toplar. Ünlü eleştirmen Harold Bloom'a göre, bu kitap Le Guin'in en önemli eserlerindendir. Kimileri, bu kitabı, Le Guin'in feminizme ilk katkısı olarak tanımlar. Serinin sonraki iki kitabında da coming-of-age temasıyla devam eder. Atuan Mezarları 1971'de, En Uzak Sahil 1952'de yayınlanır.

Victor Hugo, William Wordsworth, Charles Dickens, Boris Pasternak, Philip K. Dick gibi yazarlardan etkilenir. J. R. R. Tolkien ve Leo Tolstoy'dan stil olarak etkilenir. Virginia Woolf ve Jorge Luis Borges okur.

Kültürel antropoloji alanı, Le Guin'in yazımını gözle görülür şekilde etkiler. Babası, alanın öncülerindendir. Le Guin de, çocukluğunda antropolojiye ve kültürel keşfe bol bol maruz kalır.

Taoculuktan etkilenir. Hikayelerinde de bu gözlemlenir. Yerdeniz evreninde, iyi ve kötünün savaş halinde olduğu klasik Batı hikayelerinin aksine, karanlık güçler değil; karakterlerin yaşamın dengesine ilişkin yanlış anlayışları şeytanidir. Şeyleri kendi haline bırakabilen karakterlerin iyi, başaramayanların kötü olduğu görülmektedir. Örneğin Yerdeniz kitaplarının protagonisti Ged, kesinlikle gerekli olmadığı sürece sihir kullanmaması gerektiğini öğrenir.

Neil Gaiman gibi yazarları etkiler.

Çalışmalarında sosyoloji, psikoloji, felsefe çıkışlı fikirler/kavramlar kullandığı için, yazdıkları genellikle ılımlı bilim kurgu olarak adlandırılır, Le Guin'i bu alt türün tanrıçası olarak tanımlarlar. Bir grup bilim kurgu yazarı, ılımlı bilim kurgu terimine karşı çıkar, fizik, astronomi veya mühendislik konularını içermeyen hikayeleri dışladığını ve küçümseyici olduğunu ileri sürerler. Ayrıca kadınların veya diğer azınlıkların yazdıkları eserlerin türdeki değerinin küçümsediğini düşünürler. Le Guin'in konuyla ilgili yorumuna gelince; bazı yazılarını sosyal bilim kurgu olarak tanımlamayı, bazı yazılarının bilim kurguya dahil bile olmadığını söylemeyi tercih eder. Ilımlı bilim kurgu teriminin bölücü olduğunu ve genel geçer bilim kurguyu teşkil eden şeyleri çok dar bir çerçeveden tanımladığını söyler.

Yerdeniz kitaplarındaki protagonistlerin çoğu, beyaz derili geleneksel kahramanların aksine koyu renk derili kişilerdir. Kötü adamların kimi de beyaz derili olarak tasvir edilir. Böylece ırklara yüklenen rolleri birbiriyle değiştirir. Kimlik ve toplum üzerine sosyal bilimler perspektiflerine hakim olan Le Guin ırkı ve toplumsal cinsiyeti kasıtlı olarak işler. Ana karakterlernin çoğu beyaz değildir; beyaz olmayan ırkları yansıtmak için bilerek bu seçimi yapar. Kitap kapaklarında karakterlerin çizilmemesinin bu seçiminden kaynaklandığını iddia eder. İnsan kültürünün ve toplumun yapısal özelliklerini ve bunların birey üzerindeki etkisini incelemek için sıklıkla yabancı (dünyalı olmayan, insan) karakterleri kullanır.

Okurlar, yabancı dünyaların keşfi sırasında, Le Guin'in kahramanları aracılığıyla, kendilerinin neyi yerli neyi yabancı olarak tanımladıklarını gözden geçirme fırsatı bulur.

Le Guin, son vahşi Kızılderili olarak anılan Ishi ismindeki yerli Amerikalı konusuyla çok haşır neşir olunan bir ortamda büyür. California Üniversitesi Antropoloji Müzesi müdürü olan babası, müzede Ishi üzerinde çalışmaktadır. Yazar annesi, Ishi in Two Worlds ismindeki çok satan kitabı yayınlar. Böyle bir ortamda yetiştiği için, eserlerinde kültürel etkileşim hakim temasını görmek mümkündür.

Birçok barış yürüyüşüne katılır. Yaşam tarzı o doğrultuda olmadığı için kendini anarşist olarak tanımlamasa da şöyle der: "Demokrasi iyi ancak, adaleti adil bir dağılımla ede etmenin tek yolu bu değil." Ayrıca, anarşinin en azından gerekli bir ideal olduğunu söyler. Anarşizmin popüler hale getirilmesine yardımcı olduğu söylenir. Eserlerinin anarşizmi kültürel gettodan kurtarıp, entelektüel söylemle, ana akımla tanıştırdığı belirtilir. Esasında anarşizmi daha postmodern bir şekilde geliştirmektedir. Anarşizmle ilgili ve Taoculuk ile ilgili düşünceleri birbirine bağlıdır. İki fikrin birbiriyle ilginç şekilde örtüştüğünü söyler.

1980'li yıllarda Hayao Miyazaki, Yerdeniz kitaplarını animasyona uyarlamayı teklif eder. Animasyona ve yönetmenin işlerine aşina olmadığı için Le Guin bu teklifi geri çevirir. Yıllar sonra, Totoro'yu izler ve geri çevirdiğine pişman olmaya başlar. Yerdeniz'i uyarlayabilecek tek kişinin Miyazaki olduğuna inanır. Yerdeniz serisinin üçüncü ve dördüncü kitapları 2006 yapımı Tales from Earthsea animasyonuna uyarlanır. Ancak filmin Miyazaki tarafından değil, daha çok oğlu tarafından uyarlanmış olması Le Guin'i hayal kırıklığına uğratır. Genel estetiğinden memnun kalmasına rağmen, kitaplarındaki ahlaki yönün yeniden yorumlanış şeklini ve fiziksel şiddetin vurgulanmasını hiç beğenmez. "Şeytanı vicdanlarını rahatlatacak şekilde bir kötü adama yükleyerek kendilerini kötülüklerden soyutlamışlar. Öldürmek tüm sorunları çözmüş. Modern fantastik kurguda (edebi veya hükümetin gerçekleştirdiği) insanları öldürmek, iyiyle kötü arasındaki meşhur savaşın alışılagelmiş çözümü olarak görülüyor. Benim kitaplarım böyle bir savaşı içermiyor ve basit sorulara basit cevaplar sunmuyor."

2004 yılında Sci Fi Channel, Yerdeniz üçlemesinin ilk iki kitabını Legend of Earthsea adındaki mini diziye uyarlar. Le Guin bu uyarlamayı sert eleştirir. Kendi tasarladığı Yerdeniz'le uzaktan yakından alakası olmadığını söyler. Kendisinin kızıl, kahverengi veya siyah derili olarak tasvir ettiği tüm karakterlerin beyaz oyunculara oynatılmasına ve kendisinin uyarlama yapılırken dışarıda bırakılmış olmasına itiraz eder.

Romana gelince; Tenar'ın yetişkinliğe geçiş süreci boyunca en çok vakit geçirmekten keyif aldığı ve karış karış ezberlediği labirent sembolik anlamlar taşır. Tenar'ın kendini keşfettiği yerdir, bir bakıma iç dünyasıdır. Önce dünyasına, bariz bir tehlike olduğunu bilmesine rağmen Ged'i kabul eder. Comfort zone'undan bu kadar çıkmak yetmez, Ged'le tanıştıktan sonra iyice cesaretini toplar, daha önce girmeye cesaret edemediği karanlık kısımlara girmeye cesaret eder. O da yetmez, Ged ile birlikte oradan tamamen çıkıp özgürlüğüne kavuşur. Kendini kaybolmuş hissettiği, huzurunu bozan yeni ve özgür bir dünyaya adım atar.

Labirentin karanlığı, Tenar'ın etrafındaki somurtkan rahibeyle bağdaşır. Toplumların, özellikle de kadınların kadınlar üzerinde oluşturduğu baskıyı kitap boyu hissedersiniz. İktidar elde etme hırsıyla eril düzen söylemlerini benimseyip şakşakçılığını yapan sözde muhafazakar rahibenin varlığı yüzünden güneşten yoksun, karanlığa dönük, kendine dayatılmış kurallardan iki adım ileri gitmekten korkan, kuralları tamamen yıktığında ise, başka türlü bir yaşamın mümkün olduğunu daha önce hiç düşünmediği için bocalayan bir kızdır Tenar.

Ataerkil bir düzene karşı mücadele etmek zorunda olan bir kadın bildungsroman karakteridir. Kendini keşfedip sorular sormaya cesaret ettiği anda düzeni karşısına alır. Kendini keşfi boyunca, içine hapsolduğu labirentte önce tehlikeli yabancılarla karşılaşır; bunlara başta kendisine öğretildiği gibi sert tepkiler verir; daha sonra yabancıların söylediklerine kulak verip gardını düşürür; sorgulamaya başlayıp kendisine dayatılanların saçma olduğuna ikna olduğunda labirentinden artık çıkmaya hazırdır. Bu süreçte kendine değer vermeyi öğrenir. Hayat amacının rahibelik rolüyle sınırlandırılmasına isyan eder ve kendi yolunu çizmeye karar verir. Güçlü ve her istediğini yaptırabilecek bir rahibe olmaktansa, özgür ve fakat afalladığı için kendini pek de konforlu hissetmeyen sıradan bir insan olmayı seçer. Gerçek gücün iktidar koltuğunda oturmakta değil, bu ikisi arasında seçim yapabilmekte olduğunu fark eder.

Bir önceki kitabın protagonisti Ged ile devam etmeyip Tenar isminde, hikayede birden bire ortaya çıkan yeni bir karaktere odaklandığı için çoğu okurdan tepki yese de; bir bilim kurgunun merkezine kadın karakter yerleştirdiği için bir o kadar övgü toplar Le Guin. Bir önceki kitabın kahramanını burada yan role sokup pek de onun yaşadıklarını ciddiye almamak, hoş bir okuma hazzı da sunmuyor değildir. Le Guin'in "bu hikayede kahramanı veya olayı o kadar da önemsemiyorum aslında" deme şeklidir. Okuru biraz belirsizliğe sürüklediği için konforları bozsa da "ne anlatıyor bu roman" sorgulamasını yaptırdığı için; ve bu soruya da güzel sembolik yanıtlar sunduğu için keyifli bir okuma sunuyor denebilir.