Pedro Almodóvar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pedro Almodóvar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2017 Pazartesi

Kitaptan Filme: La Piel Que Habito / Mygale

Thierry Jonquet'nin Mygale (Tarantula) romanı ilk olarak 1984'te Fransa'da yayınlanır. Yaşar Avunç'un Türkçe çevirisiyle Kırmızı Kedi'den 2012 yılında "Tarantula İçinde Yaşadığım Deri" adıyla çıkar. Kitap kapağında Antonio Banderas, Elena Anaya'nın yüzünü görürüz. Ne yazık ki böyle kapaklar, altında Kırmızı Kedi etiketi olsa bile kitabı otomatik olarak bayağılaştırıyor, markette ne alırsan 3 tl sepetinde satılan uyduruk aşk hikayelerinden biri izlenimi veriyor ilk bakışta.

2011 yılında La Piel Que Habito (İçinde Yaşadığım Deri) adıyla sinemaya uyarlanır. Senaryonun üzerinde neredeyse on yıl çalışan Almodóvar, başlarda kitabı aslına sadık biçimde uyarlama çabasındayken, nihayetinde ortaya daha serbest bir iş çıkar. Birçok metinler arası göndermeyle, hikayeyi derinleştirir. Bu yazıda hem Jonquet'nin kariyerine ve kitaptaki anlatım tekniğine, hem filmdeki Louise Bourgeois atıflarına değineceğiz. Ayrıca kitap ve film arasındaki farkları da yazının sonunda inceleyeceğiz.

Yazıda karışıklık olmaması için; kitaptaki karakterlerin filmdeki isimleri şöyledir: Richard Lafargue (Robert), Eve (Vera Cruz), Vincent (Vicente).

Thierry Jonquet'nin Neo-Polar Transgresyonel Kurgusu ve Başarılı Anlatım Tekniği

1954 doğumlu Fransız yazar, azınlıkların yaşadığı bir banliyöde komünist geleneğe sahip bir ailede doğup erken yaşlarda politik bir bilinç geliştirir. 14 yaşındayken Lutte ouvrier'ye katılır, Troçki'den etkilenir. Daha sonra LO'yi bırakıp Ligue communiste révolutionnaire'e katılır fakat çeşitli sebeplerle eski idealizmini sürdüremez. Bir hastanede stajyer olarak çalışmaya başlar. Burada kendini yaşam kurtarmaya adar. İçindeki isyan isteği devam eder ve bunu dışavurmanın başka bir yolunu ararken, Gallimard'ın ünlü Série noire (Kara Seri) yazarlarıyla tanışır ve neo-polar adı verilen yeni polisiye roman türüyle haşır neşir olmaya başlar. Atmış sekiz kuşağı solcu yazarların ortaya çıkardığı bu tür, Fransa'nın sosyo-ekonomik sorunlarını ele almayı amaçlaması, toplumsal ve politik eleştiri niteliği taşıması, öfke, cinsel istismar, şiddet, intikam gibi temaları içermesi bakımından kara romandan ayrılır.* 
Le militantisme, ça donne un regard acéré sur la société. On avait tous beaucoup réfléchi à cette question fon damentale aussi bien pour ma génération que pour le roman noir en général : celle de la violence. 
Militanlık topluma keskin bir bakış sağlar. Hem benim jenerasyonum için hem de genel olarak kara roman için hepimiz şu temel sorun üzerinde çok düşündük: şiddet.
Roman, kızına tecavüz eden adamı kendi yöntemleriyle cezalandıran bir protagonisti konu alır. Ünlü ve prestijli bir doktor olan Richard Lafargue, tecavüzcü Vincent'i yakalayıp geniş ve lüks evinin bir kenarındaki mahzene hapseder, ilaçlar verip birtakım küçük ödüllerle direnmesini engeller, sonunda yine evinin altındaki ameliyathanede ameliyat ederek cinsiyetini değiştirir ve daha çok acı çektirmek adına ona çeşitli adamların tecavüz etmesini sağlar. İnsan bedeninin sınırlarını ihlal eder, yıkıp yeniden oluşturur. Transgresif sanat eserlerinde olduğu gibi, etik iyiliğin sınırlarını yıkarak estetik yenilik, güzellik yaratır. İstismar eder ve kurbanın acılarını gösterir. Başlangıçtaki intikam motifi insani ve anlaşılabilir olarak düşünülse bile, hiçbir yasanın desteklemediği ve hiçbir ahlak sisteminin kabul etmeyeceği "uç" bir eylemle intikam alır. Bu bakımdan doktor karakteri, buz gibi acımasız ve cani bir karakterdir.

Anlatım tekniğine gelince, hikayenin en azından yarısına kadar okurun aralarında bağlantı kuramadığı farklı olayları anlatıp en sonunda tamamını birbirine kusursuz bir şekilde bağlaması bakımından sürükleyicidir. Bunu hem bakış açısı, hem de zaman atlamaları tekniğiyle başarır. 150 küsur sayfalık romanda toplam 2 bakış açısı kullanılır: Doktorun ve Alex'in hareketlerini anlatan, nesnel dış bakış açısı (point de vue externe) ile Vincent'i anlatan öznel iç bakış açısı (point de vue interne). Yani bir tarafta bir gözlemcinin anlattığı Eve-Richard ve Alex hikayelerini okurken diğer tarafta olayı kendi gözünden anlatan Vincent'i okuruz. Romanın yarısına kadar bu 4 kişinin bağlantılı olduğunu bilmesek de, olayı kendi gözünden anlatan Vincent'in merkezde olduğunu anlarız ve ona odaklanırız. Zaman kullanımına gelince; dış bakış açısı hikayenin şimdiki zamanını anlatırken, iç bakış açısı aslında yalnızca bir flashback'tir. Seyirci yarıya kadar elbette bunu bilmez ve Vincent ile Eve'in farklı karakterler olduğunu düşünür. Bu ikisinin aynı kişi olduğuna dair ipuçları (azalan cinsel istek, iğneler, ilaçlar, feminen eşyalar) başladığında hikayenin temposu bir anda yükselir. İç bakış açısı geçmişten gelip hikayenin şimdiki zamanını yakaladığında hikayedeki tüm düğümler çözülecektir. 

Louise Bourgeois'nın Maman Heykeli ve Diğer Eserlerindeki Temaların Filmle Paralleliği

1911 doğumlu Fransız asıllı Amerikalı heykeltraş ve ressam Bourgeois, 60 yılı aşkın süren kariyeri boyunca cinsiyetçi şiddet, kadının evcilleştirilmesi, fiziksel-zihinsel-mental acı gibi temalarla eserler verir. Genç yaşındayken babasının annesini aldattığına, annesinin buna normal bir tepki verdiğine tanık olarak uzun süre boyunca babasına karşı öfke taşır. Travmasını ve gizlediği duygularını dışavurmanın bir yolu olarak gördüğü heykelde soyut dışavurumcu, varoluşçu ve kimilerine göre sürrealist bir üslup benimser.

Bourgeois'nın filmdeki önemine gelince; hatırlayacağınız gibi Vera yalnız başına odaya kilitlendiğinde öfkesini bastırmak için heykel ve yoga yapmaya başlar. Louise Bourgeois'nın bir kitabına bakarak, kendisi için alınan elbiselerden yırttığı parçaları yaptığı heykellerin üzerine yapıştırır. Robert'in öfkesini göstermek için Vicente'yi yeni ve yabancı bir derinin içine hapsetmesi gibi, Vera da kendisine alınan kadın elbiselerini giymeyi reddedip onları keserek heykelleri bu elbiselere hapseder. Belki de içine düştüğü belirsiz ve absürd durumda yolunu kaybetmemek, büyük resme bakabilmek için kendisini temsil eden heykeller yapar ve bu şekilde yabancı derinin içindeki varoluşuna bir yanıt arar.

En çok ses getiren, dev bir örümcek şeklindeki Maman heykel çalışmasının neyi temsil ettiğini Bourgeois şöyle açıklar: 
The Spider is an ode to my mother. She was my best friend. Like a spider, my mother was a weaver. My family was in the business of tapestry restoration, and my mother was in charge of the workshop. Like spiders, my mother was very clever. Spiders are friendly presences that eat mosquitoes. We know that mosquitoes spread diseases and are therefore unwanted. So, spiders are helpful and protective, just like my mother.**
Örümcek anneme yapılmış bir göndermedir. O benim en iyi arkadaşımdı. Annem de tıpkı bir örümcek gibi örüyordu. Ailem halı tamirat işindeydi ve annem atölyedeki tüm işçiliği yapıyordu. Annem de örümcekler gibi zekiydi. Örümcekler, fareleri yiyen zeki varlıklardır. Farelerin hastalık yaydığını ve istenmediğini biliyoruz. O halde örümcekler tıpkı annem gibi yardımcı ve koruyucudur.
Babasına duyduğu öfkenin aksine, annesine büyük bir sevgi besler. Eserlerinde sıkça anne temasını görmek mümkündür. Tıpkı Bourgeois eserlerindeki gibi, Almodovar'ın filminde de anne önemli bir yere sahiptir. Vicente'nin annesi, tıpkı Bourgeois'nın annesi gibi bir elbise tamirat dükkanında çalışır, dikerek ve örerek hayatını kazanır. Oğlu kaybolduğunda 6 sene boyunca arayıp ilanlar vermeye devam edecek kadar azimlidir. Sonunda gazeteye verdiği bir ilan, dolaylı olarak oğlunun kurtulmasına yardımcı olur. Çoğuna göre filmde hiçbir işlevi ve mantığı olmayan Marilia karakteri de benzer "güçlü" bir anneyi temsil eder. Yıllarca hizmetçi kılığında oğlunun yanında durup onu korumaya çalışır ve ona gerçeği söylemez.

2003'te yaptığı Spiral Woman isimli, malzemeyi bükerek spirallerden meydana gelen, hem kadına hem de erkeğe benzeyen heykel çalışmasında, Bourgeois öfkesine yoğunlaşır. Bu eserde, babasının metresine karşı içinde beslediği şiddet arzusunu dışavurur. Küçükken onun boynunu tıpkı bu şekilde bükmek istediğini söyleyecektir. 1968'te yaptığı Fillette isimli çalışmasında, kadın ve erkek anatomisini bir eserde birleştirir. Hem erkek yumurtalıklarına hem de kadın göğüslerine benzeyen heykelde kadın bedenini metamorfoza uğratarak erkeğe dönüştürür. Kendisine ve kardeşlerine karşı zihinsel olarak sürekli saldırgan olan babasına daha yakın olabilmek ve onun tarafından beğenilmek için küçükken hep erkek olmayı istemiştir. Bu eseriyle kadın bedenini bir erkek bedenine dönüştürerek bakıma uktesini yerine getirir. Kısacası yarattığı sanat eserleri aracılığıyla çocukluk problemlerinin üstesinden gelir.

Filmin bu hususla paralellik gösteren bir yönü vardır: Robert, büyük bir öfkeyle Vicente'yi yakalayıp cinsiyetini değiştirerek ona işkence etmesine rağmen, Kaplan Adam'ın yaptıklarını gördüğünde içini büyük bir acıma, sahiplenme, belki de kıskançlık duygusu kaplar ve Kaplan Adam'ı öldürür. Aslında erkek olduğunu ve kızına tecavüz ettiğini bildiği Vera'ya karşı tüm gardını indirir, duygusal yakınlık hissetmeye başlar ve ona aşık olur. Olay bir anda intikamın dışına çıkar. Belki de bir deney olarak gördüğü cinsiyet değiştirme ameliyatının başarısı, Robert'e sanatsal yaratımın verdiği tatmin hissini yaşatmıştır. Böylece öfke motifiyle çıktığı intikam yolunda ameliyat onun için bir tür öfke dışavurumu olmuş ve ameliyatın başarısından sonra öfkesiyle olan işi artık bitmiştir. 

Burada aslında biraz absürdden bahsetmekte de fayda var. Bourgeois'nın varoluşçuluğu benimsediğini söyledik, hatta eserlerinden birine Sartre'ın Huis-Clos eserinin ismini verir. Çoğu insanın ona yakıştırdığı Sürrealist etiketinin aksine bir Varoluşçu olduğunu söyler. Sartre ve Camus okur. Çocukluk travmalarını ve öfkesini sanat aracılığıyla yenmek ve bunların kurbanı olmak arasından seçimini yapar ve yaptığı seçimin sonucunda başarılı bir kariyere sahip olur.*** Filmde de seçim yapıp cinsiyet değiştirerek işkence eden, öfkesi geçtiğinde yaptığı işin absürdlüğüyle baş başa kalıp ne yapacağını bilemeyen bir protagonist söz konusudur. Romanın aksine, film bu absürdlüğü fazlaca vurgular. Şiddetli bir intikam hikayesini varoluşçu bir intikam filmine dönüştürmek gibi incelikli bir başarıya imza atar. 

Kitapta Olup Filmde Olmayanlar

Şiddet ve Tecavüz: Kitapta Richard Eve'i sürekli tartaklar ve ona hakaret eder. Ayrıca canını daha çok yakmak için çeşitli müşteriler bulup ona fuhuş yaptırır. Almodovar, bu sahneleri genç Almodovar'ın sevebileceğini, ama olgun Almodovar'ın "gereksiz" bulduğunu söyleyerek filmden çıkarır. Onun yerine Kaplan Adam gibi ikonik ve absürd bir karakterle daha az vahşi, daha çok sinematik bir tecavüz sahnesi ekler. Halihazırda tuhaf olan bu Kaplan Adam karakterine, bilinmeyen üvey kardeş, karısının aşığı gibi neredeyse "komik" etiketler ekleyerek bir bakıma izleyiciyi oyalar ve tecavüz sahnesini olabildiğince yumuşak bir şekilde atlatmalarına yardımcı olur.

Karakterden Önce Nefret Edip Sonra Acıma: Almodovar nefret ve aşağılama sahnelerini atıp doğrudan ikisinin yakınlaştığı bölümden başlatır hikayeyi. Kitapta böyle değildir. Başlarda aralarında çok soğuk bir köle-sahip ilişkisi bulunur. Daha sonra Alex tarafından kaçırılınca Richard acıma hissine kapılır ve bu ona tüm kinini unutturur. Bundan sonra Eve'e iyi davranacaktır. 

Alex: Kitapta doktorun kızına Vincent ile birlikte tecavüz etmişlerdir. Ayrıca banka soymuştur ve saklanmaktadır. Televizyonda gördüğü estetik doktoru Richard Lafargue'ın derhal yüzünü değiştirmesini sağlamak için doktorun karısı sandığı Eve'i kaçırarak şantaj yapar. Filmde Alex yoktur, onun yerine hırsız olarak Kaplan Adam karakterini izleriz. 

Mutlu Son: Kitapta Richard tarafından affedilen Eve de Richard'ı affeder ve onu öldürmez, hatta o Stokholm Sendromu'nda o kadar öteye gider ki kendi arkadaşı olan Alex'i öldürür. Filmde ise Vera gazetede erkek halinin resmini kayıp aranıyor sayfasında görerek bir anda kinini hatırlar ve Robert'i öldürür. 

Cinsiyet Değiştirme Süreci: Bu süreç kitabın neredeyse yarısına yayılır. Vincent, her seferinde çok ufak ödüllerle ve kadınsı eşyalarla, ilaçlarla, hormon ve iğnelerle kadınlığa alıştırılır. Filmde ise çok ani bir geçişle bir anda erkek olur. Neye uğradığını şaşırmıştır. 

Müzik: Kitapta The Man I Love şarkısı kilit önem taşır. Vincent ve Alex, Vivian'a tecavüz ederken bu şarkı çalar. Eve, Richard'ı sinirlendirmek istediğinde piyanonun başına geçip şarkıyı çalmaya başlar. Filmde daha kritik bir müzik kullanımı vardır. Bir sonraki maddeye bakınız.

Norma/Vivian'a Tecavüz: Kitapta olay gerçekten bir tecavüzken filmde aslında böyle bir şey yoktur. Filmin genel absürd vurgusu burada da kendini hissettirir. Kendisi bahçede oturup şarkı söylerken bir anda annesinin intihar ettiğini görüp travma geçiren Norma, daha sonra babasıyla katıldığı davette yakınlaştığı Vicente'yleyken de aynı şarkıyı duyup çığlık atmaya başlar ve bayılır. Başta istekli olup sonra travmatik nedenlerle çığlık atması, izleyiciye de tıpkı Vicente'nin söylediği gibi, bunun aslında bir tecavüz olmadığını düşündürür. Kitaptakinin aksine filmde işlemediği bir suçtan dolayı cezalandırılan, hayatıyla oynanan bir karakterdir Vicente

Filmde Olup Kitapta Olmayanlar

Tablolar+Heykel+Yoga: Kadın bedenini temsil eden iri tablolar, absürd bir varoluşa hapsedilme travmasını yenmek için yatıştırıcı olarak kullanılan heykel ve yoga filme özgüdür ve Almodovar dokunuşlarını hissettirir.

Marilia: Robert'in bilmediği annesidir, yıllardır evin hizmetçiliğini yapmaktadır, aynı zamanda Kaplan Adam'ın da annesidir. Vicente-Vera dönüşümünde Robert'in yanında olup bu sırrı onunla birlikte saklar. Yine filme özgü, karmaşık entrikaların bir parçasıdır. 

Eski Karısı: Robert'in eski karısı Kaplan Adam'la kaçmaya çalışırken araba kazası geçirip yanmıştır, Robert bu gizli ilişkiyi bilmeksizin onu kurtarmaya çalışır, evde tüm aynaları kaldırarak kendisini görmesini engeller. Kadın bir gün camı açarken gördüğü kendi yansıması karşısında dehşete düşüp intihar edecektir. Robert, Vera'nın yüzünü ölen karısınınkine benzetir. Yine filme özgü bir entrikadır. 

Tıpta Etik: Robert'in Vera'ya yaptıkları, başta soğukkanlı ve etik tanımayan bir estetik cerrahının tehlikeli bir deneyi gibi lanse edilir. Domuzdan aldığı dokularla yapay deri yapıp naklederek tıp etiğine aykırı hareket eder. Bunun aslında bir işkence hikayesi olduğunu anlayana kadar, izleyici yapılanın tıbben etik olup olmadığı üzerinde düşünür.

Dipnot: Fark etmeyenler için ilk sahnede, Marilia asansöre biraz yemekle birlikte bir kitap koyacaktır. Bu, Alice Munro'nun daha sonra Julieta'ya uyarlanacak olan Kaçış kitabıdır. Almodovar, Munro hayranlığını ilk olarak bu filmde gösterir.

KAYNAKÇA
*http://www.lemonde.fr/disparitions/article/2009/08/12/thierry-jonquet-figure-emblematique-du-neo-polar-francais_1227929_3382.html
**https://en.wikipedia.org/wiki/Maman_(sculpture)
***http://nigelwarburton.typepad.com/art_and_allusion/2010/06/louise-bourgeois-notes-from-a-tate-modern-course-2007.html

28 Ağustos 2017 Pazartesi

Kitaptan Filme: Julieta / Runaway


1931 doğumlu Kanadalı öykücü Alice Munro'nun 2004 yılında yayınlanan Runaway öykü kitabında yer alan üç öykü (Chance, Soon, Silence), 2016 yılında Pedro Almodóvar'ın çok ses getiren Julieta filmine uyarlanır. Film yıllardır görmediği kızının arkadaşıyla karşılaşıp kızı hakkında haber alan ve dağılan Julieta ile başlar. Daha sonra flashback'le Julieta'nın kızıyla ilgili gizem yavaş yavaş ortadan kalkar. Hikaye entrikalardan çok, karakterlerin psikolojileri etrafında döner, derinliklidir.

Film, Munro'nun Kanada'da geçen hikayesini İspanya'ya taşıdığı için karakterlerin ismi değişir: Juliet-Julieta, Antia-Penelope, Eric-Joan, Christina-Ava, Heather-Beatriz, Gary-Lorenzo, Ailo-Marian.

Almodóvar, Julieta'nın hayatındaki üç evreyi -Antia'dan önce, Antia ile birlikte, Antia'dan sonra- üç farklı oyuncuyla anlatarak Munro'nun 3 farklı öykü formülüne atıfta bulunur. Kadın öykülerini gizemli bir şekilde işleyerek izleyiciyi ters köşeye yatırmayı seven Almodóvar ile yine kadın öykülerini dingin, çarpıcı ve derinlikli bir şekilde işleyen Munro iş birliği eşsizdir. Julieta'yı Munro doğurup büyütür, Almodóvar ona küçük dokunuşlarda bulunup geliştirir. Julieta'yı anlamak için hem kitabı okumak hem de filmi izlemek kuşkusuz alacağınız hazzı iki katına çıkaracaktır.

Munro'nun Julieta'ya Kattıkları

Burada filmin farklı gösterdiği ancak, kitapta daha akla yatkın olan detaylardan bahsedelim. 

Film yıllar sonra kızından haber alıp sarsılan bir anne görüntüsüyle başlar. İzleyiciye kırılgan ve acınası bir kadın imajı verilir. Kitapta ise Julieta asla acınası bir kadın değildir. Kendi kızı onu terk ettikten sonra belirli bir süre bunu takıntı haline getirse de, daha sonra kabullenir ve hayatına kaldığı yerden devam eder. Filmdeki gibi sarsılmaz. Hayatındaki taşları yerine oturtup kızının kendisini terk edişini kabullendiği için daha dingin bir tepkiyle karşılar. Hatta ruhani arayışı için kendisinden kaçtığını düşünen Julieta, Penelope'nin 5 çocuklu anaç ve zengin bir hayat sürdüğünü öğrenince onun sıradanlığı karşısında biraz hayal kırıklığına uğrar. Kendince olayın gizemini çözmüştür ve artık ona aklını kaçırtacak kadar önemli bir konu değildir Penelope

Film Julieta'nın son haliyle başlar, bir gizem yaratılır, izleyici film boyunca Antia'yı merak eder ve ona yoğunlaşır. Bu da filmin Antia'nın çevresinde dönmesine neden olur. Kitapta ise öyküler tamamen Juliet'in etrafında dönmektedir. Önce gençliğini, sonra Eric ve Penelope'li yıllarını en sonunda da yalnız yıllarını okuruz. Yalnız yıllarının anlatıldığı üçüncü öyküde dahi Penelope'yi çok fazla merak etmez okur. Bir yan karakter olarak Julieta'nın hayatından geçer gider.

Filmde Antia'nın davranışının derinine inilmez. Kaç insan durup dururken sıradan bir ilişkisi olan annesini bir daha görmemek üzere terk edip gider ki? Bunun sebepleri çok belirsizdir. Kitapta ise bu, Juliet ve Eric'in tanrıtanımaz olmasıyla açıklanır. Penelope, genç yaşta babasını kaybedip annesinin dağıldığını gördüğü ve ergenlik döneminde kendisini güçlü olmaya zorladığı için muhtemelen ileriki senelerde bir anda patlak verir ve içindeki boşlukla yüzleşir, bu boşluğu da ailesinin öğretmediği ruhani keşifleriyle doldurmayı hedefler. Bu nedenle inzivaya çekilir. Sonra da belki annesini çekip çevirme görevi ona ağır geldiğinden tamamen kaçar. Kitapta üstü kapalı bir şekilde bu açıklamalar verilir. 

Filmde Julieta, iyi bir evlat ve başlarda günahkar, sonlarda zavallı bir anne olarak yansıtılır, izleyicinin üzerindeki acıma hissi iyice derinleşir. Kitapta ise zaman zaman kötü bir evlat, genellikle iyi bir annedir. Anne ve babasını isimleriyle anar. Mesafeli ve tamamen yetişkin bir ilişkileri vardır. Zaman zaman annesiyle çatışmalar yaşar ve ona kendini kötü hissettirecek şekilde davranır. Kitap kadını anaçlık, bağlılık, ödev, eş, evlat ve anne görevleri gibi kavramlardan soyutlayıp olduğu gibi yansıtabildiği için zamanın ötesinde ve boğmayan, nefes aldıran, içerdiği drama rağmen içinizi vıcık vıcık ezmeyen bir hikaye sunar.

Metinler Arası Göndermeler 

Juliet, kitapta Yunan ve Latin dili eğitimi görmüş, mitolojiye delicesine tutkulu bir kadındır. Öykülerde metinler arası atıflar vardır, ki filmde olmayıp kitapta olan en önemli unsurdur:

- Eric'in cenaze töreninde vakur bir tavra bürünen Ailo'ya, edebiyatta sık kullanılan Deniz Dulu yakıştırması yapılır örneğin. 

- Milattan önce üçüncü yüzyılda Heliodorus tarafından yazılan Aethiopika romansına da atıf vardır. Buradan İngilizce çevirisini okuyabileceğiniz bu Antik Yunan romansında, Juliet'in hikayesine benzer bir hikaye, daha dramatik ve elbette destansı bir tonla anlatılır. Etiyopya kraliçesi, beyaz doğan kızını zina yaptığı sanılmasın diye büyütmesi için bir gimnosofiste (bir tür filozof) verir, kızı alıp Mısır'a götürürler, büyük tehlikeler atlatır, büyüyünce de az kalsın bir ayinde kurban edilecekken kurtarırlar, anne-baba-kız mutlu bir hayat yaşarlar. Ağır bir dramın ardından keskin bir dönüşle mutlu sona geçilir. Antik Yunan romanslarındaki kusursuz karakterlerin, mutlu sona ulaşana dek korkunç dünyayla karşılaşıp sürekli tehlikeler atlatması teması, Greimas'ın eyleyenler şemasıyla kolayca analiz edilebilecek çok klasik bir kurgu formülüdür. Juliet'in hikayesiyle Etiyopya kraliçesinin hikayesi genel hatlarıyla birbirine benzese de, Antik Yunan edebiyatıyla 21. yüzyıl edebiyatı birbirine benzemez. Munro, öyküsünün sonunu Greimas'ın şemasına kolay kolay yerleştirilemeyecek şekilde bitirir. Hatta bir son yazmaktan çok, Julieta'yı hayatın gidişatına teslim ederek kendisi başka bir öyküye geçer. Destansı anlatımın duyguları harekete geçiren yapısı, yerini Munro'yla birlikte gerçekçi ve yalın anlatımın dinginliğine bırakır. Annesinden istemeden kopan, hayatı boyunca birçok tehlikeden geçen ve uzun yıllar savaştıktan sonra annesine kavuşan kızın aksine, Penelope annesi yanındayken zorluklar çeker, daha sonra annesini kendi iradesiyle terk eder ve geri dönmez. Ruhani bir topluluğun içinde yetişen Etiyopyalı prensesin aksine, Penelope ruhani arayışla çıktığı yolculuğu beş çocuklu, zengin ve sıradan bir kadın olarak sonlandırır. Munro, Heliodorus'un kurgusunu tam olarak tersine çevirir, hikayeden mutlu sonu alır ve antik metinlerin insanlara atfettiğinin aksine, kimsenin kusursuz olmadığını, kusurlarla harmoni içinde yaşamakta olduğumuzu vurgular.

- Eski metinlere bir başka dolaylı atıf daha vardır. Juliet, evli ve karısı hasta bir adamla ilişki yaşamak üzere Whale Bay'e doğru yola çıkar. Tesadüfen Ann onun gittiği gün ölmüştür. İlişkiye başlarlar. Kadın adama giderek, yasak meyveyi koparmaya teşvik eder. Adam yasak meyveyi (zina) koparır. Efsaneye göre bu günahı işleyen Kadın doğum yapıp çok acı çekmekle cezalandırılır; Adam ömrü boyunca çalışmak zorunda olmakla cezalandırılır. Öyküde Kadın doğum yapar, dini metinlerin söylediğinin aksine doğurduğu sırada değil ama çocuğu bir yetişkin olduğunda acı çeker. Adam ömrü boyunca kazancını elde etmek için balıkçılık yapmak zorundadır, o kadar ki bu onun hayatına mal olur. Yasak meyve hikayesine yapılan bu atıf, öykünün dini bir mesaj taşıdığı şeklinde yorumlanmamalıdır. Yalnızca eski metinlere çakılmış bir selamdır, eserin edebi zevkini artırır. Juliet hayatı boyunca dinlere inanmaz. Öyküdeki dinle bağdaştırılan tüm karakterler acımasız, taraflı, ukala olarak tasvir edilir. 

Almodóvar'ın Julieta'ya Kattıkları

Munro, edebiyatçı protagoniste destansı bir kader çizip hikayesini eski metinlere atıfta bulunarak anlatır. Edebi hazzı yoğundur. Almodóvar, bu hazzı görsele taşır. Hikayeyi Kanada’dan kopartıp İspanya’ya taşır. Aşk ve ölüm gibi karşıt temaları kırmızı yoğunluklu kontrast bir görselle anlatıp, daha keskin ve tutkulu bir izlenim yaratır. Çarpıcı dekorasyonlar, mitoloji, heykel atıflarıyla diğer sanat dallarından yardım alıp izleme keyfini artırır. Görsellerle kattığı « kalite » marjinal karakterlerle iyice güçlenir. Kendi tarzına uygun şekilde, cinsel açıdan özgür ve toplumsal baskılara boyun eğmeyen karakterler tasvir eder.

Kitapta olmayıp filme eklenen birtakım detayları bu kısımda inceleyeceğiz. 

Trende intihar eden adam öyküde biraz havada kalır, görselde ise daha akılda kalır bir etkisi vardır. Julieta'nın hayatındaki ölümlerin ilkidir. İkincisini de ironik bir şekilde bu ölümle bağlantılı olarak kendisine çeker. 

Kitapta ilk gençliğini sönük bir şekilde geçiren Juliet’in aksine, kitaptaki Julieta deli dolu bir genç kadındır. Öğrencileriyle ilişkisi sıcaktır. İletişim kurmakta sıkıntı çekmez. Kitaptaki Juliet, Eric’le trendeki karşılaşmalarında bakire olduğunu söyleyip kaçar ve bundan daha sonra çok pişman olur. Almodóvar, Juliet’in hayatı boyunca pişman olacağı bir karar vermesine izin vermeyerek filme bir trende sevişme sahnesi ekler. Almodóvar gibi, karakterleri de özgürdür. 

Kitapta Deniz Dulu yakıştırması yapılan sahiplenici komşu Ailo, filmde iyice karikatürize edilerek ikonik bir karaktere dönüştürülür. Almodóvar’ın filmlerinde sık sık kendisine rol bulan Rossy de Palma, bu yan karakteri adeta bir efsaneye dönüştürür. Öyküye gizem ve tuhaflık katan bir karakterdir. Almodóvar’ın kendine özgü, adeta parodiye kayan gerilim dokunuşlarının bir örneğidir. Antia’yı gitmeye teşvik eden bir görüntü yaratılır. Kitaptaki dini figürlerin soğukluğu ve iticiliği olduğu gibi bu karaktere aktarılmıştır. Zaten Julieta’ya günahkar olduğunu sık sık hissettirmek için elinden geleni yapar.

Kitap Penelope’yi okura çok göstermez. Film ise uzun uzun gösterir. Babası öldükten sonra sergilediği güçlü tavırları ve annesine olan desteğini görürüz. Daha sonra ona ağır gelip kaçmasına neden olan şey bu durumdur belki de. Kitapta Juliet, Heather ile yalnızca bir kez karşılaşıp kızı hakkında iyi şeyler duyar. Filmde ise iki kez karşılaşırlar, ikincisinde Antia’nın aslında uzun zamandır tuhaf olduğunu ve görüşmediklerini ona açıklar. Film, başlarda Antia’nın tarafını tutan izleyiciye ters köşe yaptırır. Julieta’nın başından beri bir günahı olduğunu düşünen izleyici, filmin sonunda çarpıcı bir sonla karşılaşıp boşluğa düşer. Yine Almodóvar üslubu söz konusudur.

---

Kitabın Can Yayınlarından çıkan Roza Hakmen çevirisi şiddetle tavsiyedir.