30 Mart 2022 Çarşamba

Kitap: Mühendis Menni

Aleksandr Bogdanov'un Kızıl Yıldız II olarak yazdığı devam romanı. Açıkçası ilk kitabı okumadan dan diye bu kitaba girebilirsiniz, hayatınızda hiçbir şey değişmez. Sadece şu soruyu ilk kitabı okuyan insandan daha çok sorarsınız kendinize? E hani neresi bilim kurgu bunun? 

İlk kitapta görevinin sonlarına doğru saçma sapan tavırlar sergilemeye başladığı için dünyaya geri gönderilen kahramanımız Leonid, bu kitapta karşımıza çevirmen olarak çıkıyor. Leonid'in söylediğine göre Marslılar artık Dünya'dan çekilmiş, sadece gözlemlemeye ve kolonileştirmeye odaklanmış durumda. Dünya'da Yeni Kültürü Yayma Grubu aracılığıyla kapitalist toplumu ufak ufak sosyalizme hazırlıyorlar. Leonid, önceki kitaptan hatırladığımız ex manitası, Menni'nin eski karısı Enno'nun, Mars'ta kapitalizmin son dönemini ele aldığı romanını Dünya diline çevirme görevini üstlenmiş.

Öncelikle hikaye tam olarak yazıldığı dönemde, yani 1900'lerin başında geçiyor. Mars'ta 1900'lerin başında artık gezegenin yarısı suymuş. Ama bu yeni bir şeymiş, Galileo döneminde teleskopla baksak su falan göremeyecekmişiz. 250 yıl önce Mühendis Menni denen adam bir çalışma başlatarak gezegenin su kaynaklarını artırmış. Gezegen geniş denizlerle ve okyanuslarla bölünmediği için genel olarak Marslılar arasına bir birlik ve bütünlük anlayışı hakimmiş. 1620 yılına gelindiğinde gezegendeki son bağımsız devlet, Taumasia Felix (Şanslı Mucizeler Ülkesi) yaşlı dük Aldo tarafından yönetilmektedir. Feodal Cumhuriyet Taumasia'ya savaş ilan ettiğinde Aldo fazla direnç gösteremez. Mirasçıcı Ormen Aldo Federal Cumhuriyet tarafından Merkezkent'te tutulur, ancak topraklarına el konulmaz. Politikaya dahil olmaksızın, toprak sahibi olmaya devam eder ve olanları bir kenardan izler. 20 sene süren çalışmasının sonunda ayaklanma için gerekli atmosferi yakalar. Ancak işler yolunda gitmez. Ormen'in ayaklanması beklediği gibi ses getirmez. Taumasia'da feodal düşünce tamamen ortadan kalkar. Geride Ormen'in mirasçıcısı, oğlu kalmıştır. Onun adı da Ormen olmasına rağmen aynı anlama gelen Menni ismiyle imza atar. Büyük bir mühendis olan Menni, bir iç deniz olan Güneş Gölü'nü yaratmıştır. Kendisinin ve ondan sonra gelen Netti'nin çalışmalarıyla gezenegene bugünkü kanallar, denizler kazandırılmıştır. "Çevirmenin notu" kısmından sonra Leonid susar, çevirisini okumaya koyuluruz. 

1667 yılında Mühendis Menni, Aldo'nun yarattığı kanal projesini resmi bir toplantıyla kamuoyunun, büyük çıkar sahibi sanayi tröstlerinin, özel işletmelerin, bilginlerin, mühendislerin, politikacıların bilgisine sunar. Lybia'da bir iç deniz yaratılırsa bölgenin kurtarılacağı fikri tüm tarafları bir araya getirir, kanalı kabul ederler. Böylesine dev bir projenin maliyetini karşılasa karşılasa devlet karşılayabilecektir. Devlet iş masraflarını ve tahvilden doğacak faizleri ödemek için her yıl özel borç tahvili çıkaracak, proje tamamlandığında verimli toprakların satılması ve kiraya verilmesi yoluyla yavaş yavaş faizler ve tahvil ödenecektir. Menni, tüm projenin tek bir adam tarafından yönetilmesi gerektiğini savunur. Kamuoyu da, Dük Ormen Algo'nun oğlu olduğu için ona güven duyar ve destek verirler, böylelikle proje hayata konur. Bu sırada Menni, Nella ismideki kıza aşık olur. Sevip de kavuşamama hikayesi sıkıştırılır kurgunun başlarına. Dev inşaat projesi ilerleyedursun, devreye açgözlü işadamları ve politikacılar girer. Daha iyi koşullarda çalışmak isteyen işçi isyanları nedeniyle ortalık karışır. Mühendis Maro ile Mühendis Menni arasında bir gerilim yaşanır, bunun sonucunda Menni Maro'yu öldürür ve mahkeme süreci başlar. Menni avukat istemez, dik durur, pişman olmadığını söyler ve kendini savunmak için fazla çaba sarf etmez. Mahkemede 12-13 yaşında bir erkek çocuğunun elini tutan bir kadının sesi yükselir: Yavrum, kahramana iyi bak ve... unutma! Evet, Nella. Menni hapse girer. Aradan bir 12 yıl daha geçer. İşçi lideri Arri, gizli saklı yaptıkları toplantıda topluluğa şöyle seslenir: Kardeşler, konuşma yapmak üzere sözü oğlum, Mühendis Netti'ye vermeyi öneriyorum. Nella'nın üvey kardeşi, sonradan muhtemelen partneri Arri, yıllarca Menni'nin oğlu Netti'ye babalık yapmıştır. Netti de tıpkı Menni gibi iyi bir mühendis olmuştur. Yıllarca Menni'ye karşı bilenen işçilere farklı şeyler söyleyecektir Netti. Tüm yaşananların, aslında dinamit tröstünün işi olduğunu öne sürer. Daha düşük kalitede dinamitleri üç katı fiyatına satıp köşeyi dönmüştür dinamit lobisi. Bu esnada da işçi yaşamları yitirilmiştir. Yani olanların arkasında aslında büyük patron Menni değil, tröster vardır. Bir de proje müdürü gibi bir şey olan Feli Rao'nun proje süresince servetine servet kattığını kanıtlar. Menni'nin yönettiğini sandığı projeyi başkaları kirli emellerine alet etmiştir, Netti bunları bir bir ortaya çıkarır. Böylece dolandırıcılara karşı bir mücadele başlar. Olan biteni içeriden takip eden Menni bir gün Netti'yle tanışır. Onun teknik yönünü çok yeterli görür. 12 yıl önce geçen mahkeme sahnesini hatırladıklarında, baba oğul olduklarını keşfederler. Projenin başına Netti'yi getirir. Buradan itibaren, kitabın sonuna kadar çeşitli toplumsal, politik olaylar yaşanır. Menni ölür. Zafer kazanılır. Bir sürü de mesajlar verir yazarımız. Ama hepsini buraya taşıyacak gücüm yok açıkçası.

Öncelikle Menni'nin kafası işle dolu olduğu için evliliğini bitirmek zorunda kalan Enno'nun kitapta Nella gibi bir karakter yarattığı gözümüzden kaçmadı. Kendi yaşayamadıklarını Nella'yı aşırı drama boğarak okuruna hissettirmiş. Bunu yaparken yine Menni'yi övüp yine Menni'nin zekasını her şeyden üstte tutmuş. Menni çalışsın, vatanına faydası dokunsun da ben oğlumuzu az ötede tek başıma büyütürüm gibi bir cengaverliğe kalkışmış. Kadınlar bu kitapta da erkeklerin kafasını karıştırmasın diye köşesine çekilen, fedakar, edilgen canlılar olarak tasvir edilmiş. Kadınlar dedim ama kitapta tek kadın var muhtemelen. Tröstler, sanayi devleri, mühendisler full erkek. 

Olayın Mars'ta geçtiği, jeolojik tasvirlerle sık sık hissettirilse de karakterlerin Marslı olduğuna neredeyse hiç değinilmemiş. İnsanlarla aralarında çok minik nüanslar var. Bunların hiçbiri fiziksel değil. Kültürel farklar. Bu bakımdan kitabı bir bilim kurgu gibi okumak asla mümkün olmuyor. Bitirdiğinizde 12 Eylül romanı okumuş gibi hissediyorsunuz. Sansür deseniz var, gizli toplantılar, işçi grevleri, ayaklanmalar. Hepsi mevcut. Uçan daire, yok. Hologramlarla iletişim, yok. Boğaza yapıştırınca söylediklerinizi her dile çeviren ultra gelişmiş google translate cihazı, yok. Bakınca G.O.R.A.'dan daha az bilim kurgu diyebiliriz. 

İlk yarısı, Selvi Boylum Al Yazmalım'dan hallice bir aşk hikayesi ile bir şekilde akıyor. İkinci yarıda o da yok. Tamamen MÜCADELE DE MÜCADELE. Akmıyor. Mesajlar uçuşuyor havada. Kızıl Yıldız, türünün öncülerinden olduğu için tüm gülünçlüğüne rağmen okunası bir kitap, ancak Mühendis Menni pek öyle değil. Bilsem devam kitabı diye tuttumaz, tadında bırakırdım ben de.

25 Mart 2022 Cuma

Kitap: Kızıl Yıldız

Rus yazar Aleksandr Bogdanov'un 1908'de yayınlanan bilim kurgu romanı. Mars'ta yaşayan sosyalist bir toplumu konu alıyor. Bilim kurgunun bu kadar geri planda kaldığı başka bir kitap daha okumadınız muhtemelen. Bir yandan türe yeni bir yaklaşım getiriyor, yaratıcı; diğer yandan da türü boğup bambaşka bir şeye dönüştürüyor. Kızıl Yıldız, serinin birinci kitabı. İkinci kitap Mühendis Menni'de bu durumu daha net hissetmek mümkün.

Yordam Edebiyat'tan Ayşe Hacıhasanoğlu çevirisiyle yayınlanan kitap 160 sayfa, epey ince. Dünyanın en hızlı giriş bölümüne sahip. Toplam 1 sayfalık bir girizgahtan sonra Marslı ile Dünyalıların teması başlıyor.  Kitle mücadelesinde aktif, partinin kıdemli üyelerinden 27 yaşındaki Leonid ikinci sayfada Menni kod adlı ilginç gençten bahsetmeye başlıyor. Fiziksel görünümü biraz tuhaf bir genç, kafası normalden büyük, gözlerini her zaman gözlüklerin arkasında saklıyor, ifadesi donuk. Kendisi son derece zeki, yumuşak ve dikkatli ancak bir o kadar keskin ve derin. Kitaba dahil olduğu gibi Leonid ve sevgilisi Anna Nikolayevna'nın ideolojik gerekçelerle ayrılmalarına yol açıyor. Daha sonra Leonid'in odasına gelerek, çekme gücü yerine itme gücüne sahip bir madde üzerine yaptığı buluşla ilgilendiğini, yalnız bu buluşun yeni olmadığını, daha önce de bu buluşla ilgilenen bir topluluk olduğunu söyleyerek Leonid'i bu topluluğa dahil olmaya davet ediyor. Topluluğa girdiği takdirde, kendisine verilen görevi yerine getirmek gibi bir sorumluluğu da önden kabul etmiş olacağını belirtiyor. 

"Yolculuk ne kadar sürecek?"

"Belli değil. Oraya gidiş dönüş en az beş ay sürer. Hiç geri dönmemek de mümkün."

"Bunu biliyorum; mesele bu değil. Yürüttüğüm devrimci çalışmayı ne yapacağım? Siz de galiba sosyal demokratsınız ve durumumun zorluğunu anlarsınız."

[...]

Herhangi bir parti görevlisinin ortadan kaybolması, geniş kitlelerin sahneye çıkmasıyla birlikte, bir bütün olarak ele alındığında, meselenin taşıdığı önem saçısından son derece küçük bir olaydı. Üstelik de bu geçici bir kaybolmaydı ve çalışmaya geri döndüğüm zaman yeni bağlantılarımla, bilgilerimle ve olanaklarımla çok daha yararlı olacaktım. Kararımı verdim.

Leonid bu gizemli ve tehlikeli uzay yolculuğu davetini, kitle mücadelesinin her zaman her şeyden önemli olduğunu vurguladığı didaktik birkaç cümleyi aklından geçirdikten sonra 3 saniyede filan kabul ediyor, tası tarağı topluyor. Ertesi gün yola çıkmak üzere o akşamı Menni'nin dairesinde geçiriyor. Fakat o da ne! Menni bir anda maskesini çıkarıyor ve aşağıya doğru sivrilen tuhaf yüzü ortaya çıkıyor.

"Demek beni aldattınız," dedim sert bir ifadeyle. "Bir bilim topluluğu değil, başka bir şey o zaman bu?"

"Evet" dedi Menni sakin bir şekilde. "Bizler başka bir gezegenin sakinleri, başka bir insanlığın temsilcileriyiz. Biz Marslıyız."

"Peki beni neden aldattınız?"

Uzaylılarla ilk temas gibi bir deneyimi, en ufak bir şaşkınlık emaresi göstermeden derhal normalleştiriyor ve Marslıya haklı olarak aldatılışının hesabını soruyor Leonid. Sen Marslı olabilirsin, ona okeyim, ama peki ya beni aldatmak? Bunu nasıl yaparsın gibi bir çıkışta bulunuyor. Bu hezeyanını da hızlıca atlattıktan sonra gemi son hazırlıklarını yapıyor ve Mars'a doğru yola çıkıyorlar. Geminin kaptanı ve her şeyin sorumlusu Menni. Doktoru Netti, Mars hesabıyla 16, dünya hesabıyla 30 yaşında, çok tecrübeli bir doktor. Hesap kitap, matematik işlerinden sorumlu kişisi, salt mantığın temsilcisi Sterni. Leonid yol boyunca, seyahat arkadaşlarının yanına uğrayarak teknik, kültürel konularda onlardan yardım alıyor. Öncelikle "Neden ben?" sorusuna yanıt arıyor, aradığı yanıt şu şekilde: 

"Yapısında mümkün olduğunca daha fazla sağlık ve esnekliği, daha fazla akıllıca çalışma yeteneğini, Dünya'da mümkün olduğunca daha az kişisel bağımlılıkları, daha az bireyciliği bir araya getiren biri gerekliydi bize. Fizyologlarımız ve psikologlarımız, ezeli bir iç savaşla paramparça olmuş toplumunuzun yaşam koşullarından sizin deyiminizle sosyalist bakımdan örgütlü toplumumuza geçişin, bir insan için çok ağır ve zor bir geliş olduğunu ve çok elverişli bir düzenleme gerektirdiğini düşünüyorlardı. Menni, sizi diğerlerinden daha uygun buldu."

Bireycilik anlayışını aşmış olmanın, uzaya kabul ön şartı olarak önümüze sunulduğu sosyalist mi sosyalist dünya görüşüyle yazılmış hikayemizde ilerlemeye devam ediyoruz. Leonid bir yandan Mars dilini öğrenmeye, bir yandan bilimsel sorularına yanıt bulmaya devam ederken yolculukları nihayet sona eriyor ve Mars'a ayak basıyorlar. 

Mars'ın doğasında beni ilk etkileyen ve en zor alıştığım şey, bitkilerin kırmızı rengiydi. [...] Dikkatli biri olan Netti, gözlerimi tahriş olmaktan korumak için koruyucu gözlük takmamı önerdi. Kabul etmedim. "Bu, bizim sosyalist bayrağımızın rengi," dedim. "Sizin sosyalist doğanıza da alışmalıyım." 

"Eğer öyleyse, sosyalizmin Dünya florasında da olduğunu, ama gizli bir biçimde bulunduğunu itiraf etmek gerekir," dedi Menni. "Yeşil bitkilerin yaprakları kırmızı tona sahipler. Ancak bu kırmızı ton çok daha güçlü olan yeşille maskelenmiş durumda. Sizin ormanlarınızın ve tarlalarınızın da bizimkiler gibi kızıl olması için yeşil ışınları tümüyle emen ve kırmızı ışınları geçiren camdan yapılmış gözlük takmak yeterli olacaktır."

Mesaj kaygısı mı dersiniz, analojiler mi dersiniz, sembolizm mi derseniz, ne ararsanız var. Elinden gelse daha sosyalist bir görüntü elde etmek uğruna ormanlarımızı kırmızıya boyayacak olan karakterimiz Mars'taki keşiflerine ve gözlemlerine devam ediyor 

Önce bir fabrikayı ziyaret ediyor. Sistem şu şekilde ilerliyor: İnsanlar ömürlerini yalnızca bir mesleğe ve zanaate adamazlar, becerilerine ve ilgi alanlarına göre iş saati açığı olan sektölere geçip biraz çalışarak o açıkları kapatırlar. Sonra yine sektör değiştirebilirler. Bazen bir sektöre odaklanmak isteyen kişiler çıkabilir. Bazen bazı sektörlerde iş saati fazlalığı olabilir, ancak totale vurunca bunlar zamanla dengelendiği için bu sistem tıkır tıkır yürümektedir Marslı kardeşlerimizin beyanına göre. 

Daha sonra bir müzeye gidiyorlar, böylece yazarımızın sosyalist sanat anlayışı hakkında fikir ediniyoruz. İlk izlenimi, resim ve heykel galerileri olmasına şaşırmak oluyor. Galerileri, zenginlikleri kaba biçimde üst üste yığmaya meraklı kapitalist kültüre özgü bir şey olarak görüyor. Sosyalist toplumda sanatın yaşamın her tarafına yayılıp yaşamı güzelleştireceğine, yaşamla yan yana duracağına dair bir beklentisi var. Bu bakımdan galeri diye bir mekanın olması onu şaşırtıyor. Enno durumu şu şekilde açıklıyor: 

"Bizde sanat yapıtlarının büyük bölümü her zaman kamu binaları için, yani ortak işlerimizi konuştuğumuz, eğitim gördüğümüz, araştırma yaptığımız, dinlendiğimiz binalar için yapılır. Fabrikalarımızı ve atölyelerimizi daha az süsleriz: Güçlü makinelerdeki ve onların düzgün çalışmasındaki estetikten yalın bir estetik olarak hoşlanırız, bu estetiğin etiklerini hiç dağıtmadan ve zayıflatmadan onunla uyum içinde bulunan sanat yapıtları çok azdır. Genellikle içinde çok az oturduğumuz evlerimizi de çok az süsleriz. Sanat müzelerimiz ise bilimsel-estetik kurumlardır; sanatın nasıl geliştiğini, daha doğrusu insanlığın, yürüttüğü sanatsal etkinlik içinde nasıl geliştiğini inceleyen okullardır."

İşlevsel ve yalın bir estetiği destekliyorlar. Gösterişin aksine, yalınlık; yalnızca sergilemenin aksine hem işlevinden faydalanma hem de estetik haz verme öne çıkıyor. Erken dönem heykelleri tek renkliyken, geç dönem heykelleri doğal renklerde. Onlar da sanatta doğruyu bulmuşlar Leonid'e göre, yani gerçeklik akımını benimsemişler. Kendisi "gerçeklikten sapmanın, zenginliği azalttığı zamanlar sanat karşıtı bir şey olacağını, bu durumda da yaşamı yoğunlaştıran sanatsal idealleştirmeye yardım etmeyeceğini, tam tersine engel olacağını" düşünüyor. Kendisinin sosyalist sanat anlayışı gerçekçiliğe dayanıyor. Eski dönem yapıtlarında zerafete, genellikle rahatlıktan fedakarlık edilmek suretiyle ulaşılırken, yakın dönem yapıtlarında nesnelerin güzelliği uğruna kullanım yetkinliğinden sapmaya izin verilmediğini gözlemliyor. Marslıların uyak ve ritimli şiirden büyük keyif aldığını öğrenince şaşırıyor. Dünya'da biçimin toplumun egemen sınıflarının zevkleriyle oluşturulduğunu, onların sanatsal sözün özgürlüğünü zincire vuran kurallara olan düşkünlüğünün ifadesi olduğunu, bu nedenle geleceğin sosyalizm dönemi şiirinin bu zincirlerden kurtulacağını umduğunu söylüyor. Marslılar ise uyak ve ritimi bir zincir ve egemen kültür dayatması olarak görmüyorlar, bunların yaşantımızdaki ve bilincimizdeki süreçlerin ritmik doğruluğuyla uyumlu olduğu için kabul edilebilir olduğunu düşünüyorlar. Uyağın, poetik düşüncenin ifadesini kısıtladığını kabul etseler de bunu olumsuz algılamıyorlar; aksine daha özgün eserlerin çıkmasına yardımcı olan bir sıçrama tahtası olarak görüyorlar. 

Ardından kliniğe geçiyorlar. Burada, intihar etmeyi seçen kişilere özel olarak hazırlanmış odaları görünce şaşırıyor. Mars'ta bu insanlara ağrısız ölüm için her türlü araç sağlanıyor. Özellikle yaşama duygusu körelen yaşlılar arasında ölümü beklememeyi tercih etmek oldukça yaygın. 

Karakterimiz bu gözlem gezilerinin ardından bilimsel çalışmalarında yol kat etmek için köşesine çekiliyor. Ancak üzerindeki baskı ve durumun tuhaflığı onu zamanla dibe çekiyor. Halüsinasyonlar görmeye başlıyor. Bu noktada kitapta enteresan bir şey oluyor. Ruhsal durumuyla ilgilenen Netti ile aralarında enteresan bir çekim olduğunu kitabın başından beri hisseden Leonid, Netti'nin kadın olduğunu nihayet fark ediyor ve birbirlerine bir anda kör kütük aşık oluyorlar. Tabi bu aşk sonsuzluğa uzanamıyor bir türlü, Netti bir görev için gezegenden ayrılınca Lenoid gidip kızın en yakın arkadaşı olan Enno ile sevgili oluyor. Enno'nun Menni'nin eski karısı olduğunu, Netti'nin de Sterni'nin eski karısını öğrenince karakterimiz sarsılıyor. Neyse ki bunun devrelerini yakacağını öngören Netti, durumu açıklayan bir mektup bırakıyor gitmeden önce. 

"Hastalıktan sonra çalışma gücünü hızla toplamıştın, ama ruhsal dengene henüz tamamen kavuşamamıştın. Oysa konuşmalarında ve hareketlerinde her an ve her durumda soğukkanlı olman buna bağlıydı. Eğer her zaman insan ruhunun derinlerinde gizlenen geçmişten kalma içgüdülerin etkisiyle bir kadın olarak bana karşı eski dünyada hüküm sürmekte olan kabalık ve kölelikten kaynaklanan kötü bir davranış göstermiş olsaydın, bunun için kendini hiçbir zaman bağışlamazdın."

Böyle über saçma bir açıklamayı bir kadın nasıl yapmış ki diye düşünürken yazarın erkek olduğunu hatırlıyoruz. Kadınlar gelecekteki sosyalist toplumda mücadele edip eşitliği normalleştirmeyi başarsalar bile, gelinen noktada sürekli olarak erkeğin ilkel güdülerine yenik düşüp kendilerini dövmesi ihtimaline karşı tetikte bekliyorlar anlaşılan. Sanki çok normal bir şeymiş gibi bir de adamın suyuna gidiyor falan. Neyse. 

Bu noktadan sonra kitap ufaktan finale bağlanıyor. Marslıların Dünya'ya gelip yanlarında Leonid'i götürmelerinin sebebi itme maddesini elde edebilecekleri bir gezegen arayışında olmaları. Kendi aralarında bir Kongre düzenleyerek gelinen noktayı değerlendirip bir karara varıyorlar. Burada Sterni, son derece katı görüşler savunuyor. Dünya'da bu maddenin olduğunu, ancak Dünyalıların mülkiyet anlayışı nedeniyle ellerindekileri yabancılara direnmeden vermeyi reddedeceklerini söylüyor. Dünyalıları, sosyalizmi benimsemeleri, böylece mülkiyet anlayışının yıkılması için eğitmeleri yıllarca süreceğinden ve sonuçta yine de herkes bunu benimsemeyebileceğinden, tek çarenin tüm dünyalıları yok edip dünyayı kolonileştirmek olduğunu iddia ediyor. Mars'a getirdikleri en gelişmiş Dünyalı bile bir noktadan sonra devreleri yaktığı için, Dünya'daki vasat insanların bu gelişimi gösterebileceğine inanmıyor. Netti ve Menni Dünya'yı kendi haline bırakmak gerektiğini, sonunda doğru yolu bulacaklarını iddia edince çoğunluk oluşturuluyor ve Sterni'nin görüşleri reddediliyor. Ancak bunları öğrenince yine çıldıran karakterimiz gidip Sterni'yi öldürüyor ve bir çuval inciri berbat ediyor. Apar topar Dünya'ya geri yollanıyor. Netti'nin onu gelip dünyada bulması ama kavuşamamaları gibi çok da anlam veremediğim bir son ile tamamlanıyor. 

Bogdanov, Proletkült anlayışının kurucusu, malum. Proletkült'ü salt proleter ideolojisinin bir laboratuvarı olarak tanımlıyor. Saf bir proleter kültürü yaratmayı amaçlıyorlar. Daha sonraları bu yaklaşım aşırılığa kaçarak dönüşüyor. 1928'de Bolşevik Parti Merkez Komitesi, edebiyatın yazarları inşaat alanlarını ziyaret etmeye gönderen ve sistemi göklere çıkaran romanlar üretmelerini isteyen partinin çıkarlarına hizmet etmesi gerektiğini öne sürüyor. Daha sonraları ise bunların en abartılı şekli olan "sosyalist gerçekçilik" görüşü 1934'teki Sovyet Yazarları Kongresi'nde resmi olarak benimseniyor ve sansür dönemi başlıyor. Edebiyat tamamen taraflı bir hal alıyor. 

Bogdanov'un yaptığı, bu aşırılıklar silsilesinin ilk adımını atmak oluyor bir bakıma. Tamamen ideolojiyi öne çıkarmayı ve savunmayı hedefleyen, edebi yönünü oldu bittiye getiren bir edebiyat eseri Kızıl Yıldız. Romanın bilim yönü epey kuvvetli esasında, bir sürü teknik açıklama yapılmış. ancak kurgu kısmı, poetik yönü zayıf. Yukarıda verdiğim alıntıların tamamı metinde fazlasıyla sırıtan, metnin gidişatına oturmayan, mesaj kaygısı taşıdığı için Marslı sosyalist kardeşlerimizin (yani yazarın) dahi savunduğu doğal ritmi, poetik yönü bozan unsurlar. Biçimi reddetmek, içeriği yüceltmek ince bir ayarı tutturmayı gerektiriyor, ayar kaçarsa ortaya çıkan metin yer yer gülünç olabiliyor. Bu kitapta da durum bu. Zaten yıllar yıllar sonra reddedilen biçimin aslında edebi yapıtların olmazsa olmazı olduğunu yüksek sesle söylemek, hem edebiyatçılar hem de sosyalistler arasında normalleşiyor çok şükür.

Kitabın bir de, kendisiyle hiç alakası olmayan sözde devam kitabı var. O, bundan beter. Olayın Mars'ta geçtiğine ve tüm karakterlerin Marslı olduğuna neredeyse hiç vurgu yapmayan bir bilim kurgu kendisi. Onu da gücüm yeterse bir sonraki yazıda anlatırım.

24 Mart 2022 Perşembe

Kitap: Amerikana

Chimamanda Ngozi Adichie'nin 2013'te yayınlanan hacimli romanı. Bizde Can Yayınları'ndan Zeynep Çiftçi Kanburoğlu çevirisi ile yayınlandı. 640 sayfa müthiş akıcı, bitmesini hiç istemeyeceğiniz bir metin.

Kitap, genç Nijeryalı kadın Ifemelu'nun ABD'ye göç etmesi, orada büyüyüp yetişkin olması ve 15 yıl sonra başladığı yere geri dönmek gibi radikal bir karar alması ekseninde geçiyor. Ifemelu'nun Nijerya'ya dönmeden önce kuaföre gidip saçını ördürmesi ile başlıyor hikaye. Buradaki göçmen Afrikalı kadınların halinden tavrından, geçmişlerinden, hikayelerinden bile başlı başına müthiş gözlemler çıkarıyor Adichie. Kendinizi uzak hissettiğinizi sandığınız bir durumu, Adichie'nin müthiş gözlem ve aktarma yeteneği sayesinde tümüyle kavrayabiliyorsunuz. Saçını ördürmek uzun bir süreç olduğu için kuaförde olduğu tüm zaman boyunca Ifemelu'nun geçmişine gidiyoruz. Hikayesinin başladığı Nijerya'ya döndüğümüzde, genç kızlığında hayatında büyük bir etkiye sahip olan Uju hala ile tanışıyoruz. Kendisi evlenmeden General ile sevgili olup ondan bir çocuk yapan, mal varlığından faydalanıp bir süre refah içinde yaşayan, General öldüğünde ise kendi ayakları üzerinde durmak zorunda kaldığı için hayatı gittikçe karamsarlaşan bir karakter. ABD'ye göçüp tıp eğitimi alarak kendine bir hayat kuruyor. Ifemelu Uju halasının bu erkeğe bağımlı yaşamını her zaman içten içe eleştiren, çok daha bağımsız ve başına buyruk bir karakter. Nijerya'da Obenzi ile ilk aşkını yaşıyor, güzel bir gençlik geçiriyor. Ancak üniversitelerin grev nedeniyle sürekli olarak eğitime ara vermesi onu ABD'ye göçe yönlendiriyor. Obinze'nin de okulu bitirince ABD'ye gelmesini ve vize almasını planlıyorlar. Ancak göç ettikten sonra işler yolunda gitmiyor. Fırsatlar önüne çıkmıyor tabii, kapılar kendiliğinden açılmıyor. Nijerya'dayken yaşamına özendiği Uju halanın aslında sefalet içinde bezgin bir yaşam sürdürdüğünü gördüğünde yaşayacaklarının farkına varıyor. Çaresiz iş arayışları sonuç vermeyince istismarcı bir işverenin teklifini kabul ederek kendisinde büyük bir travmaya neden olacak bir deneyim yaşıyor. Bu deneyimin ardından iç dünyasında yaşadığı birtakım bunalımlar, onu Obinze'den uzaklaştırıyor. Aramalarına dönüş yapmıyor, bağlarını koparıyor. Mükemmel aşkı bulmuşken her şeyi yıktığı ilk an bu. İfemelu bunu kitap boyunca daha pek çok kez yapacak. 

Tüm ümidini yitirdiği anda mükemmel bir işverenin yanında çocuk bakıcılığı işine giriyor. Daha sonra işvereninin erkek kardeşi, müthiş zengin ve yakışıklı, enerjik Curt ile tutkulu bir aşk yaşıyorlar. Curt aracılığıyla maddi kaygıları gittikçe azalıyor, çevresi genişliyor ve kapılar ona çok da çabalamasına gerek kalmadan açılmaya başlıyor. Ifemelu'muz bir noktada mükemmel giden her şeyi bozmaya karar vererek Curt'ü aldatıyor ve bunu ona açıklıyor. Ayrılıyorlar. Tabi bunun altında yatan, belirsiz ve mantıksızmış gibi görünen sebepleri bize teker teker açıklıyor. Beyaz, zengin ve aşık bir adamla birlikteliğini hiçbir gerekçe yokken yıkmak, onun sağladığı imkanları ve konforu reddetmek bizde belli belirsiz bir öfke uyandırsa da aslında Adichie tam da bunların üzerine gitmek istiyor. Refah neden beyaz ve zengin bir erkeğe atfedilmeli? Nijeryalı, siyahi bir kadın neden doğuştan "aşağı" konumda olduğunu kabullenmeli? Elindekini kaçırmamak için mücadele etmeye mi çalışmalı? Burada Obinze'nin karısıyla tamamen zıt bir karakter çiziyor Ifemelu. Zengin adamı elinden kaçırmamayı mutlu evlilik/beraberlik olarak görecek biri değil. Kendisinin aşağı konumda olduğunu reddediyor. Aşk arıyor, tutku, zeka arıyor.

Curt'le ilişkisi bittiğinde depresyondan depresyona sürüklenirken bir kez daha turnayı gözünden vuruyor. Siyahi bir akademisyen olan Blaine ile ilişki yaşıyorlar. Aralarında müthiş bir çekim var. Blaine'in akademisyenlerden, sanatçılardan oluşan çevresine giriyor. Bir yandan yazmakta olduğu blogu sayesinde bu kişilerin dikkatini çekiyor. Ama bir yandan da tuhaf akademik dilden, mükemmeliyetçiliklerinden, örneğin organik meyve haricinde meyve tüketmeme gibi, hayatlarının her alanına yansıyan bilinçli olma hallerinden bunalıyor. Tam ABD'de tutunmuşken, her alandan bolca çevre edinip maddi durumunu epey toparlamışken ve tam olarak adapte olmuşken Blaine'i, ona büyük paralar kazandıran blogunu ve her şeyi bırakıp Nijerya'ya geri dönüyor. 

Son derece boğucu bir yüzleşme süreci geçiriyor. Ardında bıraktığı kördüğümlerle, boğucu kültürel geleneklerle yeniden yüzleşmek kolay değil. Adaptasyon sürecinde kendine uygun işler aramaya koyuluyor. Bir kadının moda dergisinde çalışmaya başlıyor ve orayı epey dönüştürüyor. Derken kadının otoritesini reddedip oradan da ayrılıyor. Obinze ile tekrar buluşuyorlar. Eskisi gibi tutkulu bir ilişki yaşamaya başlıyorlar.  Başladığı noktaya geri dönüp yarım bıraktığı ilişkiye kaldığı yerden devam ediyor. Onca çevrelere girip, onca statüler edinip sonra bunları teker teker reddetmek gibi cesaret gerektiren bir şeyi hiç çekinmeden gerçekleştirebilen, geçmişiyle yüzleşmekten çekinmeyen bir karakter. Aslında gittiği her yerde kavgasını sürdürüyor. Elindekine razı olup sürdürmektense, kafasını kurcalayan, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunda yaşamının rotasını değiştirebiliyor. Etrafında gerçekleşen cinsiyet, kültür, ırk meselelerinin sebep olduğu tüm çatışmaları fark eden, sürekli tetikte olan gözlemci bir kadın. Ifemelu sayesinde örneğin aslında kadına yönelik ayrımcılığın, ırka yönelik ayrımcılık ile tamamen aynı şekilde işlediğini öğreniyorsunuz. Bir beyazın, ırkçı eylemin aslında siyahlara yönelik olmadığını iddia etmesi gibi, kadınlar da yaşamları boyunca erkeklerin "kadın olmasıyla hiç alakası yok ki" dediği ayrımcılıklara maruz kalıyorlar. Sistem her iki durumda da aynı işliyor.

Aksan meselesine geniş yer veriyor Adichie. Ifemelu başlarda, siyahi bir Nijeryalı olmasıyla "normal" olmak yani beyaz Amerikalı olmak arasındaki mesafeyi biraz olsun azaltabilmek için Amerikan aksanını benimsemeye çalışıyor. Daha sonra bunun gereksiz bir çaba olduğunu, insanların kafalarındaki önyargılarını yıkmak için uğraşmanın, o önyargıları meşrulaştırmak anlamına geldiğini fark ediyor ve aksanını değiştirmekten vazgeçiyor. Kendi kimliğini değiştirmeye çalışmaktan vazgeçiyor, siyahi Nijeryalı kadın kimliğiyle barışıyor.

Kitapta bizi ilgilendiren minik bir kısım da var. Ifemelu'nun bir arkadaşının arkadaşı olan Siyahi bir Amerikalı, Siyahken Seyahat isminde bir kitap yazıyor ve ülkelerin siyahilere tepkisini anlatıyor. İstanbul ve Tokyo'da insanların siyahlara karşı rahat tavırlar sergilediğinden bahsediyor. 

"Dalga mı geçiyorsun?" diye sordu Shan, hafif sarhoş, hafif dramatik, yerde yoga yapar gibi otururken. "Bu ülkede ırk hakkında dürüst bir roman yazamazsın. İnsanların ırk meselesinden nasıl etkilendiklerini yazarsan çok bariz olur. Bu ülkede gerçek edebiyat yapan siyah yazarların sayısı bir elin parmağını geçmez, tabii parlak kapaklı boktan getto kitapları yazan on binleri saymıyorum; hepsi de iki seçeneğe sahip: Narin ya da kibirli olabilirler. İkisi de olmazsan kimse seninle ne yapacağına karar veremez. Yani ırk meselesi üzerine yazacaksan, bunu lirik ve ince bir şekilde yap ki okur satır aralarını çözemesin ve bunun ırkla ilgili olduğunu bile anlamasın. Bilirsiniz, Proustvari bir tefekkür, her şey öyle ıslak ve bulanık ki nihayetinde siz de kendinizi ıslak ve bulanık hissediyorsunuz." Ya da beyaz bir yazar bul. Beyaz yazarlar ırk konusunda dobra olabiliyor ve eylemci gibi davranabiliyorlar çünkü onların öfkesi tehdit edici değil."

Adichie tam da bu ikiyüzlülüğün üzerine giderek kapağında kocaman AMERICANAH yazan, ırkçılık ile derdi olan bir roman yazıyor. Alıntıda bahsedilen Proustvari bulanık üsluptan eser yok, aksine tertemiz betimlemeler, detaylı gözlemler, açıklamalar. Ifemelu'yu sevmeyebiliyorsunuz ama davranışlarının ardındaki motifleri anlamamanız imkansız. 

"Pek çok kadın bu tür ilişkilerde kendini kaybetmiş durumda. Asıl düşündüğüm Uju Hala'yla generaldi. O ilişki halamı mahvetti. Generalyüzünden başka bir insan oldu, kendisi için hiçbir şey yapamadı ve general öldüğünde o da kayboldu.

Bunu yargılamak sana mı kaldı? Sen ve Amerika'da birlikte olduğun zengin beyaz çocuğun bundan farkı ne peki? ABD vatandaşlığını onun sayesinde almadın mı? Amerika'da nasıl iş buldun? Bu saçmalığa bir son vermen gerek. Kendini böyle üstün görmekten vazgeç! 

Ifemelunamma, senin sornun duygusal hüsran. Lütfen git ve Obinze'yi bul."

Yakın arkadaşı Ranyinudo'nun gösterişli ilişkilerle ilgili bir deneyimini isim vermeden blogunda paylaşması üzerinde bu şekilde azarı yiyor Ifemelu. Ranyi sayesinde, ilişkilerindeki saçmalamalarının kaynağında Obinze'den uzaklaşması olduğunu keşfedip onu arıyor. Bu kısım çok anlaşılır değil. Gençliğinden beri, yani beş parasızken Nijerya'da yaşadığı zamanlardan beri Uju halanın zengin bir erkek karşısında kendisini düşürdüğü duruma tepkili Ifemelu, Ranyi'ye de tepki göstermesi son derece tutarlı. Burada, hırçınlığının kökeninde duygusal hüsran olduğunu kabullenmiş gibi oluyor. Aslında hırçınlığı, kadının edilgenliğe mahkum edilmesini reddetmekten kaynaklanıyor ve haklı bir duruş. Ranyi'nin dediklerini kabullenerek, mücadelesini de değersizleştirmiş olmuyor mu? Bu kısım bana anlamsız geldi açıkçası. Zaten Obinze'ye dair şeylerin çoğu biraz fazla abartılmış gibiydi. Tam bir Byronic hero gibi geldi bana. Ifemelu'nun duymaya ihtiyacı olduğu şeyleri noktası virgülüne söyleyen bir karakter. Jane Eyre'daki Mr. Rochester neyse bu kitaptaki Obinze oydu.

28 Şubat 2022 Pazartesi

Film: J'ai perdu mon corps (2019)

Jérémy Clapin'in yönettiği, Guillaume Laurant'ın Happy Hand romanından uyarlanan animasyon filmi. Senaryoyu da ikisi birlikte yazmışlar. 

Film, Naoufel'in malum kazayı yaşadığı an ile başlıyor ve iki farklı zamana flashback yaparak ve günümüze dönerek 3 farklı zamanda ilerliyor. Bir yandan Naoufel'in çocukluk halini izliyoruz, yani geçmişini. Diğer yandan Naoufel'in kazadan kısa bir süre öncesini izliyoruz, yani kazaya giden süreci. Öte yandan ise el'in şimdiki halini izliyoruz. Sadece bu anlatım biçimiyle bile içimi paramparça eden, hüzünlü bir zorunlu göçmen hikayesi.

Naoufel'in bedeninden kopup sokaklara düşen elini izlemeye başlamışken şöyle diyoruz: Of, sokaktaki tehlikelerle iyice kirlenecek, tamamen drama batacak, bir daha da iflah olmayacak bir hikaye geliyor. El'in düştüğü durum içler acısı, evet, ama doğruyu söylemek gerekirse insan empati yapamıyor. Düşmekten en çok korktuğumuz o "hal", kişiyi bir kez buldu mu o kişi için elimizden bir şey gelmeyeceğini düşünüyoruz. Belki o hale yaklaşmamak/düşmemek için kişiyle aramıza set çekiyoruz, onu yabancılaştırıp konfor alanımıza geri dönüyoruz, vs. Film iki koldan ilerlettiği flashback'lerle izleyicinin konfor alanına hızlıca dönmesini engelliyor. Sokaktaki pisliklere bulaşan elin, bir zamanlar bir çocuğa, hatta bir bebeğe ait olduğunu gördüğüm sahne benim en çok içimi parçalayan kısımdı. Kültürlü bir anne babanın sevgiyle büyüyen çocuğu Naoufel, elim bir kaza nedeniyle anne babasını kaybettiğinde kaderinin gidişatı birden değişiyor. Fas'tan Fransa'ya, oradaki muhtemelen akrabalarının yanına göçmek zorunda kalıyor. Etrafındaki sevgi bulutunu, anne babasının kendi ülkelerinde ait olduğu üst sınıf ayrıcalıklarını bir anda kaybedip Fransa'da ikinci sınıf vatandaş gibi görülen bir göçmen ve yalnız bir genç olarak büyüyor. Sefil haliyle bağ kurmak ürkütücü gelse de, hepimiz sevgiyle büyüyen bir çocukla bağ kurabiliyoruz. Kendi çocuğunun yarınının belirsizliği çok tekinsiz, dolayısıyla ürperten bir fikir. Yönetmen, adeta bizi koltuğumuzdan söküp çıkararak zorla empatiye yönlendiriyor. Naoufel'e bu noktadan sonra herhangi bir göçmenmiş gibi bakamaz oluyoruz. 

Sonra Naoufel'in kazadan kısa süre önceki yaşantısına tanık oluyoruz. Kaybolmak üzere, yapayalnız bir gençken kalbinin ilk kez aşkla kıpır kıpır olduğunu, kendisini bulmaya başladığını görüp onun için mutlu oluyoruz. Bu kısımlar hüzünlü olduğu kadar sevimli. Evrensel hisleri yaşayan bir genç Naoufel. Dolayısıyla onunla kurduğumuz bağ iyiden iyiye güçleniyor. Kaderini neredeyse unutuyoruz. Onunla aramıza çektiğimiz set aklımızdan silinip gidiyor. Bir an için sınırlar kalkıyor. Hepimiz insanız, seviyoruz, seviliyoruz, vs. Derken hikaye ilk sahnede tanık olduğumuz karanlığa doğru ilerlemeye başlıyor. Yönetmen bizi zorla alıkoyduğu empati hücresinin kapısını açıyor bir bakıma. İsteyen çıksın, şimdi artık seçim size kalmış diyor. Naoufel önce aşkına karşılık alamıyor. Renkler onun için yine griye dönmeye başlıyor. Derken malum kaza gerçekleşiyor. Zaten kopuk bir genç olarak geldiği bugünlere artık tamamen umutsuz bir genç olarak devam ediyor. Bağ kurabildiği herkesle ve her şeyle iletişimi kesiyor. Bir sıçrama tahtasına basarak intihar girişiminde bulunuyor. Başarılı olursa vincin bir katına tutunup tekrar yaşamı iliklerinde hissedeceği, kaderini değiştireceği, başarılı olamazsa yitip gideceği bir girişim bu aslında. Tek şansı. Tahminlerinden ve ipuçlarından başarılı olduğunu, onun için umudun devam ettiğini anlıyoruz. Kaderinin akışını değiştirebiliyor. Karakterin sonrasını görmüyoruz. El'in sahibiyle buluşup buluşmadığını, Gabrielle ile aralarında bir şey olup olmadığını, vs. bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, Naoufel'in yine bir şekilde tutunmayı başarmış olması. Umut veren, ama bir o kadar da belirsiz bir sonu var. Belki o şey umut değil bile. Bir vincin bilmem kaçıncı katına asılıp kalmış bir gençten bahsediyoruz. Belki sabah olup da fark edilene kadar karda donup ölecek. Sadece kaderini değiştirme gücünü eline aldığını görüp cesaretinden ilham almamız bakımından olumlu diyebiliriz sanırım final sahnesine. "Böyle olmak zorunda değil, bir şeyleri değiştirebiliriz."

Fransa özelinde göçmenliği dert edinen bir hikaye. Göçmenler illa ki fakirlikten ve imkansızlıklardan gelmiş olmak zorunda değil, onlar da hayatlarına başladıklarında sizin gibiydi diye sesini epey yükselterek veriyor mesajını. Dünya genelinde ise mülteci sorununu düşündürüyor elbette. Hayallerinden, içinde yetiştikleri sevgi ortamından, birikimlerinden, sosyal statülerinden bir anda kopmak zorunda kalan; gittikleri yerlerde perişan olup dışlanan, yabancılaşan koca bir kitle. Yönetmenin kurdurmayı başardığı empati hissini iliklerinizde hissederken olan biteni tekrar düşünmek zorunda hissediyorsunuz. El'in bebek olduğu iç parçalayıcı sahne tekrar tekrar gözünüzün önüne geliyor.

Not: Yaklaşık 10 yıl önce izleyip hala etkisinden kurtulamadığım Skhizein kısa filminin de bu yönetmene ait olduğunu henüz öğrenmiş bulunuyorum. Bundan sonra ne çekse izleyeceğim insanlar kategorisine girdi kendisi.

18 Şubat 2022 Cuma

Kitap: Marksizm ve Edebiyat Eleştirisi

İletişim'in Edebiyat Eleştirisi dizisinden Utku Özmakas çevirisiyle çıkan Terry Eagleton kitabı. İdeolojiye ağırlık veren toplumbilimsel eleştiri türü olan Marksist Eleştiri'yi yaklaşık 100 sayfada kronolojik bir düzen izleyerek açıklıyor. 

Kitabın içeriğine geçmeden önce kabaca tarif etmek gerekirse Marksist Eleştiri, doğrudan doğruya yapıtın bağımsız olarak var olan edebi yönünü incelemekle ilgilenmeyen, yapıt içindeki kenter yönelimleri tespit edip eleyerek yerine Marksist çözümler öneren, bir nevi kuralcı bir eleştiri yöntemidir. Örneğin, bir kitaba psikanalitik okuma yapıldığında ruhbilime önem veriliyorsa, Marksist okuma yapıldığında ekonomiye önem verilir. Karakterlerin tüm davranışlarının, hikayede geçen her olayın özünde ekonomi ile ilişkili olduğunu savunur. Son derece eyleme yönelik oldukları için Marksist eleştirmenlerin katı, bazen sansüre varacak denli baskıcı bir üslubu vardır denebilir. Marksçı kuramı tarihsel bir kılavuz olarak görürler. İç yaşam, umut yokluğu gibi temaları küçümserler. İndirgerler. Feodal düzenin aksaklıklarını gösterdiği için genelde Balzac severler. 

Marksizm yaratma değil, yapma düşüncesidir. Eleştiri ise yazımsal yaratmanın bir parçasıdır. Bu nedenle eleştiri ve Marksizm bir türlü örtüşmez. Marksist eleştirmenler, yapıtın salt edebi varlığını tanımayıp, topluma ayna tutma yönüyle ilgilenirler. Sanat sanat için değil toplum içindir görüşünü savunurlar. Biçimcilere karşı dururlar, içeriği önemserler. Sanatın iç dinamiklerini görmezden gelirler. Terry Eagleton, Marksizmin bu dogmalarından bıkan, yenilikçi bir düşünürdür. Althusser'ci Marksist eleştirmenlerdendir. Eleştirinin bağımsızlığını savunur. Ona göre, eleştiri, yazınsal metnin "kendiliğinden gerçekliğini" verir. Şöyle bir görüşü vardır Eagleton'ın; yazar yapıtını oluştururken kimi konularda suskun kalır, bir bakıma ideolojinin ayıbını sergiler. Eleştirmenin görevi yazarın söylemek istediğini açıklamak değil; Marksist bakışla eseri incelemek, yazarın söylemediklerini eşelemek, ideolojinin kendini ele veren eksik yönlerini gün yüzüne çıkartmaktır. Eleştirinin görevi metnin tamamlanmamışlığı içine yerleşerek metni teorize etmek, metnin kimliğinin asıl ilkesini meydana getiren bu "söylenmemişlerin" ideolojik gerekliliğini açıklamaktır. Metinde tutarlılık aramaz, tutarsızlığı yakalamanın peşindedir. Eleştiriyi ideolojinin estetik alanı içinde görür. Eserin estetik yönüyle ilgilenir. Eserin iyi ya da kötü olmasına değil, ideolojiyi yansıtırken verdiği açıklara odaklıdır. 

Terry Eagleton'ın Marksist Eleştiri geleneğinde nerede durduğunu kısaca açıkladıktan sonra kitaba geçeyim. Kitap direkt olarak Marx ve Engels'in edebiyat üzerindeki görüşlerini aktararak başlıyor. Edebiyatla ne kadar ilgilendiklerinden, edebi faaliyetlerde de bulunduklarından bahsederek aslında bu dogmaların Marksizmde yer almak zorunda olmadığına göz kırpıyor. 
 
Eagleton, Marksist eleştirinin yalnızca romanların işçi sınıfından söz edip etmediğiyle ilgilenen bir "edebiyat toplumbilimi" olmadığını söyler. Amacı yapıtı bütünlüklü şekilde "açıklamaktır" der ve açıklamak ifadesi ile ilgili olarak başka bir Althusser'ci Marksist eleştirmen olan Macherey'in Pour Une Théorie de la Production Littéraire kitabına atıf yapar. Yorumlamak ve açıklamak arasındaki ayrımı vurgular. Yorumlamak, eseri belirli ideal normlarla uyumlu bir biçimde yeniden ele alıp düzeltmek anlamına gelirken, açıklamak metni olduğu şey olarak kabul eder. 
 
Marksist eleştirinin dogmacı olduğuna dair kaba izlenimin, Stalinizm döneminin edebi olayları tarafından şekillendirilmiş olduğunu açıklar. Bir proleter kültür yaratma fikri olan, sanatı sınıfın bir silahı olarak gören ve burjuva kültürünü reddeden dogmatik Prolekült fikrinin savunucuları işi o kadar ateşli bir boyuta taşır ki, sonunda, 1934'te yapılan Sovyet Yazarları Kongresi'nde "sosyalist gerçeklik" resmi olarak benimsenen görüş olur. Bundan sonra edebiyata parti yönelimli, kahramanca olma zorunlulukları dayatılır. Sanata ve kültüre karşı yıkıcı bir saldırıya girişilir. 1940'lar ve 50'lerin başında da edebiyatı tekdüze hale getiren, özgürlüğünü çokça kısıtlayan kararlar alınır. Sanatçılar o kadar bunalır ki, şöyle bir olay yaşanır: 1939 yılında, Brecht'i etkileyen tiyatro yönetmeni Vsevolod Meyerhold herkesin önünde "sosyalist gerçeklik denen bu zavallı ve steril şeyin sanatla hiçbir ilgisi yoktur" der. Hapse atılır, kısa bir süre sonra da ölür. 

Yazar bu noktadan sonra, Marksizmle ilgili kilit figürlerin aslında bu dogmacı görüşe yakın durmadıklarını açıklamaya koyuluyor. Öncelikle Lenin'den bahsediyor. Kahrolsun partizan olmayan yazarlar dese de bunun kuamsal metinlerle ilgili olduğunu; proletarya kültürü oluşturulsun dese de kapitalizmden kalan değerli kültür ürünlerinin korunmasını savunduğunu belirtiyor. Daha sonra Troçki'nin fikirlerine geçiyor. Troçki, burjuva sanatının en iyi ürünlerini kendine katmak için sosyalist bir kültüre gereksinim var diyor. Kayıtsızlıklarından dolayı biçimcileri desteklememekle beraber, biçimcilerin karmaşık teknik analizlerinde değerli olan şeyi anlıyor.
"Şairleri gönülsüzce fabrika bacalaı ya da kapitalizme karşı devrim dışında bir şey yazmamaya zorladığımız düşüncesi absürddür. Bir sanat yapıtı ilk aşamada yalnızca kendi yasalarında değerlendirilmelidir."
Daha sonra yazarın gerçekliği "tipler" yaratarak yansıttığını, bireysel psikolojiden ziyade tarihsel bireyselliğin söz konusu olduğunu söyleyen Belinski, Lukacs ve Plehanov'un tipselleştirme kavramının daha önce Marx ve Engels tarafından da ele alındığını söylüyor. Marx'ın ilk dönem yazılarında edebiyatın araç olaak görülmesine karşı çıktığını söylüyor. Marx ve Engels'e göre estetik "iyi" ile siyasi "doğru" eşit değil. Engels, siyasal eğilimi olan romanlardan hoşlanmıyor. Siyasi eğilim, romanda amaç olmamalı, yeri geldiğinde gün yüzüne çıkan bir öğe olmalı ona göre. Marx da çelişkili eserleri sevmiyor. Örneğin, doğru marksist mesajlar verse de kitap içinde burjuvaya sempati besleyen karakterleri çelişkili buluyor. 

Yazar daha sonra yansıtmacı kuramı açıklamaya koyuluyor. Edebiyatı tarihten koparan biçimcilerin karşısında duran yansıtmacılar, Marksist edebiyat için önemli. Ancak Eagleton, edebiyatın gerçeği yansıtması düşüncesinin yetersiz olduğunu düşünüyor. Yapıt ayna olamaz diyor ve çeşitli isimlere atıf yaparak fikrini geliştiriyor. Lukacs'a göre, sanatsal bilinç dünyanın salt yansıması olmaktan ziyade, ona yardımcı bir müdahale. Yazarlar yansıtmaktan fazlasını yapmalı, eleştirmeli, üretmeli. Troçki'ye göre sanatsal yaratım "sanatın kendine has yasalarına uygun olarak gerçekliğin saprııtlması, değiştrilmesi ve dönüştürülmesi". Macherey'e göre edebiyatın etkisi taklit etmek değil bozmak. Aynanın nesneyi yeniden ürettiğini söylüyor.

Sonrasında ise yazar, gerçek devrimcinin yalnızca sanat-nesnesi ile değil sanatın üretim araçları ile de ilgilenmesi gerektiğini düşünen Walter Benjamin'e atıf yapıyor. Buradan Benjamin'in başarılı bulduğu Bertolt Brecht'e geçip Brecht-Lucaks tartışmasına değiniyor. Lucaks edebiyat yapıtını birey ile toplum arasındaki çelişkileri uzlaştıran bir bütün olarak kabul ederken, Brecht sanatın çelişkileri kaldırmaması, aksine gözler önüne sermesi, insanları bu çelişkileri yıkmak için kışkırtması gerektiğini savunuyor.
"Sanatta 'altyapı' ile 'üstyapı', ürün olarak sanat ile ideolojik olarak sanat arasındaki bu ilişkinin tanımlanması sorunu, bana Marksist edebiyat eleştirisinin artık yüzleşmesi gereken en önemli sorunlardan biri gibi görünüyor. Öteki sanatların Marksist eleştiriden bir şeyler öğrenebileceği yer belki de burasıdır."
Edebiyat eleştirisiyle ilgileniyorsanız, Terry Eagleton'ın adını neredeyse her yerde göreceksiniz. Fikirlerine giriş niteliği taşıyan bu kitapla başlamak iyi bir fikir. Marksist eleştiri sansürcülüktür önyargınızı kırmanızı sağlayacak bir kitap.

Kaynakça: 
Eleştiri Kuramları, Tahsin Yücel
Çözümleyici Eleştiri, Semih Gümüş
Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Berna Moran

13 Şubat 2022 Pazar

Film: Titane (2021)

Julia Ducournau'nun yazıp yönettiği Fransız body horror filmi. Şu söyleşiyi okumamış olsam, bıraktığım 20. dakikadan tekrar alıp bitirmeye asla girişmezdim. Filmin ilk yarısı, vahşet sahneleri sevmeyenler için ekstra zor. Ne demek tabure ayağını adamın kafasına saplayarak cinayet işlemek? 

Film, Alexia'nın çocukluğuyla başlıyor. Babasının sürdüğü arabada, arkada oturup babasını delirtmeye çalışan bir kız çocuğu olarak karşımıza çıkıyor. Hınç dolu bir baba-kız inatlaşmasının sonunda babanın dikkati dağılıyor, kaza geçiriyor, kendisi kazadan sapasağlam çıkarken Alexia'nın kafasına bir parça titan takıldığını görüyoruz. Babada bir parça vicdan azabı, acıma hatta sevgi emaresi gördüğümüz ilk sahne olsa da aynı sevgiyi Alexia'da göremiyoruz. Aksine, gidip arabaya sarılıyor. Böylelikle metallere olan ilgisi başlamış oluyor. 

Film, yetişkin Alexia ile devam ediyor. Alexia kulüp gibi bir yere giriyor. Dansçı kızlar, pahalı arabaların üzerinde erotik dans ediyorlar. Alexia arabaların arasında kararlı adımlarla, izleyicileri sağa sola iterek yoluna devam ediyor. O ana kadar, dansçı kızları bir parça küçük görürken ya da onların karşısında seyirci edilgenliğindeyken, Alexia'nın alev desenli araba üzerinde file çorabıyla en ekstrem danslardan birini sergilediğini görünce edilgenlikten sıyrılıyoruz, şöyle bir kendimize geliyoruz. Soğuk bir baba ile büyüyen yabani kız Alexia dansçı olmuş. Aslında burada yönetmen, Alexia'ya karşı bir şekilde doğabilecek empati duygumuzu yıkmaya çalışmış bence. Vah gariban Alexia, babası yüzünden kafasında tuhaf bir dikiş iziyle yaşamak zorunda kalacak, dışlanacak falan diye kıza acımaya kalkacakken, Alexia'nın bedeniyle son derece barışık olduğunu, kafasındaki tuhaf izi hiç de kafaya takmadığını ve hatta o izi lehine kullanarak çizdiği imaj sayesinde bedeniyle kitleleri kendine çektiğini, aslında babasına bir şekilde başkaldırdığını, babasının o anlık acıma ve sevgi hissini reddettiğini, başkaldırdığına göre de aksiliğe devam eden bir kız olduğunu fark ediyoruz. Geçirdiği kaza nedeniyle acıdığımız küçük kız büyümüş ve kendi bildiğini okumuş, o halde ona acımamıza gerek yok. Hatta sergilediği tuhaflıklar yüzünden hafiften kendisinden korksak yeridir.

Kulüpten çıkarken kendisinden imza almaya gelen, biraz da yürüyen bir hayranıyla birlikte Alexia'nın cinayet serisi başlıyor. Burası herkes gibi benim de izlerken çok zorlandığım kısımdı. Adamı öpüşerek kandırıp arabanın içine çektikten sonra saçını tutturduğu çubuğu boğazına saplıyor. Adamın ağzından çıkan köpükler Alexia'nın üzerine dökülüyor falan. İğrenç. Gerçekten iğrenç. Hala gözümün önünde o sahne. Neyse iğrenç ama, burada Alexia'dan henüz tam anlamıyla soğumuyoruz. Çünkü kendini ısrarla taciz eden bir adamı öldürüyor. Haksız, ama hiç değilse cinayet için bir gerekçesi var. Sonra duşta tanıştığı dansçı kız ısrarla kendisine yürüyünce Alexia kızla sevişiyor. Bu kez bizi nipple pearcing üzerinden bir vahşet sahnesi bekliyor. Buraları ben 15 saniye atlata atlata geçtim açıkçası. Derken kızın evine gidiyorlar. Kızın evi dediğimiz yer koca bir lüks villa. Sonra oranın çıplak insanlar yurdu gibi bir şey olduğunu öğreniyoruz. Alexia önce kızı, sonra da karşısına çıkan bir sürü çıplak insanı teker teker öldürüyor. Her biri ayrı bir vahşet sahnesi. Buralar bende hiç yok. Sadece tabure ayağı saplama sahnesine biraz tanık oldum, lanet olsun. Bu anlamsız cinayet serisiye birlikte, Alexia'nın önüne geleni öldüren bir manyak olduğunu görüyoruz ve öh yeter artık noktasına geliyoruz. Bize yabancılaştıkça yabancılaşan bir karakter artık. Yetmiyor, bir de arabayla seks sahnesi geliyor üstüne. Ruhsal olarak yabancılaşmıştık zaten de, artık fiziksel olarak da tamamen yabancılaşıyoruz kendisine. 

Bu buz gibi karakter, kendisinden kaçan bir kişinin ihbarıyla ülkenin her yerinde aranır oluyor. Gittiği havaalanında robot resmini görünce hemen tuvalete gidiyor ve kılık değiştiriyor. Saçlarından, kaşlarından kurtuluyor, bandajla vücudunu sarıp kadınlığından kurtuluyor, bir de kendi burnunu kırarak simasını baştan yaratıyor. Arananlar listesinde gördüğü bir genç çocuğun babasına, Vincent'a ulaşıyor ve yıllar önce kaybettiği oğlu olduğunu iddia ediyor. Tipi kaybolan çocuğu hiç andırmamasına rağmen Vincent'ın onu kabul ettiğini görüyoruz. Haydaa bir başka deli. Acaba Vincent da Alexia gibi bir psikopat mı, başka vahşetler de mi izleyeceğiz derken filmin rotası birden bire değişiyor. Daha duygusal, daha ılımlı bir yöne doğru gidiyor. Vincent, dans etmekten, duygularını belli etmekten, sevmekten çekinmeyen bir adam, Alexia'nın babasının aksine. Alexia, iyi bir saklanma yeri olduğu için Vincent'ın yanında kalmaya çalışırken adamın da tekinsiz olduğunu fark ediyor elbette, kendisi gibi bir manyakla karşı karşıya olduğunu biliyor. Ancak onu öldürmesine engel olan şeyler yaşıyor sürekli olarak. Küçük sevgi gösterileri, seni koşulsuz seviyorum mesajları, vs. Alexia'ya ihtiyaç duyduğu güvenlik/sevilme hissini sağlıyor aslında Vincent. Alexia da bir şekilde kopamıyor. 

Koşulsuz sevme fikrini olabilecek en tuhaf koşullar altında gösteren bir film. "Gerçekte benim kaybettiğim oğlum olmasan bile, o olduğunu söylemen yeterli, seni oğlum kabul ediyor ve seni seviyorum." Hatta "erkek olmasan bile, erkek olduğunu söylemen yeterli, seni böyle kabul ediyor ve seviyorum." Vincent'ın bu yaklaşımını başlarda tekinsiz/tuhaf bulsak da sahneler ilerledikçe onu sevmeye başlıyoruz aslında. Durduğu yeri anlamaya başlıyoruz. Baştaki yabancılık hissimizi üstümüzden atıyoruz. "Aa, bu olabiliyor mu ya, nasıl yani, iyiymiş." şeklinde şaşırtıyor bizi Vincent. Ardışık vahşet sahneleriyle başlayıp mideleri alt üst eden film, koşulsuz sevgi temasıyla bir anda dokunaklı bir hal alıyor. 

Beni filmde vuran asıl şey ise Alexia'nın hamileliği oldu. Hamilelik üzerinden bir vücuda yabancılaşma anlatısı oluşturulmuş. Alexia'nın karnının günden güne şişmesi hem Alexia için hem de seyirci için son derece yersiz, beklenmedik. Alexia, robot gibi bir şey olduğu için kendi bedeninin doğurma işlevine son derece yabancı zaten. Bir de üstüne cinsiyetini gizlemeye çalışan bir kaçak olduğundan dolayı büyüyen karnı onun için bir engel. Seyirci de Alexia'yı buz gibi bir cani olarak gördüğü için onun doğurganlığını bir şekilde garipsiyor. Ayrıca Alexia'nın her seferinde vücudunu bandajla sarıp göğüslerini ve karnını saklama çabasına şahit olduğu için belki ilk kez Alexia için üzülüyor. Sahip olduğu bedenin kendi tercihlerinden bağımsız olarak biyolojik işlevini sürdürmesi acımasızca geliyor belki. "Her şey de bu kızın başına geldi" hissini ilk kez yaşıyoruz. Doğum sahnesinde de Alexia ilk kez savunmasız, zayıf. Tamamen Vincent'a muhtaç. Küçük bir kızken babasının sebep olduğu kazada bile kontrolü elden bırakmayan Alexia, makine-bebeğini doğururken ilk kez "yenik" pozisyonda. Alexia varoluşunu sürdürmenin tek yolu olarak inşa etmeye çalıştığı cinsel kimliği için mücadele ederken biyolojik özellikleri ona ihanet ediyor bir bakıma. Kendi bedeninin ihaneti, Alexia'ya güçsüz hissettirebilen tek şey oluyor. Bedeninin kişiyle iş birliği yapmaması büyük bir ayakbağı olsa gerek. Bu bağlamda ister kuir okumalar yapın, ister hiç hesapta yokken hamile kalmış, aslında anne olmak istemeyen kadınları düşünün, size kalmış. Bence her halükarda son derece dokunaklı bir tema.

10 Şubat 2022 Perşembe

Kitap: Yenişehir'de Bir Öğle Vakti

Sevgi Soysal'ın 1973'te yayınlanan gerçekçi romanı. Yolu Piknik'e düşen, yıkılmak üzere olan kavak ağacının çevresinde bulunan çoklu karakterleri tasvir ederek ilerliyor. Zengininden fakirine, cimrisinden çalışkanına, kültürlüsünden görgüsüzüne kadar çok çeşitli tipleri anlatıyor. Bir bakıma vatandaşın gerçekçi bir portresini çiziyor. 

Toplumun çeşitli kesimlerine dokunarak karakterlerini olabildiğince detaylı tasvir ediyor. Bilgi Yayınevi'nden çıkan baskısında, her karakter ile ilgili kısmın bir başlığı var, her karakter bir bölüm şeklinde ayrılmış. Bölümlerin giriş-gelişme-sonuç tarzı benzer ilerliyor. Karakteri dışarıdan tanımlama, öyle olmasına sebep olan şeyleri açıklayarak karaktere yakın hissetmemizi sağlama, en sonunda da karakterin, yazarın başından beri bildiği tuhaf yönünü vurgulama şeklinde ilerliyor. Örneğin, Hatice hanımın saygısız ve dikkatsiz insanlara olan tepkisini başta haklı buluyor gibi olsanız da, son paragrafta, girdiği mağazadan çay kaşığı çaldığını öğreniveriyoruz. O ana kadar bize ahlak öğreten Hatice Hanım, bir anda suçluya dönüşüyor. Yazarın baştaki nesnel tavrının aslında başından beri ironik olduğunu son paragrafta fark ediyorsunuz. Bir yandan gerçekçi karakterler çizerken, bir yandan da onları eleştiriyor aslında. Örneğin, Necip Bey'in başından beri abisi yüzünden mağdur olduğuna, bugün servetlerinin erimesinin sorumlusunun abisi olduğuna kesin olarak ikna olmuşken son paragrafta yazar eleştirisini yapıveriyor: "Bu arada, kendisiyle kızkardeşlerinin hep mirastan artakalanlarla geçindiklerini unutuyor, bütün sıkıntılarına o altınları da ağabeysine kaptırmış olmasının yol açtığını sanıyordu. O değilse, kim suçluydu peki? Ağabeysine her zamankinden daha çok kızarak bankadan içer girdi."
 
Sunduğu çeşitli tiplemeler nedeniyle sosyolojik çalışmalara, edebiyat sosyolojisi okumalarına sık sık konu olan bir roman. Vurguladığı başlıca mesele sınıf farkı elbette. Özünde fakirleri ve zenginleri anlatıyor. Zenginleri bolca karikatürize ediyor, fakirleri de olabildiğince çıplaklığıyla tasvir etmeye çalışıyor. Burjuva geleneğini, ahlakını sürdürmeye çalışan karakterleriyle bolca dalga geçiyor, fakir karakterlerinin ise daha çok garibanlığını gözler önüne seriyor. Her iki sınıftanda farklı farklı tiplemeler önermiş. Fakir olup sınıf atlamaya çalışan, süslü giyinen Ahmet; bir zamanlar fakir olmuş, sonra ticari zekası sayesinde sınıf atlamış Güngör; dünyalar kadar mirasa konmuş, kulüpte golf oynayıp viski içen, artık babadan kalan mirası sıfırlayıp fakirliğe geçmek üzere olan Necip Bey; kendisi zengin sınıfına mensup olmamasına rağmen okumuşluğu sayesinde burjuva ahlakını/normalini benimsemiş, ama aslında ahlak anlayışının sadece göstermelik olduğu, özünde o kadar da ahlaklı olmayan Hatice öğretmen, vs. Tüm bu alternatifler, aslında romanın 3 ana karakterinin derdini anlamamıza yardımcı oluyor. 

Ana karakterlerimizden en baskın olanı, tasvir edilen diğer neredeyse tüm karakterlerin tanıyıp sevdiği Ali, gariban bir aileden geliyor. Kendisi okuyor, okuduğunu anlıyor, tartışıyor, düşünüyor, söz üretiyor. Sınıf bilincine sahip, mücadelede aktif rol oynayan bir karakter. Bir başka ana karakterimiz Doğan, Profesör Salih Bey ve vekil kızı, Cumhuriyet kadını Mevhibe Hanım'ın oğlu. Tam bir burjuva olarak yetiştiriliyor. Sofradaki yemekler Doğan'a yetmediği zaman, evin hizmetçisinin tabağındaki köfteler alınıp Doğan'a veriliyor. Okul hayatında şımartılıyor, Hukuk okumak için Fransa'ya gönderiliyor. Cafelerdeki ortamlarda tartışılan fikirlerle kafası iyice karışan Doğan, yarım yamalak öğrendiklerinden yeni bir benlik inşa etme girişimiyle Hukuk eğitimini bırakıp sinemaya yöneliyor. Zaten ayrıcalıklı koşullarda büyütülmüş olan Doğan, ülkesine döndüğünde tamamen tepeden bakan bir tipe dönüşüyor. Evindeki sevgisizlikten, kuralların değişmezliğinden boğulduğu için sürekli kendine bir özgürlük alanı arayan, sağa sola saldıran, ilgisini çeken şeyleri tüketene kadar sömüren Doğan, ülkeye döner dönmez ilk iş bir sinema filmi çekmek için gecekondu mahallesine gidiyor. Tasarladığı şeyi, kendisini sıkboğaz eden gecekondu çocukları yüzünden çekemeyip, saçma sapan bir iş çıkarabiliyor ortaya. Filminin galasında toplanan bir grup sözüm ona entelektüel, Doğan'ın bu olmamış filmini "Türk sinemasını aşmak" gibi yorumlayınca, izleyiciler arasından yalnızca Ali'nin sesi çıkıyor. Doğan'a filminin berbat olduğunu söyleyip, filmi övdükleri için salondakileri haşlıyor. Bir yandan kendisini utandırmış olsa da, Doğan Ali'nin doğruculuğundan hoşlanıp onunla arkadaş oluyor. Ali'nin fikirlerinden etkileniyor. Onunla uzun uzun tartışıyor. Doğan, kitaplardan öğrendiği sözleri papağan gibi tekrarlayan, Ali ise söz üreten bir karakter. Ali, aslında Doğan'ı her zaman düşünmeye teşvik ediyor. Doğan için Ali, yeni bir özgürlük alanı. Bazen Ali, Doğan'ı ilesiyle beraber yaşadığı küçük evlerine davet ediyor, çay ikram ediyorlar. Orada birbirlerine karşı sevgi dolu olduklarını gören Doğan için, bu yeni bir şey. Dolayısıyla yeni arkadaşına iyice bağlanıyor. Üçüncü ana karakterimiz Olcay ise, Doğan'ın kızkardeşi. Evdeki sevgisizliği, soğukluğu beraber tadıyorlar. Birbirlerine karşı da soğuklar. Olcay Doğan'dan, onu da arkadaşıyla buluşmalarına götümesini istiyor ve Ali ile tanışıyorlar. Doğan gibi, o da Ali'nin farklılığından, fikirlerinden etkileniyor. Zamanla aralarında aşk filizleniyor. Sınıf ile ilgili olarak Ali, Olcay'a sürekli eğitim veriyor. Olcay, bu fikirleri benimsese de, gerçek yaşamına uyarlamakta güçlük çektiği için zamanla ilişkileri çatırdıyor. 

Bu üçlünün arasındaki ilişkide, karakterlerin sınıf ile olan ilişkisi, diğer karakterlere göre tersine çevrilmiş. Bütün diğer fakir karakterler için sınıf, atlanması gereken bir şeyken, Ali'nin sınıf atlamak gibi bir çabası yok. Aksine, Doğan ve Olay karakterlerinde tersine bir sınıf değiştirme çabası gözlemliyoruz. Ellerindeki imkanları bırakabilmekle sınanıyorlar. Kitaptaki tüm zenginler gelenek, ahlakçılık gibi şeyleri delice savunurken, Doğan ve Olcay değişime aç. Alternatifler arıyorlar. Fikirleri tartışıyorlar, sonunda başarılı olamasalar da kendilerine mantıklı gelen fikirleri benimseyip pratiğe dökmeye çalışıyorlar. Yazar, diğer karakterleri aslında bir bakıma sınıf ile ilişkileri bakımından oluşturup tasvir ediyor. Tam olarak karakterleri değil de, sınıf karşısındaki pozisyonları gözler önüne seriyor. 3 ana karakterde ise tasvirlerini daha derinleştiriyor. Zengin karakterlerine karşı takındığı ironik üslubunu bir kenara bırakıp Doğan ve Olcay'ı samimiyetle tasvir ediyor. Sınıf ile ilişkileri bakımından alternatif karakterler üretiyor. Bir çözüm öneriyor aslında. Nasıl olur sorusunu yanıtlıyor. Sonunda ise Olcay ve Ali beraberliğini bitirerek biraz karamsar bir final yapıyor. 

Burada Ali karakteriyle ilgili bende oturmayan bir şeylerden bahsetmek istiyorum. Neden Olcay bu mücadelede kuaföründen, tiyatrosundan vazgeçmek gibi sınavlardan geçerken, Ali hiçbir sınav vermiyor? Ali, Mevhibe Hanım'ın yanında pijamayla oturmamak, yemek yerken ağzını şapırdatmamak gibi basit sınavlara bile neden hiç girme zahmetinde bulunmuyor? Madem, Ali'nin dediği gibi, bu işte olabilecek şeylere odaklanmak, şartları zorlamamak lazım, o zaman Ali neden Olcay için hiçbir sınavdan geçmiyor? Ali'nin kestirip attığı, bütün değişim sorumluluğunun Olcay'ın omuzların yıkıldığı bir ilişkide Olcay'ın kaçması "karamsar final" olarak yorumlanmamalı belki de. Doğan'ı "kitap gibi" olmakla suçlarken aslında kendisi tam bir kitap karakter olarak duruyor. İlke de ilke, kuram da kuram. Sevdiği kıza sen benim aynı zamanda da "bacımsın" falan diyecek kadar bir ilke manyaklığı sergiliyor. Çok da sağlıklı bir karakter değil. Hatta Ali, tam bir karakter bile değil. Ali bir makaleler bütünü. Anahtar kelimeyi girdiğinizde ilgili makaleleri sıralayan bir tür arama motoru. Ali'yi dinlemek kuram okumak gibi biraz. Muhtemelen, yazar, sınıf mücadelesi ile ilgili fikirlerini aktarmak için bir karakter oluşturmayı formüle etmiş. Şöyle isyanlara engel olamıyorum: Fikir-karakter neden erkek? Bu erkek, neden Olcay'ın hayatına hiç adapte olmaya çalışmayıp sürekli olarak Olcay'ı kendi için değişmeye teşvik ediyor? Bu erkek, neden sürekli Olcay'a bir şeyler anlatan "öğretici" kılığında? Olcay çok insani şekilde, habire kendisini dönüştürmeye çalışan ama kendisinden hiç ödün vermeyen erkekten yılıp yoluna bakmaya karar verdiğinde, bu neden "karamsar bir final" oluyor? Bunlar 2020'lerin soruları, 1970'lerin değil, biliyorum. Yine de Ali karakteri benim için mantığı temsil ettiği kadar toksik maskülenliği de temsil ediyor. Bu nedenle kitabın sözde en aydın, en bilinçli karakteriyle empati kurduğumu söyleyemeyeceğim.

8 Şubat 2022 Salı

Kitap: Tütüncü Çırağı

1966 doğumlu Avusturyalı yazar Robert Seethaler'ın romanı. Salzkammergut isimli küçük bir göl şehrinde yaşayan genç Franz Huchel'in 1937 yılında valizini toplayıp Viyana'ya taşınması ve Trsnjek Tütüncü Dükkanı'nın sahibi, tek bacağı olmayan Otto Trsnjek'in yanında tütüncü çırağı olarak işe girmesiyle Franz için başlayan kişisel dönüşümü ve ülkede eşzamanlı olarak gerçekleşen politik dönüşüm hikayesini anlatıyor.

ÖZET 

Kitabın başlangıcında, Franz bir fırtınanın patlak vermesiyle aylakça dolaştığı ormandan evine dönüp yatağına sığınarak annesinin eve gelmesini bekliyor. Annesi her zamanki gibi eve geliyor, ancak bu kez varlığıyla Franz'a alıştığı konfor alanını sağlamak yerine Franz'ın hayatının ilk dönüm noktası olacak haberi de beraberinde getiriyor: Uzatmalı sevgilisi, Salzkammergut'un en zengin üçüncü adamı, fırtına esnasında gölde boğuluyor. Franz'ın kasabada biraz olsa da rahat yaşamasını sağlayan ek gelir ortadan kalkıyor. Annesi, çareyi, eski bir dostu (muhtemelen sevgilisi) Otto'nun yanında çalışmak üzere oğlunu Viyana'ya göndermekte buluyor.

Franz'ın gittiği yerle ilgili ilk izlenimleri şöyle: Viyana'yı baş döndürücü derecede hareketli buluyor. Hatta şehre, kötü bir kokunun hakim olduğunu söylüyor. Yoldan geçen bir kadın bu kokunun "yozlaşmışlığın, çürümüşlüğün habercisi" olduğunu söyleyerek onu kasabasına geri dönmeye davet etse de, dönüş, yeni bir maceraya henüz atılmış olan Franz için söz konusu bile değil. Dönüş kitap boyunca tekrarlayan bir öğe. Aslında Franz'ın olgunluğa ne kadar yakın/çocukluktan ne kadar uzak olduğunu anlamamızı sağlayan bir ölçüt olarak kullanılmış.

Franz dükkanda azimle çalışıyor. Sağduyulu, bilge patronu Otto ile iyi anlaşıyorlar. Genel olarak uyumlu bir profil çiziyor. Zamanla müşterileri ve tüketim alışkanlıklarını öğrenmeye başlıyor. Hayatı rutine dönüşmeye başladığı sırada, bir gün dükkandan içeri yaşlı bir adam girip puro alıyor. Otto'nun adam karşısında alışılmadık bir tutum, ekstra saygı gösterdiğini fark eden Franz, adamın Sigmund Freud olduğunu öğrendiğinde büyük bir şaşkınlık yaşıyor. Franz, Freud'un çıkarken dükkanda düşürdüğü eşyasını geri vermek üzere yaşadığı eve gidiyor. Orada Freud ile kısaca muhabbet etme olanağı buluyor. Viyana'da sıkıldığından bahsediyor. Freud, ona bir kız bulmasını tavsiye ediyor. Bu tavsiyeye uymaya karar veren Franz, hafta sonu olduğunda hazırlanıp süslenerek Viyana'nın ünlü fuar alanı Prater'e gidiyor. Orada ayrık dişli bir kıza vuruluyor. Tam yakınlaşacakları sırada, kız Franz'dan kaçıyor. 

Franz'ın iç dünyasında hareketlenmeler başladığında, ülkedeki siyasi atmosfer de eşzamanlı olarak hareketleniyor. Bir sabah uyandığında, dükkanda bir gürültü olduğunu duyan Franz neler olduğuna bakmaya gidiyor. Komşu kasap dükkanının sahibinin, domuz kanıyla tütüncü dükkanının camına "Defol git, Yahudi dostu!" yazdığını görüyorlar.

Franz, Freud'un tavsiyesine uyup aşık olduktan sonra işin içinden çıkamayarak annesine yazıyor, Otto'ya anlatıyor, o da kar etmeyince Freud'un kapısına dayanıp çare istiyor. Freud, Franz'a üçlü bir reçete yazıyor: Kalp ağrıların için kızı unut ya da geri getir, baş ağrıların için kızı düşünmekten vazgeç, karın ağrıların için bir kağıt al ve rüyalarını yaz.

Franz, Freud'un tavsiyesine uyarak kızın peşine düşüyor. Kızı takip edip bir gösteride +18 dans ettiğini keşfettiğinde yıkılıyor. Gara gidip dönüş bileti alarak her şeyi geride bırakmak, kaçmak istiyor. Gardaki görevlinin ilgisizliği nedeniyle son kez düşünecek vakti oluyor ve dönmekten vazgeçiyor. Annesine gönderdiği mektupta, dönmedim çünkü Otto ve Freud'a karşı kendimi sorumlu hissettim yazıyor. Bu, Franz'ın memleketinden artık koptuğu, sorumluluk duygusunu öğrendiği, büyümeye başladığı dönüm noktası.

Bir yandan ükede de durumlar hız kazanıyor, dönülmez bir noktaya geliniyor. Başlarda Hitler karşısında güçlü duran Schuschnigg, radyoda halkına son kez seslenerek çekildiğini açıklıyor. Alman birliklerinin sınırı geçecekleri kesinleşiyor. Freud tüm olup bitenleri saçma buluyor, yaşananları dünyadaki bir kanser gibi görüyor. Ülkenin yönetim değiştirdiği günün sabahında, Otto'nun da tanıdığı Kızıl Egon isimli bir kişi, bir binanın çatısına çıkarak pankart sarkıtıyor: "Bir halkın özgür olabilmesi için, öncelikle yüreğinin özgür olması gerekir. Yaşasın ögürlük! Yaşasın halkımız! Yaşasın avusturya!" Pankartı gören Naziler onu yaka paça götürmek için çatıya çıktığında kendisini aşağı atarak intihar ediyor. Sonrası bilindik senaryo. Basın, Kızıl Egon'u hain ilan ediyor, vs. vs.

Franz Anezka'yı unutmaya çalışırken Freud'un kendisine yazdığı reçeteye uyarak rüyalarını kaydetmeye başlıyor. Bir akşam rüyasını yazarken birisi mağazanın vitrinini indirip kapıya şöyle yazıyor: "Yahudiler buradan alışveriş yapıyor." Otto ve Franz dükkanı temizliyorlar. Üç Nazi subayı dükkana gelip Otto ve Franz'ı dövüyor. Pornografik içerikli dergileri sattığı bahanesiyle, ama aslında tabi ki Yahudilerle olan ilişkisi nedeniyle Otto'yu arabaya alıp götürüyorlar. 

Franz, tütüncü dükkanının sorumluluğunu tek başına üstüne alıyor. Nazilerin indirdiği vitrin için cam siparişi veriyor. Dükkanın düzenini sürdürerek satışlara devam ediyor. Annesine ilk kez uzun bir mektup yazıyor. Baharın gelmesiyle insanların delirmiş gibi davrandığını, ama bunun bahardan değil politik durumlardan kaynaklandığını yazıyor. Belki doğa hep politikadan etkileniyordu ama bugüne kadar ben hiçbir şey fark etmemiştim diyor. Annesinin kendisine gölden bahsetmesini istiyor. O güne kadar aldığı kartpostalların sadece bir görüntüden ibaret olduğunu söylüyor. Franz artık olgunlaştığı için, her şeye farklı bakmaya başlıyor. Görüntülerin doğruyu yansıtmayabileceğini öğreniyor. Freud'un Yahudi olduğu için dışlanmasını sorguluyor. Bazen dönme isteğine kapıldığından bahsediyor, ama artık bunun mümkün olmadığını bildiğini söylüyor. Artık kendini dükkana karşı sorumlu hissediyor.

Bu arada Hitler ülkede iyice hakim oluyor. İnsanların görüntüsü parti görüntüsüne dönüşüyor. Birbirlerini çok yaşa Hitler diye selamlıyorlar. Basın merkezileştiriliyor. İsa'nın yanına Hitler resimleri asılıyor.

Franz, rüyalarını yazıp cama asmaya başlıyor, gelip geçen insanların dikkatini çekiyor. Okumak için bir süre duraksayıp, okuduktan sonra bazen anlamamış, bazen tebessüm eden yüzlerle yollarına devam ediyorlar. Franz rüyalarını asıyor, çünkü rüyaların bir anlamı olmayabileceğini, onlarla yapabileceği tek şeyin sadece onları dışavurmak olabileceğini düşünüyor. 

Otto'nun durmunu sormak için karakola gidip duruyor. En sonunda dayak yiyor. Bir süre sonra da zaten Otto'nun ölüm haberi geliyor. Eşyalarını Franz'a teslim ediyorlar. Tek bacağı kısa pantolonunu teslim alıyor. Kasapla yüzleşiyor. 

Ülkedeki Hitler deliliği iyice alevleniyor. Hitler İtalya'da Hitler Münih'te! gibi manşetler atılıyor. 

Anezka'ya gidiyor. Bir Nazi subayı ile beraber olduğunu görüyor. Kısa süre önce Hitler'i eleştiren bir gösteri yapan Anezka'nın şimdi taraf değiştirmiş olması onu sarsıyor. Franz büyük bir hayalkırıklığıyla Anezka defterini tamamen kapatıyor. 

Postacı, Freud'un İngiltere'ye gideceği haberini getiriyor. Franz bir yolunu bulup Freud'un yanına uğruyor. Timelkam'da trene bindiğim gün kalbimin ağrıdığını hissetmiştim, Anezka'yı öyle gördüğümde ise çektiğim ağrıyı kimse tedavi edemez diyor. "Sizin durumunuz benden daha iyi, en azından nereye gittiğinizi biliyorsunuz, benim yolum belli bile değil!" diyor.

Burada Freud, Franz'ın ileride hayattaki duruşunu belirlemesinde büyük bir etkisi olacak olan sözleri söylüyor: 

"Gerçi yolların çoğu bana bir şekilde tanıdık geliyor. Ama aslına bakarsan yolları bilmek bizim fıtrtımızıda yoktur. Aksine yolları bilmemek var bizim fıtratımızda. Dünyaya cevap bulmak için değil, aksine soru sormak için geliyoruz. İnsan, deyim yerindeyse kesintisiz bir karanlığın içinde el yordamıylaa yolunu bulmaya çalışıyor ve ancak çok şanslıysa bazen bi ışık noktasının parıltısını görür. Ve yine insan, ancak yeteri kadar cesur ya da sebatlı yahut aptal ise veya en iyisi hepsine birlikte sahipse bizzat kendisi ardında bir işaret bırakır!"

Hayatında onu mutlu eden ve umutlandıran her şeyi kaybeden Franz, böyle bir hayatta nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğine karar veriyor.

"Belki de insan ardında bizzat bir işaret bırakır, demişti profesör; karanlığın içinde minik bir ışık, insan daha fazlasını bekleyemezmiş. Ama daha azını da beklememeli, diye düşündü Franz. Ve az kalsın sesli bir kahkaha atıyordu."

Bu bizim Franz'ı son görüşümüz. Sonra bir görgü tanığı, mağazadan alışveriş yaparken olayları anlatıyor. Metropol Otel'in önündeki 3 bayraktan birinin gece 3-4 arasında indirildiğini, yerine tek bacağı kısa bir pantolonun çekildiğini, bu pantolonun rüzgarda şişerek bir yolu gösteren bir işaret parmağına dönüştüğünü okuyoruz. Bir gece, yine rüyalarını kaydederken adamlar gelip Franz'ı da alıyor. Franz, gitmeden önce, yarısını yazabildiği rüyasını son bir hamleyle cama yapıştırmayı başarabiliyor.

Aradan yıllar geçtiğinde, 1945 yılında, Anezka tütüncü dükkanının önünden geçerken, Franz'ın yakalandığı gün yazmakta olduğu ve cama astığı rüyasını okuyor: 

"7 haziran 1938 

Göl daha iyi zamanları da gördü,
Sardunyalar gece karanlığında ışıldıyordu,
Ama sonuçta bu bir ateş,
Ve zaten hep dans edilecektir,
ışık hi"

Doğa 

Doğa iki şekilde kullanılmış. İlk olarak, sabit bir manzara, aslında bir gösterge olarak tasvir ediliyor. Başlarda Franz gölü sisli, alışıldık, durağan olarak tasvir ederken, başka bir deyişle bir gösterge olarak doğanın mutlak ve değişmez olduğuna inanırken; şeylerin değişebildiğini ve çarptırılabildiğini görmeye başladığında, doğayı da sorgular oluyor. Annesinden kendisine gölü anlatmasını istiyor. O güne kadar annesinin kendisine gönderdiği kartpostallardaki göl resimlerinin, gölü anlamak için yeterli olmadığını fark ediyor. Görüntülerin, durumların insanlar tarafından çarpıtılmış halleri olabileceğine dair bir uyanış yaşadığı için, her şeye başka bir gözden bakmayı öğreniyor. Faşizmin kol gezdiği bir coğrafyada olgunlaştığından dolayı, göstergeye şüpheyle yaklaşmayı öğreniyor aslında. Göstereni sorgulayıp gösterileni kendisinin keşfetmesi gerektiği bilincini kazanıyor. Franz'ın bu değişimini, olgunlaşmasını, uyanışını doğa algısı üzerinden takip edebiliyoruz.

Doğanın ikinci bir işlevi, insanın başına gelecek felaketlerin işaretçisi olması. Mesela kasabalarında bir fırtına çıktığında, Franz'ın yaşamı da köklü bir değişikliğe uğruyor. Felaketi işaret eden veba kuşları görünmeye başladığında, ülkedeki politik atmosfer çığırından çıkıyor, vs. Yazar, doğa olayları aracılığıyla metin içinde gidişatın kötülüğüne dair (spoiler'lar veriyor diyemeyeceğim, çünkü İkinci Dünya Savaşı'nda Avusturya'da gidişatın kötülüğünü zaten biliyoruz) okura minik minik göz kırpıyor aslında.

Bildungsroman 

Kitabı çok çok özünde bir bildungsroman gibi okumak mümkün. Franz'ın değişimini ve dönüşümünü, ülkenin dönüşümünün üzerine bindirerek iki koldan gelişen bir tür bildungsroman kurgulanmış. Avrupa'daki faşizm gelişirken, bir bireyin konuyla ilgili uyanışı adım adım işlenmiş aslında. Uyanışı gerçekleştiren özne olarak, Freud'un da dediği gibi yeni tomurcuklanmaya başlamış ışık saçan bir genç seçilmiş. Gençlik umudu temsil eder. Fikirleri henüz sabit hale gelmemiştir, onlar için hala umut vardır. Faşizm çılgınlığına Nazi görünümüne bürünmek ve birbirlerine çok yaşa Hitler selamı vermek şeklinde katılan kitlelerin arasından ne yaparak sıyrılabilineceğini, bu vicdani yükün altına nasıl olup da girilmeyeceğini, bunun doğal negatif sonuçlarını, ancak vicdani hafifliğini Franz isimli genç üzerinden anlatmış. Franz'ın Otto tarafından yetiştirildiğine de değinmek gerekiyor burada. Otto, milliyetçi hisleriyle Birinci Dünya Savaşı'na katılıp orada bir bacağını kaybetmiş, geçen sürede varoluşsal sorgulamalar yapıp savaşın anlamsızlığını kavramış, bu nedenle Yahudi karşıtlığına katılmak için hiçbir sebep göremeyen, sağduyulu bir karakter. Franz'ın şansı, karakterinin oluşmaya başladığı dönemi, bu sağduyulu adamın yanında geçirmesi, zulme maruz kalan bir Yahudi olan Freud ile dostluk edebilmesi. 

Franz'ın olgunlaşma sürecini, yukarıda da dediğim gibi doğa algısı üzerinden takip edebiliyoruz. Bir başka olgunluk ölçütü de annesiyle aralarındaki yazışmalar. Başlarda bir kartpostal üzerine basmakalıp cümleler yazarak annesine gönderiyor. Annesi de ona aynı şekilde yanıtlar veriyor. Sonraları Freud'la tanışıp Anezka'ya aşık olduğunda annesine daha karmaşık hislerinden bahseder oluyor. Annesi de ilk kez o zaman ona daha karmaşık, daha gerçekçi mektuplarla karşılık veriyor. Otto dükkandan alınıp götürüldüğünde, annesine o güne kadarki en uzun mektubunu yazıyor. Bu mektupta doğa algısının değiştiğinden, dönüş ile ilgili fikirlerinin netleştiğinden bahsediyor. Dönüş de yine bir olgunlaşma ölçütü olarak karşımıza çıkıyor. Anezka'nın dansçı olduğunu öğrendiği gün dönmeye girişse de, kendisini Otto ve Freud'a karşı sorumlu hissettiği için kalmaya karar veriyor. Otto'nun götürülmesiyle birlikte, tütüncü dükkanının tek sorumlusu kendisi olduğu için dönüş fikrini tamamen terk ediyor. Artık Franz için başlangıç noktasına, edilgin olduğu pozisyona, annesinin yanına dönmesi mümkün değil. Bu, Franz'ın edilginlik fikrini artık tamamen terk ettiği, etkin olmaya hazır olduğunun sinyalini verdiği kısım. Bu noktada rüyalarını yazıp cama asmaya başlıyor. Bir bakıma, son derece baskıcı bir sansür ortamında, içinden geçenleri yani gerçek fikirlerini açıkça sergileme cesaretini ilk kez bu eylemiyle gösteriyor.

Freud ve psikanaliz

Yazar, Avusturya'lı ünlü bir Yahudi figür olarak Freud'u seçmiş. Epey karikatürize bir tasvir sunmuş. Hastalarına karşı umursamaz, yaptığı işi çok da ciddiye almayan, söyleyecek çok da bir şeyi olmayan bir kişi olarak tasvir etmiş. Ülkedeki mevcut atmosfer ile ilgili olarak sağduyulu bir insanın neler hissedebileceğini, bir bakıma Freud'un psikanaliz ile ilgili fikirleri şeklinde okura sunuyor. Freud şişman bir hastasına şöyle tavsiye veriyor örneğin: "Haz ve utanç birbiriyle kardeş duygulardır. Biri diğerine baskın gelirse onu susturun. Sorununuzun çözülmesi için pasta yemeyi bırakın!" Faşizm çılgınlığına katılanların duyduğu hazzın, on yıllar sonra tarih için büyük bir utanç olarak kalacağına işaret ediyor. Freud, yaptığı psikanaliz seanslarını konuşup durmak olarak tanımlıyor. Yürüdüğümüz karanlık yolda, sağımızı solumuzu yokluyoruz, anlam arıyoruz, diyor. Buradaki anlam arayışı biraz varoluşcuları hatırlatsa da, psikanaliz ve varoluşçuluğun durduğu yerler birbirinden farklı. Psikanaliz, sorunların temelini geçmişte ararken, varoluşçuluk bugünkü durum ile ilgileniyor. Yazar, bu karanlığı geçmiş ile ilişkilendiyor. Daha doğrusu, geçmiş bugün ve geleceğin birbiriyle olan bağlantısını yok saymıyor. Dün Otto'nun milliyetçi görüşleri sarsılmasaydı, Franz bugün ondan sağduyulu olmayı öğrenemeyebilirdi ve kitabın finalinde gerçekleştirdiği eylemle, insanlara ileriyi, ileride başka bir çıkış yolu olduğunu işaret edemeyebilirdi. İnsanların anlam arayışının olumlu sonuçlanacağına inanıyor yazar. Kitabını, biraz cesaret ve sağduyuyla iyi şeylerin olacağına dair umut olduğuna işaret ederek sonlandırıyor.

Son yıllarda Jaguar'dan çıkan, öylece okuyup elimden bırakamadığım, tekrar tekrar dönüp bakma gereği duyduğum, burada ne anlatmaya çalışmış acaba diye kafa patlattığım, yorum yazmaya giriştiğimde kafamın daha da çok karıştığı üçüncü ince kitap oldu. Dönüp baştan kurcalayacak ve inceleme yazısı yazacak cesaretim yok ama meraklısı varsa o kitapların ismini de bırakayım: Cam Arılar ve Jakob von Gunten. Diğerlerine kıyasla Tütüncü Çırağı daha bütünlüklü, anlaşılır bir metin bence, ama yine de okuyayım geçeyim diyemiyor, dönüp tekrar bakıyorsunuz.

27 Ocak 2022 Perşembe

Film: İki Şafak Arasında (2021)


İki Şafak Arasında, özetle iş kazasını konu alan, çarpıcı bir film. 1990 doğumlu yönetmen Selman Nacar'ın ilk uzun metrajlı filmi, bu bakımdan çok kıymetli. Ayrıca Mücahit Koçak, Nezaket Erden, Bedir Bedir ve Burcu Gölgedar gibi nefis oyuncularla benim yeni tanışmamı sağlayan film oldu.

İş kazaları, tıpkı kadın cinayetleri ve homofobi gibi, bizim jenerasyonun yakından tanık olduğu, adaletin yerini bulması için artık şart olan sosyal medya baskısı oluşturma mücadelesinde bizzat rol aldığı, dolayısıyla oturduğu yerden bile olsa kendini mücadelenin bir parçası gibi hissettiği güncel bir mesele. Yine bizim jenerasyondan bir yönetmen olan Selman Nacar sahneye çıkıp bu meseleyle ilgili kendini müthiş bir şekilde ifade ediyor. Filmin sonunda yer alan söyleşiyi dinlerseniz; filmini çekerken sinemanın ona sunduğu bütün imkanları, lafını daha net söyleyebilmesi için titizlikle bir araca dönüştürdüğünü fark edeceksiniz.

İzleyiciyi, filme gerçekçi bir ton veren plan sekanslarla neredeyse filmin içine yerleştirip karakterlerin hissettiklerini hissetmelerini, yaşadıklarını yaşamalarını, hikayenin içine gitmelerini, gerekirse karakterlerle birlikte şaşırıp hezeyana uğramalarını sağlıyor.

Kameranın, karakterin iç ritmine göre hareket ettiğini söylüyor Nacar. Aslında seyirciye bir deneyim yaşatmak istiyor. Bir günün sabahından, ertesi sabaha kadar olan sürece tanıklık ettiriyor. Ortada bir suç var, ona tanık oluyoruz, vicdanlarımız, ahlakımız, etik anlayışımız devreye giriyor.  

Karmaşık durumların içinde karakterlerle birlikte yürüyoruz. İşini çözüp geçmenin derdinde olan avukatın tarafında olmak da, müşteriye iş yetiştirme derdinde olan patronun tarafında olmak da bizim elimizde aslında. Şuradan bakmalısınız demeyen, nereden bakacağınızı size bırakan, objektif bir bakış açısıyla anlatıyor derdini. Yönetici sınıfında olmasına rağmen o güne kadar adalet-ahlak anlayışı hiç sınanmamış olan, film ilerledikçe bu alandaki ilk büyük sınavını veren Kadir'in hemen yanı başında, biz de bir sınava zorlanıyoruz gibi oluyor. Tek taraflı düşünmemize izin vermiyor Nacar. Doğrudan "işçinin ölümüne sebebiyet veren işverenler en ağır cezaya çarptırılmalı" gibi bir çıkarım yapamamanız için önünüze engeller çıkarıp duruyor. Hangimiz gün içinde işi yetiştirmeyi her şeyin önüne koymuyoruz, hangimiz o baskıyı bilmiyoruz ki? Yarın bir gün biz yönetici pozisyonundayken böyle bir olayla karşılaşırsak nasıl bir adım atabileceğimizle ilgileniyor film daha çok; oturduğumuz yerden ahlaki seçimler yapmamızdan ziyade.

Filmde sırıtan, neden bu böyle dediğim tek şey sanırım lokumcu kadının gereksiz ısrarıydı. Fatma'daki Kadriye; Gülçin Kültür Şahin bu filmde kısacık bir role sahip. Bana böyle sahneler nedense şöyle düşündürür hep: "Çıkış yapmış bir oyuncuyu 3 dakikalığına filmimde mi oynatıyorum, o zaman bırakayım da doğaçlama bir şeyler yapsın gitsin." Eminim bu kadar yüzeysel değildir, okumamızı istediği bir mesaj falan vermiştir tabi :) Ben o mesajı alamadım, o ayrı.

Şu anda Mubi'den izleyebileceğiniz, 1.5 saatlik iddialı bir film.

13 Ocak 2022 Perşembe

Film: Deux jours, une nuit (2014)


Dardenne kardeşlerin yönettiği Belçika yapımı film. Başrollerde Marion Cotillard ve Fabrizio Rongione var. Bir meseleye çok karakter üzerinden bakan filmlerin gerçek zamanlı sürükleyiciliğine sahip.

Bir firmada çalışan Sandra depresyon teşhisiyle bir süre işe gidemiyor. Tedavisi sırasında onun yaptığı işi, 16 iş arkadaşı kendi aralarında bölüşüyorlar. Aynı işin 16 kişi tarafından da yapılabildiğini gören patron Monsieur Dumont çalışanlara şöyle bir seçenek sunuyor: Hastalık izni bittiğinde Sandra geri gelsin ya da her birinize 1000 Euro prim ödeyelim ve onun ekstra işini siz yapmaya devam edin. İş yerinde bir oylama yapılıyor ve 16 kişinin 14'ü primi tercih ediyor. Sandra'ya oy veren 2 kişiden biri olan Juliette, Sandra'yı alıp patronun yanına gidiyor ve Pazartesi sabahı yeni bir oylama yapılmasını kabul ettiriyor. Sandra'nın kendi aleyhinde oy veren 14 kişiyi ikna etmek için 2 gün 1 gecesi var. Tek tek tüm iş arkadaşlarının numarasını ve adresini bularak işe koyuluyor.

Mecazi anlamda bir tür yol hikayesi. Yıllardır tanıdığı insanların gerçek karakterini gördüğü, kendisinin de pek çok kez mental breakdown yaşadığı bir yol, serüven gibi. Bir hedef var, ona ulaşmak için varını yoğunu ortaya koyması gereken bir kahraman var. Kahramanın hedefe ulaşmasına yardım edenler (lehine oy vermeyi kabul eden 8 kişi), önünde engel olarak duranlar (prime oy veren 8 kişi) var. Greimas'ın eyleyenler modeline cuk oturan unsurlar bunlar. Çogu masalın, fantastik kitabın da olay örgüsü ayrıca. Dolayısıyla yapısı itibariyle ilerlemesi gerektiği gibi ilerleyen bir film. Filmi gerçekçi hale getiren bir unsur bu. Temposu da gerçekçiliğini güçlendiriyor; bazen Sandra'nın yalnızkenki halini, bazen Manu ile diyaloglarını, sabah çocukların yatağını toplamasını, baştan sona görüşmelerin tüm detaylarını izliyoruz. Ben gerçekçiyim bakın diye bağıran bir film kısaca.

14 kişiyi 1000 Euro'dan vazgeçirip kendisine oy vermeye ikna etmek gibi zor bir görevi yerine getirmesi gereken kişi, depresyon tedavisi henüz sonlanmış, hala vaktinin çoğunu uyuyarak geçiren, sabahları giyinmiş olmak için giyinen, haplarını artık almaması gerektiği halde almaya devam eden zayıf bir karakter. Bu da izlerken insanı feci boğuyor. Kendini dış dünyadan soyutlamış bir kişi için ikna etmek, özellikle, dünyanın en zor işidir. Bolca iletişim, temas, sosyal beceri, doğru argümantasyon, vs. gerektirir. Her şeyden önce Sandra özelinde bir mücadele izliyoruz. Başarıp başarmaması kadar, denemesi de bizim için önemli hale geliyor. Hatta öyle ki denemesi Sandra'dan istediğimiz  tek şey oluyor. Aldığı her olumsuz yanıtta içine kapanan, erkenden geceliğini giyip uykuya çekilen, arabanın ön koltuğunda sağına dönüp uyuyan bir karakterimiz var. Her düştüğünde kocası Manu yardıma koşuyor. Görüşmeler üst üste kötü gittiğinde, nihayet içten bir olumlu yanıt alması Sandra'ya tekrar güç veriyor, vs. İnişli çıkışlı bir yolda, en kırılgan haliyle yürümek için kocaman bir mücadele veriyor.

İnsanların 1000 Euro'yu kaybetme fikrine verdiği 14 farklı tepki gösterilmiş, filmin en keyifli özelliği bu belgeseli andıran görüşmeler olmuş. Sandra'nın oy istediği ve karşı tarafın kabul ya da reddettiği  bir sürü sahne var. Sahnelerde her iki karakterin de yüz ifadesini görüyoruz, "karşılıklı" olma hali önemsenmiş belli ki. 1000 Euro mevzusunun sadece Sandra'da değil, diğer karakterlerden sebep olduğu duyguları da görmemiz istenmiş. Her biri bir miktar duygu, katarsis, bazen şiddet, bazen cesaret, bazen acıma içeren sahneler. Yeri geliyor, reddedenler de empati kuruyoruz. Kendisinden bir iyilik istendiğinde insanların düştüğü hali görmek bazen umut veriyor, bazen içinizi bunaltıyor. Bir kişi "patron neden 16 kişi yapabileceğimiz işe seni alsın ki" diye Sandra'yı manipule etmeye çalışırken bir kişi 1000 Euro'dan vazgeçirmek için kocasını ikna etmeye çalışırken ilişkisiyle ilgili uyanış yaşayıp boşanma kararı alıyor, başka bir kişi iyi ki geldin sana oy vermediğim için çok pişmandım diye ağlamaya başlayıp Sandra'ya sarılıyor, vs. Sandra'nın Manu ve Juliette ile çıktığı yol zamanla ona oy verenlerin de dahil olduğu toplu bir mücadeleye dönüşüyor ve bu, Sandra'nın yalnızlık ve izolasyon hissini ortadan kaldırıp ona kendini güçlü hissettiriyor.

Nihayet oy günü geldiğinde Sandra, kendisi aleyhinde milleti kışkırtan Jean-Marc ile yüzleşiyor. İki gündür en büyük düşmanı olarak gördüğü bu adamın yüzleşirkenki korkak tavrı Sandra'ya film boyunca ilk kez kendini güçlü hissettiriyor. Oylar yarı yarıya kaldığı için Sandra işe geri dönemiyor. M. Dumont mücadelesinden etkilenerek ona sözleşme süreleri dolduğunda başka birisinin sözleşmesini yenilemeyerek sayıyı yine 16'da tutabileceklerini söylüyor ve işte kalmasını teklif ediyor. Sandra reddedip çıktığında Manu'yu arıyor ve yüzü gülerek söyle diyor: İyi mücadele ettik, mutluyum. Sandra'nın ilk kez mutlu hissettiği noktada bizim de göğsümüzdeki ağırlık kalkıyor. Yenilgi alınan savaştan mutlu ayrılıyoruz. Mühim olanın galibiyet değil mücadele olduğunu, umut olduğunu güzel güzel anlatıyor film. Yalnız değilsiniz, birleşin, mücadele edin, yüzleşin, her zaman seçme şansınız var vs. vs. diyor kısaca.

Dardenne Kardeşlerin belgesel üslubuna sahip toplumcu gerçekçi filmini izlediğinizde, bu kadar çok şeyi 1,5 saate nasıl sığdırdıklarına siz de şaşıracaksınız.

12 Ocak 2022 Çarşamba

Kitaptan Filme: La Cérémonie (1995)


Claude Chabrol'ün 1995 yapımı filmi. Ruth Rendell'ın 1977'de yayınlanan A Judgment In Stone kitabından uyarlanır. Lelièvre ailesinin yardımcı olarak işe aldığı Sophie Bonhomme, baş karakterimiz, ikonik ifadesiz yüzü, soğukluğu, verdiği kısa yanıtlar ile dikkat çeker. Kitaptaki karakter (Eunice) bire bir uyarlanmış bence, çok başarılı buldum. Bu tuhaflığının altında yatan sebep filme kıyasla kitapta daha net şekilde açıklanmış. Oraya geliriz.
 
Lelièvre ailesi Catherine, Georges, Catherine'in önceki evliliğinden oğlu Giles ve Georges'un önceki evliliğinden kızı Melinda'dan oluşan, 4 kişilik çekirdek bir upper-middle class aile. Catherine'in resim galerisi var; Giles tam bir sanat düşkünü, Melinda son derece bilinçli, bağımsız, kültürlü bir kızcağız, Georges da tam olarak ne iş yaptığını anlayamadığım -iş adamı olabilir- bir elit (üslubu, giyimi, kuşamı yerinde). Bu dördü, nedendir bilinmez, şehirde değil de taşrada, devasa bir evde yaşamayı tercih ediyor. Catherine artık ev işlerine tek başına yetişemediği için bir yardımcı almaya karar veriyor (son derece makul). Film, Catherine ve Sophie'nin mülakat sahnesiyle başlıyor. 
 
Catherine son derece düzgün çalışma şartlarını sıralayan, biraz havalı, ama pek de rahatsız edici olmayan, dışa dönük bir portre çizerken Sophie verdiği kısa yanıtlarla ve bazen alakasız tepkileriyle, içedönük, ama onun da ötesinde bir şeyleri tuhaf olan, hafiften izleyicinin antipatisini kazanmaya başlayan bir karakter izlenimi bırakıyor. İzleyici antipatisini içine atarak burada şöyle düşünüyor muhtemelen: Upper-middle class karşısında yeterince ezilmiş, onlara soğuk davranmakta haklı bir emekçi kardeşimiz. Fakat mülakat ilerledikçe tuhaf bir durum oluşuyor. Catherine bir şekilde Sophie'nin etkisi altına girmiş gibi; işi kabul etmesi için ısrar eden bir tona bürünüyor. Sophie ise herhangi bir yumuşama, yakınlaşma belirtisi göstermeden mülakata devam ediyor. 

Sophie işi kabul edip geliyor, ev kendisine gezdirildikten sonra odasına dinlenmeye çekiliyor. Lelièvre'lerin eski televizyonunu hipnotize olmuş gibi izlemeye başlıyor. Televizyon, o ana kadar Sophie'nin önem veriyormuş gibi göründüğü tek şey. Gel zaman git zaman, Sophie'nin taşrada tek başına sıkılabileceğini düşünen aile, isterse Catherine'in arabasını alıp sağa sola gidebileceğini bildiriyor. Ancak Sophie ehliyeti olmadığını, çünkü gözlerinin iyi görmediğini söylüyor. Bu zamana kadarki tüm tuhaflıklarının sebebini keşfettiklerini sanan aile Sophie'yi şehre, göz doktoruna götürüyor. Karakterimizin basit bir "ezilen emekçi kardeşimiz" olmadığını, işin içinde daha şeytani bir şeyler döndüğünü anlamaya başlıyoruz. Zira muayeneye giriyormuş gibi yaptıktan sonra hızla çıkıp bir büfeye gidiyor, kendisine güneş gözlüğü ve çikolata alıyor, parasını öderken zorlanıyor. Derken baş kahramanımızın dislektik olduğunu fark ediyoruz. Okuma yazma bilmiyor. Tüm bu uzak duruşunun, kaçışının, soğukluğunun sebebini böylece anlamış oluyoruz. Günümüz dünyasında büyük ayıp olarak karşılanacak bu eksikliğini saklayabilmek için tüm dünyayla arasına mesafe koymuş bir karakter söz konusu. Kendince seçtiği bu savunma mekanizması nedeniyle karakterimiz tam bir "yabani". Bu durum kitapta oldukça detaylı tasvir edilmiş. Kitapta işin içine Dünya Savaşı da giriyor. Çocukluğu savaşa denk geldiği için ailesinden koparılıp başka ülkeye gönderilmiş, orada üvey aile ile okula gönderilmiş, uyum sorunu yaşamış, geri dönmüş, vs. Okuma yazma bilmemesinin altında travmatik sebepler var. Böyle geçen bir çocuklukta okulda başarı gösteremiyor, yargılanmamak/ayıplanmamak için kendini herkesten, her şeyden, her türlü yakınlıktan soyutluyor. Filmdeki Sophie'nin başlangıçtaki mülakat sahnesinde sezdiğimiz tuhaflığı, uzaklığı bu durumdan kaynaklanıyor.

Derken Sophie, postanede çalışan Jeanne ile yakınlaşmaya başlıyor. Sophie'nin aksine çok konuşan, çok eğlenen, okumayı seven, hiçbir savunma mekanizması yokmuş gibi duran bir karakter. Televizyondan sonra Sophie'nin yakınlık kurduğunu gördüğümüz ikinci unsur Jeanne oluyor. Sophie, Jeanne'ın yargılamayan, kendi halindeki çılgınlığını savunma mekanizmasına bir tehdit olarak görmüyor. Ayrıca Jeanne'ın Lelièvre'lere karşı takındığı eleştirel (hatta kıskanç, dedikoducu) tavır Sophie'nin bir şekilde dikkatini çekiyor. Göz doktoruna götürme, notlar bırakma gibi huyları nedeniyle yavaştan tehdit olarak gördüğü işverenlerine içten içe beslediği negatif duyguların yüzeye çıkmasını sağlıyor Jeanne. Lelièvre'ler tatile çıktığında, Jeanne'ın eve girip Catherine'in gardrobuna varana kadar her yeri kurcalamasından gram rahatsız olmuyor mesela. Aksine, teşvik eder gibi, hevesli bir suç ortaklığı gözlemliyoruz. Derken Jeanne, Sophie'nin tek arkadaşı oluyor. Sophie akşamları Jeanne'ı Lelièvre'lerin onayını almadan eve sokuyor, televizyon izliyorlar. Jeanne Sophie'yi kilisedeki gönüllü işlere ortak ediyor, beraber kullanılmış giysi ayıklıyorlar, vs. Jeanne Sophie'nin okuma yazma bilmediğini öğreniyor, bundan herhangi bir şekilde etkilenmiyor, arkadaşlıkları devam ediyor. Fazlaca yakın bir ilişkileri var, acaba bir noktada cinsel gerilim yaşayacaklar mı diye merak ediyorsunuz. Filmde buna dair herhangi bir gönderme yok. Kitapta ise direkt olarak aralarında lezbiyen ilişki olmadığı belirtilmiş. Sophie'nin cinsiyetsiz olduğundan, savunma mekanizmasının sağlamlığı nedeniyle cinsel dürtülerinin de tamamen körelmiş olduğundan falan bahsediliyor (biraz abartı sanki).

İlk verdiği izlenimle emekçi bir kardeşimiz olduğunu düşündüğümüz, daha sonra anlaşılabilir gerekçelerle yabani olduğunu fark ettiğimiz Sophie'nin şeytani yönü ise Jeanne'ın evinde geçen itiraf sahnesi ile ortaya çıkıyor. Sophie'nin geçmişinde engelli babasını öldürdüğünü, Jeanne'ın ise kendi çocuğunun ölümüne sebep olduğunu öğreniyoruz. İkisi itiraflarını "kanıt yok" şeklinde belirsizce geçiştirip kahkahalarla gülerek birbirlerine sarılıyorlar. Empatiyi tamamen yok eden, filmin en korkutucu sahnesi oluyor. 
 
Burada bir parantez açıp kitaba dönmek istiyorum. Kitapta Jeanne karakterinin (Joan) çocuğu yok. O da dünya savaşı sırasında ailesinden kopup üvey aile yanında kalıyor. Onun kötülüğünü açıklayan herhangi bir gerekçe yok. Öz ailesinden sevgi, saygı görerek büyümüş. Üvey aile konusunda şansı yaver gitmiş. Buna rağmen üvey babasına tecavüz iftirası atmış. Evden kaçıp ülkesine geri dönmüş ama öz ailesine haber vermemiş. Evli bir adamla 5 yıl beraber yaşamış. Oldukça hareketli cinsel yaşamını gizleyerek Norman ismindeki kendi halinde adamla evlenmiş. Norman'ın belalı annesini viski ile ehlileştirmiş. Böyle bir manyak. Joan'un kiliseye yanaşması da tamamen kötücül hislerle gerçekleşiyor. Etrafında nefret ettiği, cezalandırılmasını istediği kişilere karşı Tanrı'yı bir araç olarak kullanıyor. Dul bir kadın olan Jacqueline (Catherine) ile evlendiği için George Coverdale'ın (Georges Lelièvre) Tanrı'dan belasını bulacağını falan söylüyor millete. Tekrar filme dönecek olursak; Jeanne'ın kilise ile ne alakası olduğunu anlamak biraz zor. Kilise için gönüllü olarak ikinci el kıyafetleri ayıkladıkları sahnede, diğer tipik gönüllülerden uzakta, bol kahkaha ve gürültü ile bu işi yaptıklarını görüyoruz. Jeanne, gelen en dandik kıyafetleri doğrudan çöpe gönderiyor, yalnızca işe yarayabilecek olanları bırakıyor. Burada aslında Jeanne'in iyiliği/kötülüğü arasındaki çizgi silikleştirilmiş. Tutunduğu tavır son derece makul, izleyene helal olsun dedirtecek cinsten. Kendisi de fakir olduğundan, fakirin halinden anlıyor ve onlar için sesini çıkarıyor falan diyorsunuz. Fakat yaşlıların evine gidip ikinci el kıyafetleri alırken takındığı saldırgan, alacı tutum bu sefer seyircinin empati hissini yok ediyor. İyice zıvanadan çıkan bir karakterimiz olduğunu düşünüyoruz. Zaten bu sahne artık filmin zirveye tırmandığı final sahnesinin habercisi gibi. Final sahnesi adı gibi, tam bir seremoni.

Sophie, Melinda'nın hamile olduğunu gizlice öğreniyor. Melinda da Sophie'nin okuma yazma bilmediğini. Mülayim Sophie'miz gerçek yüzünü gösteriyor, Melinda'ya şantaj yaparak kimseye bunu söylememesini istiyor. Derken Melinda olan biteni ailesine anlatıyor. Georges, Sophie'yi kovuyor. 1 hafta içinde evini boşaltmasını söylüyor. Bir akşam ailecek frak, döpiyes falan giyip televizyonun karşısına geçmiş opera izleyen Lelièvre ailesinin 4 üyesi, Sophie ve Jeanne tarafından Georges'un tüfeğiyle vurularak öldürülüyor.

Filmin sınıf çatışması ile derdi olduğu açık, ama konuya "zenginler kötüdür, fakirler iyi" gibi bir yerden bakmıyor. Kişiler iyi ya da kötü olabilir, sınıflar her zaman sorunludur diyor. Ezilenlerin kötü, ezenlerin iyi olduğu bir hikaye sunmuş. Ama cinayete yol açan şey bir şekilde sınıf çatışması. Bir tarafta "keşke bu akşam yiyecek bir şeylerimiz olsaydı" diyen kötü karakterimiz Jeanne, diğer tarafta evde Mozart izlemek için binlerce liralık kıyafetlerini giyen masum Lelièvre ailesi. Kendisine sunulan imkanlarla, doğduğu ortamla bulunduğu yere gelen Melinda'nın, bu imkanlara hiç sahip olmayan Sophie'ye "aa kursa gitsene" gibi bir yerden bakması Sophie'nin içindeki kötülüğü tetikleyip suçla sonlanan bir yola girmesine neden oluyor filme göre. Direkt "fakirler iyidir" demeyip seyircinin empati duygusuyla epey oynuyor. Başta sempati beslediğiniz kişilerin katile, mesafeli durduğunuz kişilerin ise kurbana dönüşmesi biraz çarpıyor. 

Son olarak kitapla ilgili bir şey söyleyip yazıyı sonlandıracağım. Filmde yavaştan başlayıp gittikçe hızlanan, cinayet ile de zirveye ulaşan bir tempo varken; kitap bunun tam tersi. Kitabın ilk cümlesi şöyle: Eunice Parchman killed the Coverdale family because she could not read or write. Kitap bunun gerekçeleri üzerine odaklanıyor daha çok. O yüzden bence önce filmi izleyip, sonra kafanızdaki "bunu neden böyle yaptı ki" sorularını yanıtlamak için kitaba göz gezdimek çok keyifli olacaktır.