Alman Dışavurumculuğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alman Dışavurumculuğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2017 Cuma

Kitaptan Filme: Metropolis

Fritz Lang yönetmenliğinde çekilen 1927 yapımı Metropolis, Alman Dışavurumculuk akımının en iddialı yapımlarından biri olmanın yanı sıra, birçok modern bilim kurgu filmine ilham veren, dünyada çekilen ilk büyük bütçeli ve iddialı bilim kurgu filmi olma özelliğini taşır. Örneğin Makine Adam, Star Wars'taki C-3PO'ya; uçan mekikler, yüksek binalar Blade Runner başta olmak üzere birçok bilim kurgu filmine ilham olur. 

Savaş döneminden geçen Almanya, iddialı filmler çekerek Hollywood'un tekeline aldığı sinema sektöründe sesini duyurma çabasındayken, korku türünün atası niteliğinde, kendine özgü karanlık dışavurumcu bir dil geliştirir. Genellikle çarpık perspektiflerin, korkutucu makyajların, amatörce yapılmış dekorların kullanıldığı bu türe ait filmler daha çok düşük bütçeyle yapılmış bir görünüme sahiptir. Metropolis de Almanya'nın iddialı filmler yapma sürecinden doğduğu için ve karamsar, distopik bir atmosfere sahip olduğu için Alman Dışavurumcu sinema türüne dahil edilir ama türün diğer filmleriyle karşılaştırıldığında çok daha farklı özellikleri vardır, çağının ötesindedir. Metropolis 5.1 milyonluk dev bir bütçeyle çekilir. UFA bunun altından kalkabilmek için Paramount'la iş birliği yapar ve uluslar arası gösterime sunmak üzere çekimlere başlarlar.

Filmin Ortaya Çıkışı ve Kitap Uyarlaması

Fritz Lang 1924 yılında New York'u ziyaret eder. Burada gördüğü yüksek binalar, köprüler ve ışıltılı hayattan çok fazla etkilenir. Evine döndüğünde, önemli bir Alman yazar olan karısı Thea von Harbou'ya, dev bir şehri konu alan bir film çekmek istediğini söyler ve ona bunu romanlaştırması görevini verir. 

Harbou romanı 1925 yılında bitirir, Illustriertes Blatt dergisinde seri halinde yayınlanmaya başlar, ayrıca dergide yayınlanan hikayeye, çekilecek olan film uyarlamasından da ekran görüntüleri eklerler. Nihayet 1926 kitap şeklide basılır. Film için yazılan bu kitap H.G. Wells hikayelerinden ilham alır.[1Wells, daha sonra film uyarlamasını izlediğinde filmin çok kötü olduğunu söyleyecektir.[2]

Kalabalık oyuncu kadrosu, Art Deco'dan ilham alan fütüristik setler, yeni teknikler kullanılarak zor şartlar altında çekilen ve 1927'de yayınlanan film, komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle sansür yer ve 90 dakikaya düşürülür. Yeni hali Lang'in hiç beklemediği iki kişiden büyük övgü alır: Adolf Hitler ve Joseph Goebbels. Goebbels bir konuşmasında filme atıf yaparak burjuvazi politikasının öldüğünü, onun yerine bastırılmış "ellerin ve başların" tarih sahnesindeki yerini alacağını söyler. Biraz da beklemediği bu iki hayranının etkisiyle, Lang daha sonra çektiği filmi artık beğenmediğini söyleyecektir. Filmi çektiği dönemde yeterince politik düşünmediğini, toplumsal bilince sahip bir filmin "eller ile beyin arasında kalp ara buluculuk yapmalıdır" argümanının gerçekçi olmadığını, bir masaldan ibaret olduğunu ve bu nedenle yaptığı işi artık saçma bulduğunu söyler. Nazi Partisi'nin büyük bir destekçisi olan karısıyla birkaç sene sonra ayrılacaklardır. 

Filmdeki Distopik Öğeler

Bitişik düzenle inşa edilmiş tek tip dev gökdelenler, yer altında insanlık dışı koşullarda çok çalıştırılıp köleleştirilen işçiler, yerin üstünde geniş bahçelerde gezip, dersliklerde eğitim alıp, parklarda oyun oynayan, yalnızca zenginlerin çocuklarına ayrılmış "oğullar kulübü", asma köprülerden geçen trenler, iki kişilik küçük uçaklar, yerde gezen yüzlerce araba, bir kötü adam figürü olarak mutlak gücü elinde tutan Joh Fredersen ve çok zeki bir doktorun imza attığı Makine Adam icadı.

İlk olarak işçi sınıfıyla zenginleri çok kalın bir çizgiyle ikiye ayırıp aralarındaki zulüm/çile ilişkisinin anlamsızlığını gösterdiği için toplumsal bir roman/filmdir. Bu ayrımı uzak gelecekte (kitaba göre 2026 yılında) karamsar bir atmosfer içinde tasvir ettiği için de distopik bir romandır. Fabrikanın bir anda ağzını açıp kurbanları yutan Tanrı Moloch'a dönüşmesi gibi kölelik eleştirisi sahneleriyle çok sağlam mesajların sizi beklediği umuduna kapılırsınız. Ama genel olarak distopik romanlardan alışık olduğumuz gibi, bu eşitsizliğe ezilenin gözünden bakmaz. Lang'in kendisinin de sonradan fark ettiği gibi, toplumdaki bu anlamsız sınıf farkına filmin verdiği yanıt çok zayıf kalmıştır. Zenginlerin ezdiği, fakirlerin de ezildiği bir toplumda iki tarafın iletişim kurmasının tüm sorunu ortadan kaldıracağını iddia etmek bir bakıma fazla "elitist" bir çözüm önerisidir. Head denilen, romandaki zengin kesimin nüfuzuna ve otoritesine hiçbir zarar vermeyecek ve bu nedenle de toplumda değişime neden olmayacak, zayıf bir çözümdür.

Çoğu kaynağa göre filmde pentagram, tek göz, insan görünümüne sahip olmasına rağmen insanlıkla hiçbir ortak özelliği olmayan tamamen yönetilebilir robot gibi İlluminati sembolleri ve yozlaştırılan ahlak, zihin kontrolü gibi atıflar yer alır.[3]

Filmle Kitap Arasındaki Farklar 

Film için yazılmış olmasına rağmen filmin eklemediği birtakım küçük detaylar ve değişen bazı kısımlar vardır. 

- Kitapta Joh Fredersen, oğlu kendisini terk ettiğinde tavsiye almak için annesine gider. Gaddarlığı ve hırsı nedeniyle artık kendi yolundan sapan ve kendisini dinlemeyen oğluna tavsiye vermeyi reddeder. 

- Filmde Joh'tan talimat alır almaz Freder'in izini bulan Slim'in aksine, kitapta her yere bakmasına rağmen Freder'i ilk başta bulamaz. 

- Kitapta Josaphat, Slim evlerini bulduktan sonra uçakla uzaklara gönderilir. Yardım edeceğine söz verdiği halde Freder'i yarı yolda bırakmanın vicdanıyla havadayken pilotu bayıltır ve paraşütle atlar. Bir tarlaya düşüp bir kadın tarafından iyileştirildikten sonra derhal Freder'in yanına koşar. Filmde elbette bu kadar atraksiyona girilmez. 

- Filmin sonundaki "Beyin ile Ellerin ara bulucusu Kalp olmalıdır" sahnesi kitapta yer almaz.

-----

Slim ya da Thin Man'i oynayan Fritz Rasp'ın şahane bir oyunculuk çıkardığını söyleyelim. Talimat alınca gözlerini kapatıp itaat etme ve işine konsantre olma mimiğini tam da kitapta açıklandığı gibi gerçekleştirir. Ayrıca Joh Fredersen ve Rotwang karakterleri de efsanedir.

Açıkçası Maria'nın ve Freder'in oyunculukları abartılıdır. Sessiz filmlerde mesajı aktarabilmek için belirgin jest ve mimik yapma gerekliliğini fazla abartarak yerine getirdikleri için bir parça rahatsız edicidir.

Son olarak, birçok İncil atıfının, Tanrı göndermelerinin toplumsal mesajın, sistem eleştirisinin (!), dini öğenin sığdırıldığı bu hikayeyi kırpılmış sessiz film versiyonunu izleyerek tam anlamıyla anlamak imkansız olduğu için, referans amaçlı romanı okumak kesinlikle gereklidir.

İyi okumalar/izlemeler.

19 Eylül 2017 Salı

Kitaptan Filme: From Morn to Midnight


Georg Kaiser'ın 1912 yılında yazdığı, 7 perdeden oluşan From Morning to Midnight oyunundan uyarlanan, Alman Dışavurumculuğunun en ikonik örneklerinden biridir. 1920 yapımı filmi, aynı zamanda tiyatro oyununu da yöneten, aslında bir tiyatro yönetmeni olan Karl-Heinz Martin yönetir. The Cabinet of Dr. Caligari'den sonra, çarpık perspektifleri ve derme çatma dışavurumcu dekoruyla türün en çok dikkat çeken yapımlarından biridir. Tiyatro sahnelerine benzeyen, tamamen el yapımı setler ve ışık ve konturlarla vurgulanmış rahatsızlık hissi uyandıracak kadar abartılı kostüm ve makyajlar söz konusudur.

Oyunun özeti

Kredi çekmek isteyen, kürkler içindeki İtalyan bir kadın, Kasiyerin çalıştığı bankaya girer. Kadının bir dolandırıcı olduğunu düşünen banka müdürü, tavsiye mektubu olmadığını bahane ederek kredi vermeyi reddeder. Kadın telegram çekerek bankasından tavsiye mektubu istemiştir, kaldığı otelin adresini bırakarak mektup geldiğinde kendisine bildirmelerini ister. Bu krediyi, bir şarap satıcısından oldukça değerli bir tabloyu düşük fiyata bağlamış olan koleksiyoner oğlu için çekmek isteyen kadın, işleri hızlandırmak için bankaya geri döner ve kasiyerle tekrar konuşur.

Kadının dolandırıcı olduğunu düşünen ve ona kur yaptığını sanan kasiyer, cazibesine karşı koyamayıp şeytana uyar ve kahramanlığa soyunur. Çalıştığı bankadan 60.000 mark çalarak kaçar ve kadının kaldığı otele gider. Orada kadının bir oğlu olduğunu, aslında dolandırıcı olmadığını ve kendine kur yapmadığını, kendisiyle kaçmayacağını fark eden kasiyer adeta bir çöküş yaşar, uğruna çalışıp çabaladığı parayı elde etmiş ama amacını kaybetmiştir. Bitkin bir şekilde evine döner. Kendisini bekleyen, mükemmel ailesi kasiyeri karşılarlar. Burada kendiyle bir içsel çatışma yaşayan kasiyer, henüz kaybettiği tutkuyu yeniden aramak üzere ailesini terk eder ve yollara koyulur. Kendisini bağlayan tüm ipleri koparmış olan kasiyer, artık zengindir, geri dönüşü yoktur ve parasını harcayacak bir şeyler bulması gerektiğini düşünür. Bu arada banka müdürü soygunu fark etmiş ve harekete geçmiştir. İlk olarak bisiklet yarışlarına gidip büyük bahisler oynayarak seyircinin coşkuyla hareketlenmesini sağlayan kasiyer, bu geçici heyecanı çabuk tüketir. İkinci durağı bir kabaredir, burada kendisine özel bir oda tutar, pahalı içkiler ve yemekler söyler, maskeli kızları getirtir, ne yazık ki aradığı heyecanı ve tutkuyu onlarda da bulamaz. Arayışla yoluna devam ederken bir kadın tarafından Kurtuluş Ordusu salonuna girmeye ikna edilir, burada günah çıkaran insanları seyreder, en sonunda kendi sırrı ona ağır geldiği için, kadının da ısrarlarıyla günah çıkarmak üzere platforma çıkar, her şeyi itiraf eder. Kendisini salona girmeye ikna eden kadın tarafından polise ihbar edilir ve yakalanır.

Film, oyunun büyük ölçüde sadık bir uyarlaması olsa da birtakım farklar içerir. Bunlardan bölümlerin sayısıdır. Oyun şu şekilde 7 perdeden oluşur: 
  1. The Interior of a Provincial Bank (Bir Bankanın İçi)
  2. The Writing Room of a Hotel (Bir Otelin Yazı Odası)
  3. A Field in the Cashier's Home (Kasiyerin Evinde bir Alan)
  4. The Parlor in the Cashier's Home (Kasiyerin Evinin Salonu)
  5. The Steward's Box at a Velodrame during Bicycle Races (Bisiklet Yarışları Sırasında Veledromdaki Görevlilerin Platformu)
  6. A Private Supper Room in a Cabaret (Bir Kabarede Özel Akşam Yemeği Odası)
  7. A Salvation Army Hall (Bir Kurtuluş Ordusu Salonu)
Film ise 5 bölümden oluşur. 
  1. Bir Bankanın İçi
  2. Bir Otelin Yazı Odası
  3. Kasiyerin Evinde bir Alan + Kasiyerin Evinin Salonu
  4. Bisiklet Yarışları Sırasında Veledromdaki Görevlilerin Platformu
  5. Bir Kabarede Özel Akşam Yemeği Odası + Kağıt Oyunu + Bir Kurtuluş Ordusu Salonu
Kasiyerin evden kaçışı ve monoloğu tek bir bölüme sıkıştırılmıştır. Sessiz filmde monolog sahnesini uzun uzadıya işlemek mümkün olmadığı için akıllıca bir seçimdir. Başrol oyuncusunun abartılı jest ve mimikleri ne de olsa adamın iç dünyasındaki delirme belirtilerini göstermeye yetmez. 

Aynı şekilde, oyunda 3 perdede verilen hikayenin sonu, filmde tek bir bölüme sığdırılmıştır. Adamın arayışı ve delilik hali, yoğun bir tempo ve heyecanla aktarılır. Filmin en hareketli bölümüdür. Her türlü imkanı olan ama amacı olmayan bir kişinin hayatına nasıl anlam katacağı, nasıl bir mutluluk ve tatmin çözümü bulacağı merak konusudur. Umutsuzca ve saldırgan bir şekilde aradığına tanık olursunuz.

Filmin bir başka ve hatta en önemli farkı, kasiyerin her bölümde gördüğü Ölüm'dür. Filmdeki kadın karakterlerin yüzünde beliren Ölüm maskesi, arayıştaki kasiyerin korkulu rüyasıdır. Bulduğu her fikirde Ölüm gelip onu rahatsız eder ve kaçıp başka bir şeyler aramasına neden olur. 

Oyunda çok fazla vurgulanmasa da, filmde bariz bir sınıf eleştirisi vardır. Bisiklet yarışlarında, izleyicinin bulunduğu platformlardan bunu anlamak mümkündür. En zengin olan aristokratlar geniş alanda tek başlarına izlerken, onun bir altında bulunan burjuvalar pahalı kıyafetleri ve aksesuarlarıyla nazikçe izlemekte, en alttaki halk ise tıklım tıkış, buna ters orantılı olarak büyük bir coşku ve heyecanla yarışları takip etmektedir. Kasiyer orta sınıfı temsil eder. Yırtık kıyafetleri ve bakımsız görüntüsü, halk sınıfına mensup olduğunu hissettirse de, evde piyano çalan ve dikiş diken iki kızı, huzurlu bir annesi ve mutlu bir karısı vardır. Ayrıca çalıştığı bankada müdürden sonraki en yetkili kişidir. Tam olarak alt sınıf olmasa da, üst sınıf olmadığı da aşikardır. İki arada bir derede bir yaşantısı vardır. Kısarak huzurlu ve mutlu olabileceği, bunun için birçok şeyden, özellikle heyecan ve tutkudan ödün verdiği bir hayat sürdürmektedir. Kasiyerle karısı arasında şöyle bir diyalog geçer.  
- Banka kapanmadı mı?
- Asla, Hanım. Hapishaneler asla kapanmaz. Sonsuz bir geçit. Ölümsüz bir hac ziyareti. Akın akın mezbahaya giden koyun sürüsü gibi. Kaynayan bir kalabalık. Arka pencereden atlamazsan kaçışı yok, asla.
Elde ettiklerinden vazgeçemeyen ama daha fazlasını da elde edemeyen sınıfsal sıkışmışlığı yıllardır sürdüren kasiyer, bankaya gelen kadın sayesinde hatırladığı tutkunun peşine düşmeye karar verdiği andan itibaren tamamen isyan havasına girer ve birden hayatında yolunda gitmeyen her şeyi çıplak gözle görmeye başlar. Bu sebeple sakin ve rutin aile yaşantısına artık dayanamayacağına karar vererek her şeyi bırakır ve evi terk eder. 
- Peki nereye gidiyorsun?
- [...] Yanıt çok açık. Bu benim yolculuğumun sonu değil, yalnızca bir işaret. Yol devam ediyor.
1. Dünya Savaşı döneminde pesimist, hatta nihilist bir bakış açısıyla yazıldığı söylenebilir. İnsanoğlu ölümün soğuk nefesini ensesinde hissederken, geri dönüşü mümkün olmayan bir yıkıma sürüklenmişken, tutunacak bir dal aramakta, ne bulursa bulsun, hayatın zıttı olan ölüm gerçeği bu kadar yakında olduğu için zevk alamamakta ve heyecan duyamamaktadır. Film bir bakıma kasiyer karakteriyle bunu tasvir eder. Toplumda elde ettiği yeri, sistem içindeki rolünü, sınıfsal ayrıcalıklarını geri dönmemecesine terk eden ve attığı her adımda ölümü hatırlayan birey, artık sadece hayatını anlamlı kılabilecek birkaç değer bulabilmek adına çabalamaktadır. Kasiyerin seyirciyi sürüklediği bu meraklı arayışın sonu ne yazık ki ihanet ve intiharla sonuçlanır. 

Açıkçası herkesin zevk alacağı türden bir film ve oyun değil. Ağır edebi metinleri sevenler ve sinema tarihini kurcalamaktan hoşlananlar okuyup izlemeli. Alman Dışavurumculuğu deyince büyük bir öneme sahip olan bu filmi beğeneceğinizi iddia edemiyorum. Filmi izlemiş veya oyunu okumuş kişiler varsa yorumları büyük bir merakla ve heyecanla bekliyorum. Sizce Ölüm neyi ifade ediyordu? Kasiyer sonunda neden kendisini çarmıha gerdi? Ecce Homo ile ne mesaj verilmek istendi?

7 Eylül 2017 Perşembe

Kitaptan Filme: Sunrise A Song of Two Humans / Reise nach Tilsit

1857-1928 yılları arasında yaşayan Alman yazar Hermann Sudermann'ın adını daha önce duymuş muydunuz? Hafizanızı biraz zorlarsanız, Sunrise: A Song of Two Humans filminden hatırlayacaksınız. Dönemin en popüler filmlerinden biri olan, sinema tarihinin en iyi filmleri listelerinde kendisine yer edinen, Alman Dışavurumcu sinemanın özelliklerine sahip bu sessiz filmin dışında da, Sudermann'ın uyarlama dünyası açısından önemli bir figür olduğunu biliyor muydunuz? 1910'lu yıllardan bu yana, çeşitli ülkelerden yönetmenler Sudermann'ın eserlerini sinemaya, kısa filmlere, TV filmlerine, dizilere ve TV gösterilerine uyarlıyorlar. Başlıca işlere göz atmak isteyenler için, IMDB'den 7.0 üzeri puan alan uyarlamaları şöyle sıralayalım: Reise nach Tilsit (1969), Armchair Theatre, Sunrise (1927), Hochzeit auf Bärenhof, Flesh and the Devil, Wonder of Woman, Jons und Erdme, The Trip to Tilsit (1939).

Gazeteci olarak başladığı kariyerine kısa hikayeler yazarak devam eder. Yazarlık kariyerinde ona ilk olarak, yazdığı dramalar ün getirecektir. Bir roman yazarıyla evlenir. Eserleri çok tutar, 30'dan fazla filme uyarlanır. Kariyerinin son döneminde yazdığı Reise nach Tilsit (1917, Tilsit'e Seyahat) daha sonra tam üç kez sinemaya uyarlanacak ve bunlardan biri sinema tarihinde kendisine önemli bir yer edinecektir. Yine kariyerinin son döneminde yazdığı Die Frau des Steffen Tromholt (1927, Steffen Tromholt'un Karısı) daha sonra Wonder of Woman isimli filme uyarlanarak ses getirecektir.

Sunrise, neden diğer uyarlamalar arasından bu kadar sivrilir? 

İlk olarak, döneme damgasını vuran bir sinema akımından bahsedelim, Alman Dışavurumculuğu. Metropolis, The Hands of Orlac, The Golem, From Morn to Midnight, Nosferatu, The Cabinet of Dr. Caligari gibi nefis örnekler veren bu akım, Birinci Dünya Savaşı'nın özellikle ekonomik izlerini silmeye çalışan Almanya'nın, yükselen Hollywood trendine karşı sağlam bir pozisyon kazanmak amacıyla ortaya attığı bir akımdır. Mimari, heykel, resim gibi alanlarda Avrupa'yı saran Dışavurumculuğu sinemaya getirerek 1920'li yıllarda çok ses getiren birkaç film çekmeyi başarırlar. İzleyicinin duygularına hitap etmek ve rahatsızlık hissettirmek için perdelerle, boyalarla yapılan çarpık ve yapay dekorlar, gerçeküstü ortamlar, genellikle düşük bütçeyle yapıldığı için olsa gerek, izleyiciyi tatmin etmeyecek ve popülaritesini uzun süre koruyamayacaktır. Almanya'dan Hollywood'a taşınır, farklı genre'lerle birleşir. Özellikle korku sinemasında ve film noir'da bıraktığı etkiler nedeniyle Alman Dışavurumculuğu günümüzde bile popüler bir konudur. Sunrise, Alman Dışavurumculuğun kırıntılarından faydalanan ABD yapımı bir filmdir. Bir Dr. Caligari kadar Alman Dışavurumculuğu içinde yüzmese de, etkilerini taşır. Örneğin, vamp kadının odasından çıkıp ayakkabısını boyatmak üzere hizmetçilerin odasından girdiği sahnede, masanın ve üzerindeki kaselerin pozisyonuna hiç dikkat ettiniz mi? Ve vamp kadının tavırları, kıyafetleri, makyajı size de korkutucu, adeta bir "vampir" gibi gelmedi mi? Bunlar, filmin taşıdığı dışavurumcu izlerden birkaç tanesidir. 

İkincisi, alegorik bir yapıttır, Üzerine söylenecek laflar vardır. Hermann Sudermann'ın eserinde de yoğun bir şekilde hissedeceğiniz bir "iyiyle kötü arasında gidip gelme" durumu vardır. Esas Adam (insanoğlu), şehirden gelen vamp kadın (şeytan, kötülük) ve evdeki fedakar, güzel, çalışkan ve iyi huylu karısı (melek, iyilik) arasında seçim yaparken ecel terleri döker. Vamp kadının etkisi altına giren Esas Adam, Masum Karısını öldürmeye karar verir. Ama kararını uygulayacakken vicdanı devreye girer. Karısının masumiyetini görünce, sonra da bir kilise de birbirlerini sonsuza kadar koruyacaklarına yemin eden bir çiftin nikahına denk gelince şeytanı kafasından tamamen kovar ve iyiliği seçer. Film, bu gelgit üzerine kuruludur. Gerilimi yüksektir, duyguları harekete geçirir. Sonuyla da heyecanı son seviyeye çıkartır. O döneme ve o prodüksiyon olanaklarına göre çok zengin bir filmdir.

Üçüncüsü, kadroda döneme damgasını vurmuş birkaç figür yer almaktadır. Yönetmen F. W. Munrau, Bram Stoker'ın efsanevi Dracula romanından uyarladığı Nosferatu filmi ile sinema tarihine silinmez izler bırakmıştır Nosferatu'dan beş sene sonra, Sunrise için yönetmen koltuğuna oturacaktır. Senaryoyu yazan Carl Mayer, yine akımın imzası niteliğindeki The Cabinet of Dr. Caligari'nin senaryo yazarıdır. Yedi sene sonra Nosferatu'nun yönetmeniyle bir araya gelerek yaptığı işin sönük olması zaten beklenemez.

Dördüncüsü, setler akımdaki düşük bütçeli filmlerin aksine son derece çeşitlidir ve gerçek mekanlarda oluşturulmuştur. Alman Dışavurumculuğun "derme çatma" dekor anlayışı, filmin geneline hakim değildir. Ev, evin yanından geçen nehir, dans ettikleri salon, kilise, kadının kaçıp bindiği tren... Dışavurumculuğu daha "gerçekçi" bir dekora oturturlar. Bu nedenle izleyici filmi daha çok benimser. 

Film hikayeye sadık kalmış mıdır? 

Uyarlamaları değerlendirirken çoğunlukla "aslına sadakat" üzerinden not veririz. Önce gelen edebiyat olduğu için aslolan edebiyattır ve sinemanın görevi bunu doğru şekilde yansıtmaktır diye düşünenlerin sayısı hiç de az değil. 20. yüzyılda ortaya çıkıp yaygınlaştığı için üvey evlat muamelesi görse de, sinemanın bir sanat dalı olduğunu unutmamak gerekiyor. Kendine göre bir stili, yöntemi var. Edebiyatı tıpa tıp taklit etmesi beklenemez. Öyle yapsa sanat olmaz.

Bu girizgahın ardından, tahmin edeceğiniz gibi yanıt: Hayır, kitap birebir yansıtılmamış. Tren sahnesi, mutlu son, kilise sahnesi sonradan eklenmiş; kadının zengin bir aileden geldiği, babasının gönül ilişkisini öğrenip damadı tehdit edişi, üç çocukları olduğu detayları filmde gösterilmemiş. Fakat bunların da ötesinde, kitapta olmayıp filme yansıtılan önemli bir detay var: Kasaba-Şehir zıtlığı. 

Filmde şehir ve şehre dair her şey, şehveti, kötülüğü anımsatır. Şehir büyük ve bireyi, içindeki vicdanı ve sağduyuyu yutmaya hazır bir canavar olarak tasvir edilir. Kasaba ise bireyin kendi iç dünyasına daha yakın, huzurlu, sağduyulu ve sakin bir şekilde yaşadığı bir yer olarak gösterilir. Her ne kadar Sudermann, bu öyküyü yazarken kendi doğup büyüdüğü coğrafyaları seçerek belki biraz kasaba hayatını öne çıkarmak istediyse de, kitapta şehir-kasaba zıtlığına dair bir yorum yok. 

Başka bir fark da, romanda karakterlerin isimleri var, filmde yalnızca rollerini öğreniyoruz. Belki de bunun alegorik bir anlatım olduğunu daha fazla vurgulamak için, karakterlerin üzerinden vurguyu çekmişler. 3 çocuk, zengin baba da hikayeden çıkartılmış. Daha yalın ve mesaja odaklı bir hikaye anlatımı seçilmiş. 

Kitap yorumu

Kitapta Indre, kocası Ansas'ın kendisini öldürme planı yaptığını anlar. Ansas ona bir tekne gezisi yapmayı önerdiğinde, başından itibaren bunun planlanmış bir cinayet girişimi olduğunu bilmektedir. Tekne gezisine çıktıkları andan itibaren, hazin sona ulaşana kadar sürekli olarak "öldürecek, hayır öldürmeyecek" ikilimi içinde kalırız. Bu da okur üzerinde müthiş bir gerginlik yaratır. Film adamın vicdan muhasebesi üzerinden akarken, kitap kadının korkusu üzerinden ilerler. Kadının korkak, pasif, kabullenmiş ve affetmeye hazır bakış açısından Ansas'ı gözlemleriz. Bazı hareketlerinde şefkat vardır, öldürmeyecek deriz. Bazen gözünden şeytani bir ışıltı geçer, öldürecek deriz. Kısacası gölün ortasında, savunmasız bir şekilde Ansas'ın gelgitlerini tartarak öldürülüp öldürülmeyeceğini hesap etmeye çalışırız. 

Burada hikayeyi Indre'nin gözünden algıladığı için okur otomatik olarak "melek" tarafındandır. Ansas'ın bir an önce kapıldığı cazibeden kurtulması için yumruğunu ısırır. Sonunda Ansas da, tıpkı filmdeki adam gibi içindeki şeytanı yenerek Indre'nin dizlerine kapanır, itiraf eder ve af diler. Daha sonra çok sarhoş oldukları için ikisi de suya düşecek, Indre kurtarılacak fakat Ansas ölecektir. Okur bu noktada ikiye ayrılır. Ansas'ın bu hazin sonuna üzülen "melekler" ve kitap boyunca kadına çektirdikleri için ondan nefret edip sonuna zerre üzülmeyen, hatta Indre'nin bu affediciliğine ve pasifliğine kızan "şeytanlar".

Kadına 20. yüzyılda biçilen affedicilik, pasiflik, yakarış, kabulleniş 21. yüzyılda iyice küflendiği için, neden üzülecekmişim dediğinizi duyar gibiyim. Ben de sizinle aynı tepkiyi verdim. Elbette hiçbir şey bu kadar iki boyutlu, tam siyah veya tam beyaz olamaz. Sanırım herkes bu hikayeden, kişisel deneyimlerine bakarak farklı bir sonuç çıkarabilir. 

Kitap zulmeden adamı sonunda öldürüp "bu dünyada ilahi adalet var, eden bulur" diyerek aslında ezilen kadının tarafını mı tutuyordu yoksa, sonunda adamı affettiği halde yine de öldürüp "kadının yüzü gülmeyecek, öyle de üzülecek, böyle de üzülecek" diye kadının dramına dram mı katıyordu? Yoksa yalnızca okuru ters köşeye mi yatırmak istemişti? Sizce?