Jean-Sol Partre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jean-Sol Partre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2017 Perşembe

Kitaptan Çizgi Romana: L'Ecume des Jours

Boris Vian'ın 1946 yılında yayınlanan sürrealist dramatik aşk romanı L'Ecume des jours (Günlerin Köpüğü) hatırlayacağınız gibi 2013 yılında Michael Gondry yönetmenliğinde sinemaya uyarlanmıştı. Audrey Tautou etmeni sayesinde, romanın bugüne kadar en çok konuşulan uyarlamasıydı bu film. Beklenti çok büyük olduğu için ne yazık ki fazla tatmin etmemişti. Özellikle Chloé ve aşçı Nicolas karakterleri kitap okurunu memnun edememişti. Romanın yakın zamanda çıkan popüler bir çizgi roman uyarlaması da var. Kitabın hissini görsele dökme konusunda filmden bin kat daha başarılı bir çizgi roman üstelik. Jean David Morvan ve Frédérique Voulyzé'nin uyarlamasıyla ve Marion Mousse'un çizimleriyle 2012 yılında yayınlanan bu uyarlama Türk okuruna da E Yayınları tarafından 2014 yılında, ne yazık ki aynı sene vefat eden Elif Ertan çevirisiyle sunuldu. Zaten E Yayınlarından çıkan romanın çevirisi de kendisine aitti. 

Tüm fizik kurallarının çarpıtıldığı, yeni bir gerçekliğin yaratıldığı böyle bir romanı görselleştirmek hiç de kolay bir iş değil. Çizgi roman yaratırken herhangi bir vraisemblance (gerçeğe benzeme) kaygısı olmadığı için hem karakter tasvirinde hem de romana özgü o tuhaf alet edevatın tasvirinde Mousse'un daha özgür davranma şansı vardı ve bundan layıkıyla faydalanmış.

Chloé ve Nicolas karakterlerini tam da okurun hayal ettiği gibi çizmesi bakımından film uyarlaması karşısında bir sıfır öne geçmeyi başardı. Chloé tıpkı kitaptaki gibi zarif, kırılgan; Nicolas ise tipik bir Fransız aşçısı olarak tasvir edilmişti. 

Jean-Sol Partre konusunda filmin hakkını vermek gerekiyor, gözlükleriyle şahane bir karakter yaratmayı başarmışlardı. Yalnız filmin bu başarısı bile, çizgi romandaki aşırı komik Partre tasvirinin yanında sönük kalıyor. 

Filmde ünlü komedyen Gad Elmaleh tarafından canlandırılan ve bu bakımdan çok dikkat çeken Chick karakteri, çizgi romanda zayıf kalmıştı. Çizimini beğenmediğim tek karakter oldu. 

Piyanokteylin çizgi roman versiyonu yine filme göre daha zayıftı. Filmde uzun uzadıya gösterilmesi izleyiciyi hazdan hazza sürüklemişti, hayal gücünden gerçeğe dönüştürüldüğünü görmek keyif vericiydi, film bunu çok iyi başarıyordu. Hayal ürünü bir ürünün yine hayal ürünü çizimlerle tasvir edilmesi o kadar da etkileyici değildi. 

Buz patenindeki vahşet ve Biglesanabana dansı, koridorun iki tarafında Chloé'nin hastalığı ilerledikçe küçülüp kirlenen camlar da yine çizgi romanda iyi yansıtılmamıştı, bu kısımları filmde büyük bir keyifle izlemiştik. 

"Sizi Duke Ellington mı düzenledi?" esprisini yapıp, arkasını dönerek kaçtığı kısım ve ormandaki öpüşme kısmı, çizgi romanın en sevimli bölümlerindendi. Colin'in kurşun yetiştirme merkezinde çalıştığı bölüm de başarılıydı. Chloé'nin akciğerinde çıkan çiçek çizimi ise, çizgi romanın belki de en vurucu bölümüydü.

Çalışmakla ilgili bakış açısı 2 sayfaya yayılarak anlatılmıştı. Anlaşılan, iki senaristin en çok üzerinde durduğu noktalardan biri buydu, çünkü çizgi romanda uzun uzadıya anlatılan başka pek bir şey yok.

Kitapta sürreal, 'patafizikçi yönüyle dikkat çeken bu hikaye, çizgi romanda görsellerin de yardımıyla leziz sürreal bir drama, hatta ağır romana dönüşmüş. Çok aşık, zengin, huzurlu bir adam aşkına karşılık bulur. Duke Ellington'ın şarkılarından fırlamışçasına güzel ve neşeli kadın da adama aşık olmuştur, kavuşurlar. Derken bu mutlu hikayeye bir hastalık (çiçek) dahil olur. Hastalıkla birlikte para tükenir, umut tükenir, hikayede bu mekanın tükenip yok olması şeklinde tasvir edilir. Öte yandan Jean-Sol Partre hayranı Chick ve Alise ilişkisi hikayeye bir polisiye yön katar. Çizgi romanla birlikte hikaye sürükleyici, sürreal bir kaybedenler hikayesine dönüşmüştür.

Yine de söylemek gerekiyor, kitabı bilmeden çizgi romandan cok da zevk almayı beklememek gerekiyor. Önce kitap sonra çizgi roman şeklinde ilerlemeniz şiddetle tavsiyedir. 

5 Mayıs 2016 Perşembe

Kitaptan Filme: L'Ecume des jours


Roman, 1946 yılında Boris Vian tarafından yazılmıştır. Aşk romanı olarak tanıtılsa da, kadın-erkek ilişkisini aşina olmadığımız bir dekorun içine yerleştirerek işlediğinden, bildiğimiz aşk romanlarına benzemez.

Gerçeküstü bir zeminde yaratılan mekanlar, karakterler arasında alışılagelmişin dışında ilişkiler, yazarın mühendis geçmişinden ve ‘Patafizik felsefeye göre şekillendirdiği dünya görüşünden esinlenen yaratıcı objeler, hastalıklar, baştan sona absürd ilerleyen hikaye.

Mekanlardan başlayalım. Ana karakter Colin ve aşçısı, aynı zamanda da yaşam koçu Nicolas, koridorunun 2 yanında camlar bulunan, mutfak lavabosundan yılan balıklarının avlanabildiği başlangıçta geniş, sonra Colin’in biricik aşkı Chloé hastalandığı ve gitgide ölüme yaklaştığı için duvarları daraldıkça daralan, kararan ve bakımsızlaşan bir evde yaşamaktadır.

Standart penceresiz koridorların yerini iki yanı camlı aydınlık bir koridor almıştır, çünkü mutlu bir yaşamın sırrı içeriye giren güneş ışınlarından geçer. Başlangıçta aşkla birlikte aydınlık ve mutlu olan mekan, daha sonra hastalık ve sona yaklaşma sürecinde daralır, camlar kendiliğinden temizlenemez bir şekilde kirlenmeye başlar ve güneş ışınları içeri giremez olur; mekanın mutluluğu azalır, azalır, sonunda mutluluk yok olunca mekan da biter. Hikaye, ruhsal duruma göre değişen kendine özgü bir fiziksel dünya yaratmıştır. Hikayenin en önemli özelliği de budur: kendine özgü fiziksel kurallar. 

Bu noktada yazarın etkilendiği ‘Patafizik felsefeden biraz bahsetmek gerekiyor. ‘Patafizik kavramı, ilk olarak 19. yüzyılın sonlarında Alfred Jerry’nin Gestes et opinions du docteur Faustroll, pataphysicien (Patafizikçi Doktor Faustroll'ün Davranış ve Görüşleri) adlı romanında ortaya çıkmıştıe-r. 20. yüzyılın başlarında, savaşın yıkımı üzerine alternatif gerçekler türetmeyi amaçlayan sürrealizm ve absürd akımlara öncülük etmiştir.

‘Patafizik, farklı bakış açılarıyla şekli değiştirilen alternatif fiziksel dünyalar olarak nitelendirilebilir. Gerçek denen şey bugüne kadar bulunan çözümlerin en sık kullanılanı ve en genel şekilde kabul görenidir. Bununla birlikte, bu, gerçeğin tek olduğu ve başka gerçeklerin olmadığı anlamına gelmez. ‘Patafizik, alternatif gerçeklerle ilgilenen bir bilim dalı olarak tanımlanabilir.

Daha açıklayıcı olması için kitaba dönüp örnek verecek olursak; bir caz müzik dinleyicisi olan Colin, her nota basımında farklı bir içeceğin aktığı, müzikle birlikte kokteyl yapabilen bir piyano tasarlamıştır: Piyanokteyl. Hayal ürünü olmakla birlikte, “saçma” değildir. ‘Patafizikte amaç gerçek olamayacak şeyleri hayal etmek değildir; gerçek olabilecek ancak bugüne kadar genel kabul görmeyen şeyleri, başka bir deyişle “istisnaları” ortaya çıkarmaktır. Bu nedenle ‘Patafizik, İstisnalar Bilimi olarak da bilinmektedir.

Kitapta mekanlar kadar karakterler arasındaki ilişki de dikkat çekmektedir. Kitabın yazıldığı tarihe, yani 20. yüzyılın ortalarına göre kadın ve erkek ilişkileri toplumsal normlardan sıyrılmış, oldukça cüretkar bir formdadır. Colin, hayatını aydınlatan aşkı Chloé hastayken, en yakın arkadaşının sevgilisi Alise’den de hoşlanmaktadır örneğin. Chloé, kendi düğününe hazırlanırken kız arkadaşlarının yanına gidip vücutlarına övgüler yapar, ne kadar çekici olduklarını onlara söyler.

Bu bağlanmaktan uzak, serbest kadın-erkek ilişkileri, elbette yazarın yakın arkadaşları olan ve kitapta da atıfta bulunulan Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir ilişkisini hatırlatmaktadır: Sartre-Beauvoir çifti birbirlerine eş olmayı kabul etmiş, ancak aşk ve cinsellik açısından birbirlerini kısıtlamamışlardır. Colin ve Chloé’nin ilişkisi de benzer bir çizgiye sahiptir.

Jean-Paul Sartre’dan bahsetmişken kitaptaki rolüne de değinmekte fayda var. Kitap, kısaca herhangi bir fikrin ideoloji haline dönüşmesini ve insanların nedenini bilmeden çılgınca bu fikre kapılmalarını, başka bir deyişle toplulukların fanatizmini eleştirmektedir. Boris Vian, bireyselci bir bakış açısına sahiptir ve kitapta da bunu belli etmiştir. Ona göre insanların kitleler halinde her hafta yayınlanan Jean-Paul Sartre yazılarını takip edip felsefeyi popülist bir furyaya dönüştürmeleri mantıksızdır. O, bireyin aklına yatan gerçekleri kabul etmesi gerektiğini, toplu olarak hareket etmek zorunda olmadıklarını savunmaktadır.

Kitap özetle toplum normlarının belirlediği ilişkileri ve toplumun ideolojileri düşünmeden benimsemesini ve peşinden koşmasını eleştirmektedir. Bunu da elbette alıştığımız, bildiğimiz bir gerçekler bulutunun ve değerler dizisinin içinde değil, baştan yarattığı bir fiziksel dünya gerçekliği zemininde yapar.

Kitaptan bu kadar bahsetmek yeterli, filme de biraz yer verelim. Tüm satır aralarında yaratıcılık olan, standarda aykırı obje ve mekanlarla dolu, gerçeğin baştan yapılandırıldığı bir kurguyu görsele dökmek takdir edersiniz ki kolay değil. 2013 yapımı, Michel Gondry yönetmenliğinde çekilen filmle ilgili iki yorum yapmak isterim.

Öncelikle, bu filmi bana kalırsa yalnızca kitabı okuyup beğenen kişiler izlemeli. Diğer insanlar için başlı başına çarpıcı bir yapıt değeri taşımıyor. Önce kullanıcı kılavuzunu okuyup sindirdikten sonra filmi izleyince anlamlı hale geliyor. Hayal ettiğiniz şeyleri gözlerinizle görmek keyifli. Piyanokteyli izlemek eminim birçok insana haz yaşatmıştır.

İkinci olarak, oyuncu seçiminin tatmin edici olmadığını belirtmeliyim. Chloé karakterini canlandıran Audrey Tautou bence doğru değildi. Yıllar önce Amélie filmi ile destansı hikayelerin baş kahramanı olabileceğini kanıtlayan Tautou, akla ilk gelen oyuncu olmuş olmalı. Ancak Chloé’yi açık tenli, genç, kırılgan bir kız olarak hayal eden biz okurlar, karşımızda esmer ve yaş almış Audrey Tautou’yu gördüğümüze çok da sevinemedik. Aynı şekilde Colin’in de biraz daha genç bir karakter olması gerekiyordu.

Kitabı, detayların tadına varabilmek için en az üç kere okuyup üzerine filmi izlemek tavsiyedir.