12 Eylül 2016 Pazartesi

Kitaptan Diziye: The Ray Bradbury Theatre - Sezon 1

1985-1992 yılları arasında 65 bölüm halinde yayınlanan Kanada yapımı dizi. Fahrenheit 451'in yazarı Ray Bradbury'nin öykülerine dayanarak çekiliyor.

Yazarı distopik romanı ile tanımış olsak da, bu seride genel olarak kısa korku temalı öyküler ekrana aktarılmış. Dizinin başında yaklaşık 1:30, 3:00 dakika boyunca Ray Bradbury'nin kendisini görüyoruz. Bu giriş kısmında öykülerini yazarken ilhamını nasıl bulduğunu izleyicisine açıklıyor. Bazen karanlık bir kasabada kendisine yaklaşan trenden ilham alıyor, bazen elinde bir sapanla kayalıkların üzerinde gezip ilham bulmaya çalışıyor. Tamamen deli bir yazarın zengin hayalgücünü yansıtan minik öyküler bekliyor bizi.

Tam olarak düzenli sezonlar söz konusu değil. Ben sıralamaya hiç kafa yormayıp IMBD'deki sezon sınıflandırmasına göre gittim. Buna göre, ilk sezon 6 bölümden oluşuyor. Sonraki sezonlarda daha çok bölüm var. Toplam 6 sezon.

Seriye devam eder miyim bilemiyorum. Korku türüyle aram pek iyi sayılmaz. Üst üste korku öyküleri okumak pek ilgimi çekmiyor. Şema aynı, objeler farklı gibi geliyor. Dolayısıyla bir noktadan sonra sıkılıyorum. Arada sırada okumak, izlemek daha keyifli. İlk sezonun tüm bölümlerini aradan çıkarsam da bundan sonraki bölümleri aklıma geldikçe izleyeceğim.

Ama teker teker ele alırsak gayet keyifli bölümler var. 65 bölümün sonunda etrafımdaki tüm günlük nesnelerin beni korkutacağından şüphelenmiyor değilim. 

Bölüm 1 - Marionettes, Inc. (IMBD puanı 6,8)

Aynı isimli 10 sayfalık bir öyküden uyarlama. Dizi düşük bütçeyle çekilmiş, amatör bir yapıma benziyordu, çok beğenmedim. Öyküyü okumak daha güzeldi. Aklımda diziden yalnızca iki kişinin oyunculuğu kalacak: Braling rolünde James Coco ve Marionettes, Inc.'in sahibi rolünde Leslie Nielsen. Bu arada 80'li yıllardaki ofis ortamını görmek pek keyifli oldu. Yine resmi giyinmiş insanlar, yine beyaz ve soğuk bir atmosfer, yine bitki, ama devasa bilgisayarlar.

Bölüm 2 - The Playground (IMDB puanı 6,6)

Bu bölümün konusu tüylerinizi ürpertecek. Gecenin bir yarısı karanlık bir çocuk parkından geçerken bir anda tüm çocuklar oyunu bırakıp donuk bir ifadeyle adınızı söylemeye başlasa ve karınca sürüsü gibi üzerinize gelse ne hissedersiniz? Ray Bradbury'nin tarzı, dizinin girişinde kendisinin de açıkladığı gibi, günlük objelerden hikayeler çıkarmak üzerine kurulu. Bir çocuk parkı ve cıvıl cıvıl çocuklar neden korku öğesi olmasın?

Bölüm 3 - The Crowd (IMBD puanı 6,9)

Bu sezonda en beğendiğim bölüm oldu. Araba kazalarında bir anda etrafta beliren ve yardım etmek adı altında kazaya uğrayan kişiyi hareket ettirerek daha ciddi hasarlara neden olan kalabalıktan süphelendiğiniz oldu mu hiç? Ray Bradbury süphelenmiş ve onlardan şahane bir öykü yaratmış. Spelliner karakterini canlandıran Nick Mancuso bana çok tanıdık gelse de, oynadığı filmlere bakınca izlediğim bir şeye rastlamadım. Birine benzetmiş olmalıyım. Morgan rolünü oynayan R. H. Thomson'ı da birine benzettim ve kime benzettiğimi biliyorum. Doctor Who'daki Rory'yi  (Arthur Darvill) andırmıyor mu? Hikaye diziye uyarlanırken birçok detay eklenmiş. Tüm bu değişiklikler Ray Bradbury'nin kontrolü altında olduğundan bize yorum yapmak düşmez. Hem hikayesi, hem de dizisi güzeldi.

Bölüm 4 - The Town Where No One Got Off (IMBD puanı 7,2)

Bir başka son derece psikopat bölüm. Burada, trenlerden kimsenin inmediği, etrafta kimselerin görünmediği sakin kasabalar korku öğesine dönüştürülmüş. Oyunculukları ve öykünün sonunu beğendim. Cogswell rolünde oynayan Jeff Goldblum size de tanıdık geldi mi? İpucu vereyim o halde: The Grand Budapest Hotel.

Bölüm 5 - The Screaming Woman (IMDB puanı 7,1)

Başrolünde Drew Barrymore'un minik bir kız olarak oynadığı bölüm. Bu bölümü izledikten sonra minik çocuğunuzun uydurduğu hikayeleri bir daha hafife alamayacaksınız. Güzel bir bölüm olmuş. Sezonun diğer bölümlerinden farklı olarak, bu bir hikayeden uyarlanmıyor, Ray Bradbury hikaye değil senaryo olarak yazıyor.

Bölüm 6 - Banshee (IMDB puanı 6,6)

En teatral oyunculukları izleyeceğiniz ve en güzel İrlanda aksanını duyacağınız bölüm. Başrollerde Peter O'Toole ve Charles Martin Smith'i izleyeceksiniz. Banshee rolünüz ise Jennifer Dale canlandırmış. Ba-yı-la-cak-sı-nız.

5 Eylül 2016 Pazartesi

Kitap: Sonuncu - Tahsin Yücel


Tahsin Yücel'in 2010 yılında yayınlanan romanı. Selami Harici isminde, felsefe bitirmiş ve Sorbonne'da doktora tezi yazmış varlıklı ve eğitimli bir Osmanlı torununun 40 sene boyunca Serencam ismindeki kitabını yazma öyküsünden yola çıkılır ve aile bireyleri, hatta toplumun kendisi betimlenir.

Kitapta 4 anlatıcı vardır. Selami beyin eşi Zarife hanım, en küçük oğulları Müşfik, torunları Lami ve gelinleri Canan.

Başlarda Balzac'ın Bilinmeyen Şaheser'i tadında, hayatının eserini ortaya çıkarmaya çalışan dahi bir sanatçının sancıları anlatılacak herhalde diyerek heyecanla sayfaları hızlı hızlı çevirdim. Ancak sonra absürt bir romanla karşı karşıya olduğumu anlamam uzun sürmedi.

Görüldüğü gibi hikayede merkeze bir kitap konmuş çevresine de 4 tane anlatıcı yerleştirilmiş. Serencam'ın yazılma hikayesine değil, onun etrafında toplanan insanların Serencam'a olan bakış açılarına odaklanılmıştır.

Serencam üzerinden önce Harici ailesinin bireyleri, sonra Türk toplumu eleştirilmiştir.

Serencam, yazarı Selami bey tarafından bütünsel ve genelleyici, eşsiz bir felsefe kitabı olarak tanıtılsa da aslında böyle değil. Bir delilik haliyle yazılmış, içinde ne yazdığı belli olmayan, başından sonuna kadar tek bir tane bile noktalama işareti kullanılmadığı için anlaşılmayan, noktalama işaretleri olsa bile anlamsal bir bütünlük içermeyip tek tek bağımsız güzel cümlelerden ya da paragraflardan oluşan, anlamsız bir eser. Dolayısıyla büyük emek ve sancılarla eserini ortaya koyan usta bir sanatçının üretim öyküsü değil bu.

Serencam'ın tek özelliği, Türkiye'de tek cilt halinde ve kaliteli bir şekilde basılmış olan en uzun kitap olması. Tam 24718 sayfa. Sadece şekli sayesinde hem yurt içinde hem de yurt dışında büyük bir ilgi topluyor. İnsanlar onu görmeye geliyorlar, satın almak için sıraya giriyorlar. Hatta uzunluğu sayesinde toplumsal bir olaya, milli gurur meselesine dönüştürülüyor. Onu gören ve temasını soranlar, bunun bir felsefe kitabı olduğunu öğrendiklerinde ve noktalama işaretleri kullanılmadığını da gördüklerinde kitabın içeriğinden ve biçiminden kendilerinden geçmişçesine büyük bir övgüyle bahsediyorlar. Bugüne kadar bu kitabı okuyup analiz eden kimse olmamasına rağmen, hayranı çok.

Bunca insan, kitabın içeriği değil, şekli karşısında böylesine büyüleniyor. Bu absürt durum üzerinden birtakım toplumsal eleştiriler yapılmış.

Bunlardan birincisi tabi insanların şekilciliği. Şekilcilik eleştirisi, Selami beyin kendi oğlu, paragöz ve gösteriş meraklısı Müştak ve Müştak'ın her söylediğini papağan gibi onaylayan kardeşi, bir o kadar çıkarcı Müşerref üzerinden yapılmış. Müştak, en büyük yalılarını Adanalı pamukçulara sattığı için babasına son derece kızgın, onu bir türlü affedemiyor. Onu 40 yıl süren yazma çabasından dolayı deli ve komünist olarak tanımlıyor. Kütüphanesinde Marx'ın kitapları olduğu gerekçesiyle babasını komüniste, komünizmi de dünyanın en büyük kötülüğüne indirgiyor. Müştak'ın bu sorgulamayan, kendisine dayatılanı kabul edip işine geleni savunan, yüzeysel ve cahil, tüketim delisi halini topluma mal eden Selami bey "Bizim olduğu kadar toplumun da çocuğu" diyerek Müştak üzerinden toplumu eleştiriyor.

İkinci eleştiri akademideki fikir çalma sorunu. Serencam'dan küçük pasajlar derlenerek Gündem gazetesinde köşe yazısı şeklinde yayınlanmaya başladığında, bir gün, bir pasajın tamamen Marx'ın eserinden alıntı olduğu anlaşılıyor. Bu büyük emek hırsızlığı karşısında, yazardan öğreniyoruz ki bu durum Türk akademi ve edebiyat çevrelerinde zaten çok yaygın. Dolayısıyla üzeri hızla kapatılabiliyor.

Üçüncüsü, darbe dönemindeki baskıcı ortam. Müşfik beyin evini basan polisler karşılarında kapkalın bir felsefe kitabı gördüklerinde, okuma gereği duymadan onu yok edip sahibini tutuklamaya yelteniyorlar. Henüz okumadıkları bir kitabın gölgesinden korkmak, kitabı okumamış insanları da hapse tıkmak dönemin atmosferindeki tutarsızlığı gözler önüne sermiş.

İşin başka bir absürt yanı daha var. Selami bey ömrünün kırk yılını bir düşünce kitabını yazmaya adamasına, bu amaçla ömrü boyunca para getirecek başka bir iş yapmamasına, bu işi çok ciddiye alıp binlerce sayfayı beğenmediği için yırtıp atmasına rağmen, kendisi de aslında içerik üretebilecek kapasiteye sahip olmayan yetersiz bir insan. Bunu kabul etmiyor, kendisini layık gördüğü konuma gelmek için ünlü yazar ve düşünürlerin cümlelerini yıllarca Türkçeye çevirip derleyerek kaynak belirtmeden bu cümleleri kendisine aitmiş gibi göstermekten çekinmiyor. En başta kendisi şekilci.

Tahsin Yücel, aslında baş karakterimiz Selami beyin hayata karşı duruşunu daha iyi anlayabilmemiz için onun gençlik zamanlarında bağlandığı edebi ve düşünce akımlarını ipucu olarak bize veriyor. Selami bey, akademik hayatının başlarında Baudelaire, Rimbaud, Mallarmé gibi sembolcüleri okurken sonra Marx'ın Misère de la philosophie eseriyle tanışıyor ve dünya görüşünü değiştiriyor.

Anlaşılan o ki Selami bey her iki akımı da yarım yamalak anlıyor, Sembolizmi şekilciliğe, Marksizmi de bütüncüllüğe indirgeyerek, bu iki görüşü karıştırıp kendine bütüncül (noktalama işaretsiz, tek cilt, tek örnek) bir şekil (24718 sayfalık hiçbir şey anlatmayan kaliteli basılmış kitap) oluşturuyor ve öldükten sonra bu hiçbir şey ifade etmeyen, ancak dışarıdan bakınca etkileyici görünen ve yazarını diğerlerinden üstün kılan bu kitapla anılmayı arzuluyor.

Dolayısıyla ömrü boyunca yapmaya çabaladığı şey, etrafındaki cahil insanlar Serencam'ın gizemini çözene kadar kendisine saygı duyulmasını sağlayacak, özgün olmayan ya da edebi değeri olmayan, insanlığa hiçbir şey katmayan koca bir kitap oluşturmak oluyor.

Kim bilir, belki Tahsin Yücel burada her köklü aileden gelip Fransız eğitimi alan zengin ve eğitimli insanın entelektüel faaliyet gösterme kapasitesine sahip olamayacağı eleştirisini yapmıştır. Bir zamanlar bilgili kişilerin çoğunun bu profilden çıktığını düşünecek olursak, bu kişilerin çoğunlukla bir şey bilmediği sonucuna varmış olabilir. Ya da tersten bakarsak, entelektüel faaliyette bulunmak için illa gösterişli bir geçmişe sahip olmak gerekmediğini de anlatıyor olabilir. Aynı şekilde egosunu tatmin etmek için daha önce söylenen sözleri farklı biçimlerde söyleyip durmadan eserler üreten ve isimlerini duyuran insanları eleştirmiş de olabilir. Veya bu toplumda bilgili geçinenlerin aslında hiçbir halt bilmediklerinden, yurt dışında üretilen düşünceyi çeviri aracılığıyla topluma tanıtmaktan başka bir becerileri olmadığından dem vurmuş da olabilir.

Okurken anlatımda sıklıkla tekrarlar olduğu için biraz yorucudur Sonuncu. Biraz Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü hatırlatır. Bir düşünceyi çeşitli sembollerle okuruna verir. Belki de sembolizmin yanlış anlaşılmasıyla dalga geçen başarılı bir sembolist eser olarak tanımlayabiliriz bu kitabı.

Şiddetle tavsiyedir.

31 Ağustos 2016 Çarşamba

Anime: Anohana The Flower We Saw That Day


Uzun ismiyle Ano Hi Mita Hana no Namae o Bokutachi wa Mada Shiranai (o gün gördüğümüz çiçek). 2011 yapımı bu anime toplam 11 bölümden oluşuyor. Bölümlerin her biri 22 dakika. 

6 tane çocukluk arkadaşının hikayesi. Jintan, Menma, Yukiatsu, Anaru, Poppo, Tsurumi daha küçük birer çocukken çok samimi arkadaşlar. Hatta kendilerini Super Peace Busters adıyla tanımlıyorlar, hep bir araya geldikleri bir kulübeleri bile var. Derken aralarından biri bir kaza sonucu ölüyor, çocukların geri kalanı bu olaydan sonra dağılıp birbirlerinden uzaklaşıyorlar. 

Lise çağına geldiklerinde Jintan bir gün ölen Menma'nın halüsinasyonunu görüyor. Bu tek bir seferle kalmıyor üstelik, daha sonra Jintan sürekli olarak Menma'yı görebiliyor, hatta geceleri aynı evde kalıyorlar. Jintan, Menma'nın dünyevi bir şeye takılmış olabileceğini, bu nedenle cennete gidemediğini düşünerek bunun ne olduğunu çözmeye çalışıyor. 

Bu arada Menma ölmeden önce bir dileği olduğunu, ama dileğinin ne olduğunu hatırlayamadığını söylüyor. Jintan, Menma'nın bu dileğini gerçekleştirirse onun cennete gideceğini düşünerek araştırmaya başlıyor. 

Eski grup tekrar bir araya geliyor, tabii hepsi değiştiği için başta tekrar uyum sağlamaları kolay olmuyor. Menma'nın çevresinde toplanarak geçmişleriyle yüzleşme sürecine giriyorlar ve olaylar gelişiyor. 

Dramatik bir anime olduğunu söyleyelim. Menma karakteri hayat dolu, canlı, neşeli bir ölü. Kendinden çok başkalarını düşünüyor, eski arkadaşlarının tekrar bir araya gelmesi için çabalıyor, herkesin mutlu olmasını istiyor. Böyle deli dolu bir karakterin aslında ölü olduğunu bilmek izleyici için son derece dramatik, son bölümdeyse bu dram tavan yapıyor.

Jintan'ın annesinin ölümü, Menma'nın ölümü karşısında annesinin güçsüzlüğü, aşklarına karşılık alamayıp acı çeken grup üyeleri gibi bir sürü dram öğesi var. Açıkçası bu öğeler bir yetişkin için çok çiğ, dolayısıyla anime bence 15-18 yaş aralığına daha çok hitap ediyor gibi.

Aşk hikayelerine bol bol yer verilmiş. Çoğu kişi gruptaki birine aşık ve açılamıyor. Böyle böyle beş altı tane aşk hikayesi var. Bu karşılıksız aşklar beşgeninin en umutsuz vakası Tsurumi. Soğuk ve ukala bir kız olduğu için insanda antipatiyle karışık bir acıma hissi uyandırıyor. Poppo ise bu beşgene hiç katılmadan, kendi halinde yaşayan tek kişi. Para biriktirip dünyayı gezme hayalini gerçekleştiriyor. Muhtemelen birçok kişinin favori karakteri, ben de dahil. Zaten Menma'nın Jintan'a göründüğünü hiç sorgulamadan heyecanla kabul eden tek karakter de kendisi.

Bölüm sayısı az olduğu için kısa sürede tüketilebilir bir anime. Konusu çok ahım şahım olmasa da karakterleri izlemek keyifli.

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Kitaptan Diziye: Childhood's End


The Overlords, The Deceivers ve The Children adında toplam 3 bölünden oluşan 2015 yılında yayınlanmış ABD yapımı bir mini dizi.

Aynı ismi taşıyan Arthur C. Clarke romanından uyarlanmış. Ben Cep Kitapları'ndan Son Nesil adıyla yayınlanan Kayhan Şentin çevirisini okudum. Ayrıca İthaki Yayınları Çocukluğun Sonu adıyla Ekin Odabaş çevirisini yayınlamış. Ben okuduğum çeviriden memnun kaldım.

Öncelikle bilim kurgunun ustalarından biri olan Arthur C. Clarke'ın geçmişinden kısaca bahsetmekte yarar var. Yazar, 2. Dünya Savaşı'nda Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne radar teknisyeni olarak katılmış, King's College London'da fizik ve matematik derecesi yapmış, uzay seyahati hakkında bilimsel makaleler yazmış, sualtı canlıları hakkında araştırmalar yapmış bir bilim adamı, ayrıca fütürist bir bilim kurgu yazarı. Açıkçası kurguları hemen tüketilebilir, anlaşılabilir değil. Kafa patlatmalısınız. Ama şu çok net ki elinden geldiği kadar sadeleştirerek yazıyor.

Childhood's End, yazarın 3. kitabı. 1953 yılında yayınlanıyor. Bir gün dünyadaki bazı şehirlerin üzerine aynı görüntüye sahip uzay gemileri gelip park ediyor. Önceleri çok korkup panikleyen insanlar, daha sonra bu gemilerle gelen Karellen adındaki bir Tanrısalın Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Rick Stormgern aracılığıyla insanlıkla iletişime geçmesi sonucu durumu biraz kabulleniyorlar. Karellen dünyadaki kaos ve savaş haline bir son vereceklerini, dünyayı yaşanır bir yer kılacaklarını söylüyor. Uzun bir süre zarfında, karşılıklı güven kuruluyor ve Karellen'in vaatleri gerçekleşiyor.

Tamamen farklı ve son derece çekici bir yeni dünya düzeni oluşturuluyor. Politik, dini, ekonomik değişimler titizce düşünülmüş ve sağlam bir tasvir yapılmış.

Örneğin, artık robot fabrikalar var. Üretimi insanlar değil, robotlar yapıyor. İhtiyaç duydukları her şeyi çalışmadan elde eden insanlar, ekonominin canlı olduğu metropolleri terk edip daha sakin yerlere yerleşiyorlar. Suç kavramı ortadan kalkıyor. Kimsenin eksiği olmadığı için insanlar çalmaya gerek duymuyorlar. Ve kendilerini görüp cezalandıran Tanrısallardan korkuyorlar. İnsanlar acelesiz yaşam sürdürüyor, Batı dünyası da dahil. 

Ömür boyu çalışma zorunluluğu ortadan kalkan insanoğlu, ömür boyu eğitime yöneliyor. Yüksek öğrenimini tamamlayan insanlar, ilgi duydukları konularda eğitim almaya devam ediyorlar, kurslara gidiyorlar. Hava araçları sayesinde trafik ortadan kalkıyor. İnsanların genellikle dünyanın ayrı yerlerinde 2 tane evi var. Kutup bölgeleri de açılmış, 6 ay yazı yaşamak isteyen insanlar kutuplara gidebiliyorlar. Bu yolculuklar çok kısa sürüyor. 

Kitapta bol bol din eleştirisine yer verilmiş. Tanrısallar dünyada bulunan yüzlerce dinin hepsinin birden doğru olamayacağını savunuyorlar. 5 bin yıl kadar geriye gidip o zamanlar yaşananları ekrana getirebilen bir mekanizma var, bu mekanizmayla dinlerin kökenine gidiliyor. Vahiy ve mucize dinlerinin tamamı bu mekanizma sayesinde çöküyor, yalnızca Budizm ayakta kalıyor. Eğitimde din sorunu ortadan kalkıyor. 

Tanrısallar çok ileri teknolojili bir gezegenden geldikleri için insanoğlunun aklındaki tüm gizemleri çözüyorlar, bu nedenle dinle birlikte bilimde de çöküş yaşanıyor. İnsanlar artık her şeyi Tanrısallar aracılığıyla bildikleri için bilimsel merakları yok oluyor. İnsanlar üretmedikleri, her şeyi tasasız bir şekilde çabalamadan elde ettikleri için yaratıcılıklarını kaybediyorlar ve sanatsal - kültürel faaliyetler duruyor. Londra tamamen değişiyor, sanayi kenti özelliğini yitiriyor, ancak Buckingham Sarayı'nın önündeki muhafızlar nöbet değiştirmeye devam ediyor (kitabın en komik kısmı olabilir). 

Bu arada söylemeye gerek yok elbette, savaşlar ve çatışmalar ortadan kalkıyor. Açlık sorunu dünyanın kaynaklarının eşit olarak insanlara paylaştırılmasıyla kökten çözülüyor. İnsanlar daha homojen hale geliyorlar, örneğin herkes İngilizce konuşuyor, ayrışma ve çatışmalar ortadan kalkıyor. Silahlı kuvvetler kaldırılıyor. Yemek bedava. Hollywood iyice gelişmiş. Profesyonel sporcu kavramı ortadan kalkmış, çünkü çok fazla başarılı amatör sporcu var. İnsanlar daha dinamik, daha kuvvetli.  

Elbette her şey bu kadar sütliman olmamalı. Her şeyin mükemmel bir şekilde ilerlemesinin ardında mutlaka daha büyük bir emelin yattığını fark eden insanlar da var. Bu insanlar Özgürlük Birliği adıyla bir çatı altında toplanıp özgürlüklerinin ellerinden alınmasına direniyorlar. Başka bir topluluk da sanatsal ve kültürel faaliyetleri sürdürmeyi amaçlayan Yeni Atina sakinleri. Bunlar Yeni Atina adıyla kurdukları şehirde özgürce sanatsal faaliyetlerde bulunuyorlar, çocuklarını eski düzene göre yetiştiriyorlar. Tanrısallar bu iki topluluğa da müdahale etmiyor.

Sonrasında Tanrısalların daha büyük bir düzene hizmet eden elçiler oldukları anlaşılıyor, asıl amaçlarını belli ediyorlar ve olaylar bir şekilde sonuca bağlanıyor. İçinde çok fazla şey barındıran bir kurgu olduğundan sonuca bağlama işi kolay olmamış. Tam her şey çözüldü dediğim anda kitap 40 kadar sayfa daha devam etti ve takip etmekte çok zorlandım. 

Kitap özetle böyle. Çok doyurucu bir kurgu. Ben kitap ve dizi olarak eşzamanlı ilerledim. Zevk almak için kitabı okumanızı, daha sonra cila amaçlı diziyi izlemenizi tavsiye ederim. 

Başrol sayılabilecek bir rolde, Under The Dome dizisinden hatırladığımız, orada Dale "Barbie" Barbara karakterini canlandıran Mike Vogel var. Yine bilim kurgu türünden devam etmiş, öncekine benzer bir rolde oynamış.

Diziyle kitap arasında birçok fark var, tek tek sıralamak çok sıkıcı olacak. Belki bir noktadan bahsedebilirim. 

Dizide sualtı çalışmaları yapan, sualtında kendine kurduğu karargahta araştırmalarını sürdüren Sullivan karakteri yok. Kitaptan en çok aklımda kalan karakterlerden biriydi. Sonradan Arthur C. Clarke'ın da sualtı çalışmalarıyla ilgilendiğini öğrenince kendisiyle özdeşleştirdiğini fark ettim. Bence dizinin en büyük eksikliklerinden biri bu.

İyi okumalar, iyi seyirler.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Dizi: The Lost Room


The Lost Room, 2006 yılında Sci Fi Channel'da yayınlanmış ABD yapımı bir dizi. Toplam 3 bölümü var: The Key and The Clock, The Comb and The Box ve The Eye and The Prime Object.

Ben diziyi 6 bölüme ayrılmış şekilde izledim. Bölümlerin her biri ortalama 40 dakika sürdü. Örneğin ilk bölüm, The Key (Anahtar) ve The Clock (Saat) olarak ikiye ayrılmıştı. Her bir nesneyi bir bölümde yayınlamışlardı. Açıkçası 6 bölümlük versiyonu bana çok daha çekici geldi. En azından 3 tane çok güzel şey yerine 6 tane çok güzel şey izleyip zevki uzatıyormuşsunuz gibi bir illüzyona kapılıyorsunuz.

Nesneler dedik, konusundan biraz bahsedelim. Dizide meşhur Route 66'in üzerinde yer alan bir motelin, bildiğimiz zaman ve uzayda artık yer almayan, başka bir deyişle bizim algımıza göre kaybolan 10 numaralı odasıyla ilgili birtakım gizemler var. Kaybolduğu dönemde odanın içindeki nesneler dünyaya saçılıyor; her birinin alışık olmadığımız birtakım özellikleri var.

Örneğin Anahtar, her kapıyı açıyor ve açan kişiyi bu motel odasına götürüyor. Kapı içeriden açıldığında ise kişiyi istediği yere götürüyor. Otobüs bileti, dokunan kişiyi motelin bulunduğu Gallup kasabasının yakınlarına fırlatıyor. Tarak, zamanı 2 ile 10 saniye arasında durduruyor ve kişinin o süre içinde yer değiştirmesine yardımcı oluyor. Gözlük, takan kişinin etrafındaki ısıyı engelliyor, böylece kendisine ateş edilmesi ya da yanma ihtimali sıfıra iniyor. Kol saati, yumurta haşlıyor. Bu ve bunun gibi 100 tane ilginç özellikli nesne var.

1961 yılından bu yana, insanlar büyük bir hırsla bu nesnelerin peşine düşüyor. Yalnız nesnelerden herhangi birini ele geçirmek sanıldığı kadar keyifli değil. Bunun birtakım bedelleri var. Nesneleri ele geçiren kişi, nesnelerle ilgili daha büyük emellere sahip olan büyük balıkların hedefi haline geliyor ve sürekli kaçıp saklanarak yaşamak zorunda kalıyorlar.

Bu büyük balıklardan bir tanesi Düzen Birliği. Nesneler çevresinde toplanmış, nesnelere kutsal anlamlar yükleyip bunu bir din haline getirmiş elit bir kesim. Nesnelerin tanrının parçaları olduğunu, hepsini bir araya getirirlerse Tanrı ile doğrudan iletişime geçebileceklerini düşünüyorlar. Bu nedenle nesneleri ne pahasına olursa olsun ele geçirmeye çalışıyorlar.

Başka bir büyük balık da Karl Kreutzfeld. Kendini nesnelerin hepsini bir araya getirmeye adamış über zengin ve güçlü bir adam. 9 yaşındaki lösemi oğlunun hasta hücrelerini düzeltmek için Cam Göz'ün peşinde gibi görünse de, gerçeği sonunda anlıyorsunuz.

Başkahramanımız, Joe Miller adında eşinden boşanmış, kızıyla yaşayan ve kızının velayetini almak için elinden geleni yapan kızına çok bağlı bir dedektif. Bir gün bir cinayet vakasını incelemek için olay yerine gittiğinde ölüm şeklinin tuhaflığını fark ediyor ve işin peşine düşüyor. Araştırmaları sonucunda tuhaf nesnelerin en değerlilerinden biri olan Anahtar'ı ele geçiriyor. Anahtarın kullanımını keşfettiğinde, kendisini gizlice izleyen küçük kızı Anna da keşfetmiş oluyor. Derken bir gün Anna odanın içine elinde anahtar olmadan giriyor, bir daha çıkamıyor ve farklı bir uzay-zamanda kayboluyor.

Dizi, başka bir evrende kaybolan kızını bulmaya çalışan ve bunu başarmak için her şeyi göze alan Joe Miller'ın etrafında dönüyor kısacası.

Paralel evrene sıkışma teması hatırlayacağınız gibi, Doctor Who'nun David Tennant'lı bölümlerinde, Rose Tyler ve Doctor Who ayrılığı olarak işlenmişti. Bu dramın çok tuttuğunu fark etmiş olacaklar ki, Doctor Who'nun ilgili bölümünden hemen 1 sene sonra Lost Room'da da aynı temayı kullanmışlar. Kötü mü olmuş? Hayır. Peki Doctor Who'daki gibi içimiz yırtıldı mı? Hayır.

Genel olarak bakmak gerekirse dizinin konusu ve süresi son derece tatmin edici. Dahiyane bir konu bulunmuş ve sakız gibi uzatılmadan işlenerek 4 saatte sonuca bağlanmış. Sıkılmadım. Dizinin sonu, Jennifer Bloom ve Joe Miller karakteri hariç her şey çok yerindeydi.

Sonunu nereye bağladıklarını anlamadım bile açıkçası. Çok da kafa kurcalamadım. Konunun kendisi bence yeterince ilham vericiydi. Tadında bıraktım. Hiç sona ermemiş gibi.

Başroldeki Joe Miller karakteri çok iyi oturtulamamıştı. Bana son derece düz, rolünün hakkını pek verememiş bir oyuncu (Peter Krause) gibi geldi. Sanki mimikleri doğru şekilde iletememişti. Şaşırması gereken yerlerde yüzünde muzur bir ifade beliriyordu örneğin. Arkadan bulanık bir ışık hüzmesi gelirken kameranın yakınlarına boş boş bakıp konuşmayan biri olarak kaldı aklımda çoğunlukla. Jennifer Bloom (Julianna Margulies, Good Wife) da pek bir donuk oynamıştı, onu da pek içime sindiremedim. Fakat yan rollerdeki karakterlerin çoğunu izlemek çok keyifliydi.

Howard Montague (Roger Bart): Baştan itibaren gözüm bir yerden ısırıyor ama nereden şüphesiyle izledim. Nerelerde oynamamış ki... Law Abiding Citizen, CSI: Miami, Grimm, Desperate Housewives, How I Met Your Mother, Revenge, Trumbo... Epey bir karşı karşıya gelmişiz daha önce. Dizideki favori karakterlerimden biri oldu.

The Sood (Jason Antoon): New Girl ve Grey's Anatomy'de oynamış kendisi. Aşırı derecede sevdiğim başka bir karakter oldu. Çok kısa süreli olarak belirse de uzun süre aklımdan çıkmayacak.

Dr. Martin Ruber (Dennis Christopher): Dizinin en manyak karakteriydi. Baştaki o zarif bilimadamı duruşu sonraları nesneyi ele geçirme hırsıyla deliliğe dönüştü. Yaratmak istedikleri karakteri biraz abartılı buldum ama oyunculuk bence çok başarılıydı.

Wally Jabrowski (Peter Jacobson): Sevimli bir karakterdi. 

Karl Kreutzfeld (Kevin Pollak): Son derece başarılıydı. O donuk bakışları, zeka kokan keskinliği, acımasızlığı, rol kesme yeteneği, her şeyiyle ekranı doldurdu. 

Suzie Kang (Margaret Cho): İnsanlara nesnelerin yeriyle ilgili bilgi satan, bu işi bir kuru temizlemecinin arka ofisinde yapıp parayı kıran çakal bir karakter. Renkli tırnakları, Kreutzfeld ile yaptığı pazarlık çok hoştu. 

Anna Miller (Elle Fanning): Son olarak, paralel evrende kaybolan minik kız Anna. Kendisini de takibe aldım, çünkü sonradan öğrendim ki büyümüş halini en son Trumbo'da izlemişiz. Çok daha güzel işlere imza atacak gibi.

Kesinlikle tavsiyedir.

Not: Nesnelerin alışmadığımız amaçlara hizmet etmesi bana biraz Günlerin Köpüğü kitabını hatırlattı. Bu dizinin yapımcıları, hayatlarının bir noktasında 'Patafizik ekolünden etkilenmişler midir acaba?

23 Ağustos 2016 Salı

Kitap: M Train


Patti Smith üslubunu sanırım çoğumuz ilk olarak Çoluk Çocuk romanı sayesinde tanıdık. Mükemmel bir üslup, akıcı, oturmuş.

Anılarını ölümsüz kılmaya çalışarak onlardan bir bütün oluşturup bu bütüne tutunmaya çalışan bir kadın Patti Smith. Sürekli yanında bulundurduğu defter kalem, fotoğraf makinesi, tek tük eşyası, Cairo adında bir kedisi, sık sık çıktığı seyahatler, siyah beresi. Sahip olduğu hemen hemen her nesnenin bir hikayesi var. Anlamı ve hikayesi olan şeylerden bir yaşam kurmuş. Hayalinde kurduğu senaryoların peşinden gidebilecek kadar özgür ruhlu. Örneğin, Jean Genet'ye, zamanında Genet'nin isteyip de gidemediği bir ada hapishanesine gitmeye cesaret ederek oradan taşlar topluyor ve bunları Genet'nin mezarına bırakıyor.

Çoluk Çocuk, Patti'nin dostu Robert Mapplethorpe'u merkeze koyarken, M Treni romanında tamamen kendine odaklanmış. Ölen kocası Fred Sonic Smith'in anma günü yaklaşırken yaşadığı seyahatleri, rastladığı kurgu hikayeleri, hayranlık duyduğu kişileri, gezdiği yerleri, kafasında yarattığı ve gerçek yaşamın mucizelerini görme kabiliyeti sayesinde bir araya getirdiği senaryoları anlatıyor. Oğlan büyümüş, kızın boyu Patti'den uzun, babaları ölmüş. Yalnız bir kadın olarak, kaybettiklerinin hüznünü bastırmak için sahip olduklarına daha sıkı sarılan 66 yaşındaki bir kadının güncesi diyebiliriz.

Yine bilindik üslubunu görüyoruz. Aslında kahve içmeyi seven, takıntılı derecede sevdiği ve ona büyük anlam ifade eden mekanlara gitmekten hoşlanan, sürekli yazan ve bu nedenle çoğunlukla dağınık ve durağan bir ev hayatına sahip olan, ama sözcükleriyle nesnelerin durağanlığının ötesine geçebilen, hareketli bir anılar bütünü yaratabilen ilham verici bir kadın. Özgür bir ruhun hiçbir şey üzerine yazdığı bu kitabı keyifle okuyorsunuz.

Tahminen 2012 civarında yaşadıklarını kaleme dökmüş. O kadar çok güncel sanatçıya, diziye, filme, yazara referans var ki, kendi izlenimlerinizle onun coşkun izlenimlerine katılma heyecanı duymak kaçınılmaz oluyor.

Birkaç sayfa boyunca The Killing dizisinin son bölümünü, kendine özgü hayalci üslubuyla anlatıyor. Sylvia Plath'in intiharıyla ilgili yazıyor. Frida ve Diego'nun mavi evine gidip fotoğraflar çekiyor. Murakami'yi keşfediyor ve sayfalarca hakkında yazıyor. Person of Interest'in kendi kapısının önünde çekilen bir bölümünden bahsediyor. Hatta Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi? ve Roy Batty'de bile atıfta bulunuyor satır aralarında, sanırım koptuğum nokta bu oldu.

Bu kadar kült bir kadının, yaşayan ve şu anda paylaştığımız şeyler hakkında yorum yapması insana ekstra bir keyif veriyor nedense. İstersek Patti'yle karşılıklı oturup Beat Kuşağı'ndan bahsedebiliriz, hevesle katılacağımız ortak yorumlar yapabiliriz gibi bir his uyandırıyor.

Robert Mapplethorpe ile çağdaş olmuş, 2016'da yaşayan herkesle çağdaş olmaya devam eden coşkulu, yaşayan bir kadın. 10 yıllar geçiyor, onun hevesi geçmiyor gibi.

263 sayfalık ve Domingo Yayınları'ndan çıkan bu kitap, kitaplarda üslubu önemseyenlere şiddetle tavsiyedir.

20 Ağustos 2016 Cumartesi

Kitaptan Diziye: A Country Doctor's Notebook


Kiev Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun olan Rus yazar Mikhail Bulgakov'un 1920'lerde kendi ilk doktorluk deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı ve tıbbi ortamlarda yayınlanan birkaç hikayesi, daha sonra derlenerek kitaplaştırılır. 

İlk kez 1975 yılında Michael Glenny tarafından İngilizceye çevrilen A Country Doctor's Notebook, Türkiye'de iki farklı isimle yayınlanmıştır. İlk olarak Haluk Erdemol çevirisiyle Bir Köy Doktorundan Öyküler adı altında Notos'tan, daha sonra Ergin Altay çevirisiyle Genç Bir Köy Hekimi adı altında Can Yayınları'ndan çıkacaktır.

Ben doğrudan İngilizcesini okudum, dolayısıyla çeviriler hakkında yorum yapamayacağım. Ama günün birinde iki çeviriye de göz gezdirmek isterdim. Üslubun nasıl yansıtıldığını merak ediyorum. Bence çok açık değil ama inceden inceye komik bir üslup vardı, bunun nasıl yansıtıldığını görmek isterim.

Şunu söylemek gerekiyor ki, ben dahil birçok kişi bu şaheseri Daniel Radcliffe'in popülerliği sayesinde sonradan keşfetti. 2012-2013 yıllarında A Young Doctor's Notebook adıyla 2 serilik bir mini dizi olarak yayınlandı. Söz konusu doktoru, yani genç Vladimir Bomgard karakterini Daniel Radcliffe, olgun doktoru ise Jon Hamm canlandırıyordu.

Popüler bir oyuncu kadrosu olduğu doğru, ancak dizinin ilgi çekici özellikleri bununla sınırlı değil. Bence kitap kadar dizi de gayet başarılı, hakkını vermek gerekiyor. Prodüktör, senaryo yazarları, sahne ve kostüm tasarımcıları... Herkes işini titiz bir şekilde yapmış.

Hem Daniel Radcliffe (HP) hem de Jon Hamm (Mad Men), Mikhail Bulgakov seven iki oyuncu. Dolayısıyla iki oyuncunun seçilmiş olması mükemmel bir karar. Severek oynadıklarından mıdır nedir, ortaya çıkardıkları işe ellerinin lezzeti daha bir sinmiş gibi.

Sahnelerin tasarımı ve dekor son derece başarılı. Olay 1917 ve 1934 olmak üzere iki farklı zamanda geçiyor. Bu zamanların ambiyansı, kıyafetler ve tavırlarla güzel yansıtılmış. İngiliz aksanı da bu dekorun üzerine cuk oturmuş.

Bir Rus klasiğini İngiliz İngilizcesiyle yorumlamışlar, bunu başta garipsiyorsunuz elbette. Ama bunun garip olduğunun farkındalar ve dizinin başından itibaren adeta "bu bir Rus klasiği aslında, siz İngiliz aksanını Rusça gibi duyuverin" diyorlar. Kiril alfabesine benzetilerek yazılan İngilizce kelimeler size dizinin bu genel atmosferi hakkında en baştan fikir veriyor, dolayısıyla çok takılmamakta, dizi ekibinin bulduğu bu tatlı çözümü kabullenip izlemeye devam etmekte fayda var.

Senaryo yazarlarına bu eseri diziye uyarlarken çok fazla iş düşmüş. Dizide benim en çok dikkatimi çeken şey ve bence dizinin en çok göze çarpan başarısı, kullanılan anlatım tekniği oldu. 

Dizide, yukarıda da bahsettiğimiz gibi 2 zaman var: Bunlardan biri hikayenin şimdiki zamanı, yani 1934 yılı. Doktor Bomgard, kendisinin mesleğe ilk başladığı 1917 yılında yazmış olduğu anılarını okuyarak genç Doktor Bomgard ile yüzleşiyor. Dizi, Doktor Bomgard'ın genç ve olgun versiyonlarını aynı sahneye sokarak izleyiciye bu kendisiyle yüzleşme hissini somut bir şekilde yaşatıyor. Sahnenin birinde olgun doktor, kendi gençliğine bakıp "Geçmişi değiştiremezsin" diyor. Geçmişteki halinin yaptığı salaklıkları değiştiremeyeceğini bilse de, onun yanına gidip onu eleştiriyor, zaman zaman onunla dalga geçiyor, bazen de onu affettiğini söylüyor.

Bu dahiyane anlatım tekniği sayesinde birbirinden keyifli sahneler çıkmış ortaya. Bu nedenle dizi, en az kitap kadar takip edilmeye değer bence. Zaten tadına varmaya başladığınız anda ilk sezon bitiyor. Bir mini dizi, toplam 2 sezon, her sezonda 4 bölüm var ve bölümler 20 dakikalık.

DEMYAN LUKICH - THE FELDSHER 

Genç doktor Bomgard'dan sonra hastanedeki en yetkili ve bilgili kişi olan Feldsher, Suits dizisini seyretmiş olan kişileri çok mutlu edecek bir oyuncu tarafından canlandırılıyor: Adam Godley. Suits'te Nigel Nesbitt karakterine doyamayanların A Young Doctor's Notebook'ta The Feldsher'ı izlemeleri şiddetle tavsiyedir. Nigel Nesbitt'e benzer bir karakter Feldsher karakteri. Nigel'ın takıntılı çamur banyosu sevgisi, kedi düşkünlüğü, zerafeti ile Feldsher'in atlas okuma merakı, şarap ve turşu sevgisi birbirine paralel. İkisi de tipik İngiliz komedisi karakterleri.

İNGİLİZ KARA KOMEDİSİ

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, bu dizi komik olmayan bir Rus hikayesinden uyarlandı. Uyarlama esnasında eserin türüyle oynanmış. Kitaptan birebir alınan birçok sahneye komedi öğeleri ve İngilizlik eklenmiş.

Kendi adıma, İngilizliği izlemek son derece keyifli fakat kara mizah... İğrenç sahneleri aşırı uzatarak ve karakterlerin başına aptalca şeyler getirerek yapılan komedi bana göre değil. Bu dizide çok fazla göreceksiniz bunu. 

Örneğin bacak kesme ameliyatı. Kitapta keskin bir bıçakla yapılıp hemen biten bu ameliyat dizide kör bir testereyle yapılıyor ve tahmin edeceğiniz gibi bol kanlı, uzun bir sahne çıkıyor ortaya. Aynı şekilde bebeğin gözündeki iltihap kitapta müdahalesiz geçerken, dizide patlayıp doktorun suratına geliyor. Dizinin her anı bu tip iğrenç sahnelerle dolu aslında. Bilemiyorum, sahneler bu kadar iğrenç olmasaydı dizi yine de başarılı olur muydu? Yoksa bu diziyi başarılı yapan şey kara komedi öğeleri mi? 

KİTAP DİZİ KARŞILAŞTIRMASI

Dizi toplam iki sezondan oluşuyor. Bunlardan birincisi kitapla birebir aynı hikayelere ve hatta benzer diyaloglara sahip. Karakterler, hatta hikayelerin özneleri dizide değiştirilmiş ancak yaşanan vakalar son derece iyi uyarlanmış diziye.

İkinci sezon ise kitaptan tamamen bağımsız. Fazladan bir güzel kadın karakter eklenmiş örneğin, bir kadın fazladan öldürülmüş dizide. Biraz daha reytinglere oynanmış gibi bir his bırakıyor. Farklara tek tek örnek vermek gerekirse:

- Dizide doktorun kendisi morfin bağımlısı. Bu bağımlılığın kendisini soktuğu acınası, bazen gülünç durumları izliyoruz. Kitapta ise böyle bir şey yok. Morfin diye ayrı bir hikaye var. Burada doktorun üniversiteden bir arkadaşı morfin bağımlısı olup yaşadıklarını bir günlüğe aktarıyor. Doktor bu günlüğü okuyor, hepsi bu. Dizi versiyonu çok daha can alıcı olmuş. Zira aslında Mikhail Bulgakov gerçekten de yaklaşık bir sene boyunca kendisine morfin enjekte ederek bu bağımlılığı yaşıyor. Kitapta bir arkadaş üzerinden anlatılan bu deneyimler, dizide otobiyografik öğeye dönüştürülerek aktarılmış, son derece başarılı olmuş.

- Dizide genç doktor, ebe Pelageya ile aşk yaşıyor. Sonunda Pelageya ölüyor ve genç doktor içinde bulunduğu bağımlılık hali nedeniyle o kadar çok kendine odaklanmış halde ki kadının ölümünden hiç mi hiç etkilenmiyor. Yıllar sonra olgun doktor karakteri eskiden çalıştığı bu kasabaya geri dönüp Pelageya'nın mezarını ziyaret ediyor ve ona hak ettiği değeri vermediği için pişman olduğunu gösterip özür diliyor. Kitapta ise böyle bir aşk hikayesi yok. Morfin hikayesindeki karakter Anna isimli hastane çalışanıyla aşk yaşıyor, hepsi bu. Belki bu da yazarın gerçekten yaşamış olduğu ve "bir arkadaş" üzerinden anlattığı bir aşk hikayesidir. 

- Leopold Leopoldovic. Genç doktor hastaneye atanmadan önce hastanede çalışan tecrübeli ve etkileyici doktor. Kitapta dizideki kadar sık geçmiyor adı. Dizide ise tamamen karikatürize edilmiş ve bence çok yerinde kullanılmış. Diziyle ilgili en çok aklımda kalacak sahneler onun portresine bakarak gerçekleşen diyaloglar olacak.

Özetle dizide, kitapta okumuş olduğunuz vakaların birçoğunu görebileceksiniz ancak çoğu karakteri değişmiş bulacaksınız. Dizinin kendine özgü bir işleme tarzı var, ana hikayeleri olduğu gibi bırakıp geri kalan her şeyle oynamışlar. Değiştirilmiş halinden de zevk alacağınızı iddia ediyorum. 

Ben önce dizi sonra kitap sıralamasıyla gittim. Size tam tersini yapmanızı öneririm.