Cahiers du cinéma1970’lerin sonlarına doğru, Carax henüz 20 yaşlarındayken, o zaman genel yayın yönetmenliğini Serge Daney’nin yaptığı meşhur sinema dergisi Cahiers du Cinéma’nın yazar kadrosuna katılmış ve eleştirmenlik kariyerine Sylvester Stallone’nin ilk yönetmenlik deneyimi olan Paradise Alley (1978) üzerine yazdığı oldukça pozitif bir eleştiriyle başlamıştı. Jacques Rivette, Jean-Luc Godard, Claude Chabrol ve François Truffaut gibi auteurlerden sonraki kuşakta yazma fırsatı bulan Carax için bu köklü oluşumun geleneği, sinema yolculuğunun ilk yıllarında bolca beslendiği bir kaynaktı.
21 Haziran 2025 Cumartesi
Film: C'est pas moi (2024)
22 Aralık 2023 Cuma
Film: Jeanne Dielman, 23, quai du Commerce, 1080 Bruxelles
Belçikalı yönetmen Chantal Akerman'ın 1975 yapımı filmi. Sight and Sound dergisinin on yılda bir yaptığı anketin 2022 ayağında tüm zamanların en iyi filmi seçildi. 200 dakikalık bel ağrısı garantili süresi ve süper monoton temposuyla sonunu getirmek tam bir challenge. Ama bir şekilde hem izlerken, hem sonrasında aklınızı uzun uzun meşgul ediyor. Bu "tüm zamanların en iyi filmi" etiketi, benim gibi etiket filmlerden özellikle kaçanlar için biraz itici bir unsur olabilir. Umarım siz de bu etikete henüz maruz kalmadan filmi açıp izlemişsinizdir.
Chantal Akerman henüz 18 yaşında, Belçika'da sinema okulunda öğrenciyken çektiği ilk kısa filmi Saute ma ville ile başlıyor yönetmenlik kariyerine. Aşırı düşük bütçeyle çekilmiş bir film. Kendisi oynuyor, fonda müzik mırıldanan kadının sesi de muhtemelen kendisine ait. Bir kadının mutfaktaki rutinlerini izliyoruz. Bu mutfak önemli, çünkü tam 17 yıl sonra çektiği Jeanne Dielman'da da aynı mutfağı mekan olarak kullanıyor. Ev, mekan olarak mutfak kullanımı, mutfağın içinde toplumsal cinsiyet rolleri açısından kadının konumu gibi temaları henüz kariyerinin en başında işlemiş. Bunlar, Akerman sinemasının belirleyici unsurları. Anarşist bir tavırla toplumsal normları eleştiren bir hiciv gibi. Mutfakta yemek yapmak, temizlik yapmak gibi gündelik hayatta kadının "görevleriyle" özdeşleştirilen şeyleri kaosa, bir yıkıma dönüştürüyor film. Mutfak savaş alanına döndükten sonra finalde mutfağı kendisiyle birlikte patlatıyor. Bu sahne, kadının toplumsal cinsiyetle kendisine atanan görevlerine ilişkin filmin söylediği şeyi belirginleştiriyor.
1970'lerin başında Belçika'daki sinema okulundan ayrılarak bursla New York'a gidiyor ve sinema okuluna orada devam ediyor. New York dönemi, Akerman sineması için belirleyici. Çünkü Akerman ilk sinemaya başladığında Fransız Yeni Dalgası'ndan, Godard'dan etkilenirken, New York'a taşındığında dönemin yeraltı sinemasıyla ve deneysel avant-garde sinemayla tanışıyor. La Chambre isimli diyalogsuz kısa filmi (1972) bir deneysel sinema örneği. Chantal Akerman o dönemde deneysel filmler çeken Kanadalı yönetmen Michael Snow'dan çok etkileniyor. Wavelength (1967) 45 dakikalık bir film. Bir odanın içinde kamera belirli bir noktaya fikslenmiş, 45 dakika boyunca yavaş yavaş fikslendiği yere doğru yaklaşıyor. Bu yaklaşma süresince odaya girip çıkan insanlar, duyulan sesler aracılığıyla bazı bilgilere sahip olsak da filmin ilgilendiği tek şey kameranın hareketi. Odaklanılan şey de duvardaki deniz, dalga görüntüsü. Deneysel sinema tarihinde çok önemsenen bir film. Sinemasal anlatının klasik anlatıdan kopmasının en iyi örneklerinden biri. Bir diğer filmi de Akerman'ın daha da çok sevdiği, en çok etkilendiği film 1971 yapımı La région centrale. 180 dakikalık bir film. Yönetmenin Ontario'da bir dağa yerleştirdiği, mekanik düzeneğe oturtulmuş kameranın uzaktan idare edilerek çektiği, yakalanmış görüntüler. Birbirinden farklı süreler kullanılıyor. Kamera bazen çok hızlı dönerken bazen uzun süre tek bir noktaya bakıyor. Sinemasal zamanla kurulan bağı tamamen yıkan bir film. Seyircinin belli tempodaki olay akışına kafasında belirlediği belirli süreler oluyor. Örneğin aşırı entrikalar dönen bir aksiyon filmi 180 dakikaya uzasa izleyicinin garibine gitmezken, bir sanat filminin 180 dakika sürmesi izleyiciye fazla gelebiliyor. Bu filmde Michael Snow, seyircinin kafasında oluşan bu beklentiyi yerle bir ediyor. Dakikalarca sabit bir noktaya baktıktan sonra hızla kamerayı döndürerek seyirciyi huzursuz edebiliyor. Bu filmin süresiyle ilgili ne bekleyeceğine ilişkin bir yabancılaşma yaşıyor izleyici. Akerman bu filmi izlediğinde sinema, sinemadaki zaman, zaman ve mekanla kurduğumuz ilişki bakımından belirleyici bir deneyim yaşamış. Daha sonra da kendi sinemasında göreceğimiz bir şey, sinemasal zamanın bir aktör olarak kullanılması.
Chantal Akerman sineması için "akmıyor" yorumu sık kullanılıyor. Akerman, izlerken zamanın hissedilmesini, insanların saatlerine bakmasını bir övgü olarak alıyor. Filmlerini izlerken seyircinin zamanı hissetmesini istiyor, böyle bir dünya anlatıyor.
Zaman aktörünün en yoğun hissedildiği film, Akerman'ın ikinci uzun metrajlı filmi, 1975 yapımı Jeanne Dielman. Filmin tam adı Jeanne Dielman, 23, quai du Commerce, 1080 Bruxelles. Karakterin adını ve yaşadığı evin adresini içeriyor. Daha en baştan karakter ve karakterin mekanla ilişkisi üzerinden filmin bizi düşünmeye iteceğini anlıyoruz.
Film bir ev kadınının 3 günü anlatıyor. Kocası ölmüş, 16 yaşındaki oğluyla yaşıyor. Gündüzleri çok standart bir rutinle hayatını sürdürüyor, oğlu okuldan dönmeden önce eve aldığı müşterileriyle yatarak para kazanıyor. Statik duran kameranın uzun çekimleriyle gündelik faaliyetlerini uzun uzun izliyoruz. İlk günkü ritüele göre sonraki günlerde ritüelle ilgili ufak sapmalar oluyor. Beklenmedik bir finale ulaşıyor. Finalle birlikte rutindeki bazı sapmaların gerekçesini anlıyoruz.
Akerman sinemasının yukarıda bahsettiğim belirleyici unsurlarını bir araya getiren bir film. Domestik mekan olarak ev, toplumsal cinsiyet rollerinin kadını oraya hapsettiği bir yer. Uzun uzun sahneler. Kadın olmak, anne olmak, bunun kadınları hapsettiği yer hakkında önemli şeyler anlatıyor film. O bakımdan feminist sinemanın çok önemli bir örneği.
Filmde örneğin yemek yapma anı tüm detaylarıyla uzun uzun anlatılırken akşam dışarı çıkma sahnesi çok kısa kesiliyor. Belki sinemaya gidiyorlar, belki bir aile dostlarını ziyarete, tiyatroya, bilmiyoruz. Günün zevkli geçen tek anından mahrum bırakıyor kamera bizi. Yalnızca Jeanne Dielman'ın çoğunlukla mutfakta şekillenen ruhsal durumunu, mekanikleşmiş halini, ifadesiz yüzünü ve şaşmaz rutinlerini seyrediyoruz. Çünkü bunlar, yönetmenin asıl yüzümüze çarpmak istediği şey. Emeği görünür kılıyor. Emeğin karakteri dönüştürdüğü makineyi yüzümüze çarpıyor.
Filmin finali muhtemelen herkesi çarpan, şaşırtan bir an. Finalle birlikte rutindeki sapmalar bir anlam kazanıyor. 200 dakikalık rutin videosu bir "anlam kazanıyor" çoğunluk için.
Filmin son 10 dakikada gerçekleşen finaline gelene kadar, 310 dakika boyunca ben zaten çok etkilenerek seyretmiştim. Film birçok şeyi yüzüme vurdu. Sinemasal zamanı gerçek zamana çok yakın bir hisle yaşatması, rutinlerin çok gerçekçi gösterimi, mekan olarak kullanılan mutfakla birlikte doğuştan itibaren maruz kaldığımız toplumsal cinsiyet rolleriyle yüzleşmek, bunlar üzerinde düşünmek zaten yeterince çarpıcıydı. Finali, "asıl çatışmayı başlatan sahne, hah asıl şimdi başladı film, şu ana kadar boşlukta yüzüyorduk şimdi tamamlandı film" gibi bir noktadan algılamadım. Aksine bence finali tamamen sembolik düzleme taşımak çok önemli. Fiziksel bir cinayet değildi işlenen. Toplumun bir kadından ortalama beklentisi vücut bulsaydı, bu Jeanne Dielman olurdu. Evde aşçı, yatakta fahişe, sokakta hanımefendi, çocuklarının annesi. Kadınlara dayatılan bu yüke, atanan bu toplumsal cinsiyet rollerine bir gün dayanılır, iki gün dayanılır ama üçüncü gün kadın kendisine tüm bunları dayatan ataerkilliği yerle bir eder gibi bir yerden algıladım filmi. Jeanne Dielman'ın mekanik yüz ifadesine maruz kaldığımız film boyunca ilk kez karakterin duygusu işin içine girdi. İsyan duygusu, öfke duygusu, güç, kontrol. Son sahneyle birlikte karakter maruz kaldığı baskıya boyun eğmekten vazgeçip dizginleri ele almayı seçti aslında.
Sight and Sound'un listesinde birinci sıraya yerleşmesi, dijital mecradan gelen daha genç kuşak sinema insanlarının daha kapsayıcı yaklaşımıyla açıklanıyor. 2032'ye kadar bu listenin ilk sırasında kalacağını bilmek, Akerman'ın ataerkil sinema anlayışı karşısında gücü ve kontrolü eline aldığının bir sembolü aynı zamanda.
31 Ocak 2023 Salı
Dizi: Yetişkinlerin Yalan Hayatı (2023)
Yakışıklı baba, güzel anne, paspal bir ergen kız, lüks sayılabilecek modern bir şehir evi, hoş aile dostları, akşam birlikte yenen yemekler, babanın biraz mükemmeliyetçi ve dayatmacı denebilecek hal ve tavırları. Diziyle ilgili tuhaf hissettiren şeylerin ilki burada başlıyor. Böyle bir açılıştan, dağılmış çocuk-disiplinli ve hırslı aile çatışmalarını izleyeceğimizi düşünüyoruz. Ama Giovanna banliyö benzeri bir yerde yaşayan, daha önce hiç tanışmadığı halasını görmek istediğinde ailesinden çok bir tepki almıyor, hatta babası onu halanın evine kadar bırakıp kapıda bekliyor. Çok da Amerikan tipi, mükemmel rezidans hayatı süren bir aile olmadığını, daha sıcakkanlı bir İtalyan aile olduğunu daha ilk başlarından hissettirip kendine çekiyor dizi. Giovanna halasıyla tanışıyor, gerçekten de söylendiği gibi babasından çok farklı bir kadın. Babasının sessizliklerinin, söylemediklerinin aksine halası aklına gelen her şeyi söyleyen, tüm hislerini dışarıda yaşayan kıpır kıpır bir kadın. Ebeveynlerinin mesafesinden, sessizliklerinden sonra bu Giovanna'ya çok cazip geliyor ve halasına kapılmaya, onu taklit etmeye başlıyor.
Halası bir buluşmalarında Giovanni'yi ölen sevgilisinin (Enzo) mezarına götürüyor ve ona aşklarını anlatıyor. Aralarındaki (halaya göre) gerçek, doğru, yoğun hisleri büyük bir coşkuyla anlatıyor. Bu arada Giovanna'ya babasının "gerçek yüzünü" ufak ufak göstermeye çalışıyor. Yıllar önce ailesini kaybettiklerinde, baba Vittoria'nın elinden yaşadıkları evi almak, satmak ister. Buna karşı çıkan Enzo, evi Vittoria için satın alır ve hayatını kurtarır. Baba, Enzo'nun eşinin kapısını çalarak Enzo'nun yasak ilişkisini ispiyonlar ve kavga etmelerine neden olur. Birkaç ay sonra öldüğünde, Vittoria Enzo'nun ailesine ve çocuklarına kol kanat gerer ve aralarında hiçbir aile tanımına uymayan bir ilişki başlar. Bu anıyla birlikte babasının hırslı bir canavar olduğunu öğrenen Giovanna içten içe sarsılıyor. Halanın sıra dışı ailesi ise Giovanna'yı tamamen şaşırtıp büyülüyor. Güzel ve başarılı olan ailesiyle kendisinin zaten farklı olduğunu düşünen Giovanna, halasının güçlü karakterine iyice kendini kaptırıyor. Giovanna, halasının yaşadığı yerdeki alışılmadık komşularla kaynaşıyor, Vittoria'nın ailesiyle (Enzo'nun karısı ve 3 çocuğu) tanışıyor. Bambaşka ilişkiler kurdukça ailesinin kendisine sunduğu şeylerden soğumaya başlıyor.
Ailesinin dostlarıyla birlikte yemek yediği bir akşam, Giovanna annesinin arkadaşı ile fiziksel yakınlaşmasına şahit olunca, babasını aldattığından şüpheleniyor ve annesini takip etmeye başlıyor. Bu takibi fark eden baba, anneye açılıyor, ancak yüzleşmek istemediğini, bunun kendi yararına olduğunu söylüyor. Giovanna bir şeyleri eşeledikçe ailenin tercih edilmiş sessizlik alanları olduğunu görüyor izleyici. Daha sonra anlıyoruz ki aldatan aslında anne değil, baba. Bu noktadan sonra bazı çözülmeler başlıyor. Hala sahneden çekiliyor, ailenin içindeki dağılmayı izliyoruz. Anne, aldatmak isteyip ileri gidemeyen kişi; baba aldatmak isteyip aldatan kişi. Baba, karısını elegant, zengin, şık arkadaşıyla aldatıyor. Doğduğu yerle zıt bir yaşam kurma idealleriyle tamamen örtüşen bir kadın. Anne, bunalmış durumda, bir şeyler yaşamak istiyor ama cesaretini toplayamadığı için tam olarak aldatmış sayılmıyor, ama o da masum değil.
Vittoria sonraki karşılaşmalarında kızları alıp kiliseye, kilisedeki yardım satışlarına götürüyor. Onlarda manevi duyguların oluşmasını istiyor, bunun için rahiple tanıştırıyor, kendi inancından bahsediyor. Din Giovanni için yeni, kabul edilemez bir şey. Ateist olduğu anlaşılan bir ailede yetişen ateist bir kız. Halasının bu yönü onu muhtemelen biraz şüpheye düşürüyor. Vittoria'nın tutkuyla savunduğu, sevdiği şeylerin mutlaka önemli olmayabileceğini keşfediyor. O ortamda, Giuliana'nın büyük bir övgüyle bahsettiği sevgilisi ideolog Roberto'yla tanışıyor. Karşılıklı yürüttükleri bir tartışmada argümanlarıyla Roberto'nun ilgisini çekiyor. O ana kadar kusursuz anlatılan Roberto ve Giuliana-Roberto aşkı, Giovanna'nın radarına takılıyor ve bu kez onları irdelemeye başlıyor.
Giuliana ile birlikte Roberto'yu görmeye Milano'ya gittiklerinde, anlatılan o masalsı aşkın gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmadığını fark ediyor. Roberto bir üniversitede ders veriyor. Giuliana sevgilisinin akademik çevresine ayak uyduramıyor ve Roberto'dan aslında saygı görmüyor. Kaybetmekten çok korktuğu için paranoyakça şeyler yapıyor. Roberto ise bu aşk konusunda Giuliana kadar tutkulu değil. Tekrar Roberto'nun evine gelip yalnız kaldıklarında Giovanna'yla yatmak istiyor. Böylece bu ikilinin de hayatının yalan olduğunu anlamış oluyor.
Giovanna'nın yetişkinlere duyduğu güvene son darbe de Vittoria'dan geliyor. Coşkuyla savunduğu yaşam tarzıyla geçinmesinin mümkün olmadığını kabullenip hizmetçilik yapmak üzere ağabeyinin ayarladığı bir kadının evine taşınmaya karar veriyor. Kolilerini taşırken gelen Giovanni'ye, cinsel hayatta temkinli olmasını, kendisi gibi olmamasını öğütlüyor. Daha önce sadece Enzo'yla 11 kere yattığını, ondan sonra kimse olmadığını söylediği için, Giovanna bu öğüte şaşırıyor. Vittoria daha önce söylediğinin yalan olduğunu, ihtiyaçlarını gidermek için erkeklerle yattığını söylüyor. Ailesinin yalan hayatı kadar, halanın hayatının da yalan olduğunu fark eden Giovanna'nın gözü tamamen açılıyor. Bir süredir peşinde dolaşan mahalle serserisi Rosa ile şipşak bir seans sonrası kaybettiği bekareti de bu uyanışı simgeliyor.
Baskın karakterler, güzel, tutkulu kadınlar, şahane manzaralar, dönem kıyafetleri, ev ortamları. Büyük bir seyir zevkiyle izledim diyebilirim. Ayrıca dizinin müzikleri de birbirinden şahane. Almamegretta - Nun te scurdà ve Enzo Avitabile - Napoli di sotto favorilerim. Dizinin tuhaf, yabancı hissettiren atmosferini kuvvetlendiren parçalar.
30 Ocak 2023 Pazartesi
Film: Véronique'in İkili Yaşamı (1991)
9 Ocak 2023 Pazartesi
Film: Aftersun (2022)
“At the still point of the turning world. Neither flesh nor fleshless; Neither from nor towards; at the still point, there the dance is, But neither arrest nor movement. And do not call it fixity, Where past and future are gathered. Neither movement from nor towards, Neither ascent nor decline. Except for the point, the still point, There would be no dance, and there is only the dance.”
4 Ocak 2023 Çarşamba
Film: Dünyanın En Kötü İnsanı (2021)
Filmin ayrıldığı 12 bölüm, bir ilişkinin fazlarını anlatıyor sanki. Flört, yakınlaşma, seks, aşık olma, birlikte yaşamaya başlama, aldatma, her şeyin yolunda gittiğini hissettiğin o anda beliren şimdi ne olacak sorusu, çocuk yapma fikrini kafada evirip çevirme, ayrılma, yeni arayışlar, yenisinde aradığını bulamama, eskiye dönüş, her şeyin birbirine karışması, hepsinden vazgeçip yoluna bakma, vs.
Julie'yı oynayan Renate Reinsve Cannes'da aldığı en iyi kadın oyuncu ödülünü sonuna kadar hak ediyor öncelikle. Karakterin yaşamının her dönemini abartısız, inandırıcı biçimde aktarabilmiş. Ben bu insanı bir yerden tanıyorum dedirtti bana film boyu. Ayrıca nasıl başarmışlar bilmiyorum ama, tıp öğrencisiyken farklı, Aksel'le sevgili olduğunda farklı, Aksel'den ayrılırken farklı bir yüze sahip sanki. İlişkinin karanlık dönemlerinde yorgun, çökük bir yüzü var örneğin, canlı dönemlerinde dinlenmiş bir yüz. Babasıyla buluştukları o berbat geçen günde bambaşka, kendini kasan, sorunlarını örten bir yüz. Bunu yalnızca saç kesimi ve rengini değiştirerek başardıklarına ikna olamıyorum, sanki farklı bir beceri var burada.
Baba, Julie ve Aksel buluşması, karakterin o ana kadarki daldan dala atlama eğilimine biraz açıklık getirmiş. Aksel'in yaptığı yoruma göre, Julie babasıyla arasındaki sorunların üstüne gidip onları çözmeye cesaret edemediği için hayatındaki her şeyi yarım bırakma eğiliminde. İşler sarpa sarınca üstüne gitmeyi, çözmeyi değil kaçmayı, yarım bırakmayı tercih ediyor. Ne tıp, ne psikoloji, ne fotoğraf, hiçbirinin sonunu getiremiyor. Onca başarılı akademik notlarla sağlam bir kariyer yapabilecekken yetişkinliğinin başlarında yaşamını bir kitapçıda çalışarak sürdürüyor, kendisine ait bir evi yok, erkek arkadaşlarının evinde yaşıyor. Biraz heyecan verici bir şeyle karşılaştığında, ona sarılıyor, hayatındaki eskimeye başlamış, düğüm olmaya başlamış karmaşıklıkları öylece bırakıp gidiyor.
Aksel'in çocukluk arkadaşlarının evinde geçirdikleri hafta sonu boyunca ikisi çocuk yapmak üzerine düşünüyor, tartışıyor. Julie'nın çocuk istemeyişinin sebebi muhtemelen çocuğun yarım bırakılıp kaçılamayacak bir karar olmasından kaynaklanıyor. Başladığı işi bitirme fikri ona ağır geliyor. Yaşamını tamamen bir "şeye" bağlama, o rutini ömür boyu sürdürecek olma hali onu panikletiyor. Bir yere çakılı kalmak, kafasına esince özgürce çekip gidememek onun için korkutucu muhtemelen.
Julie'nın ilişkilerini derinleştirme eğilimi var. Aksel'le birbirlerini tanıma evresinde ikisine de çok ilginç gelen sohbetleri oluyor. Aksel son ana kadar Julie'yla bu uzun sohbetlerinden çok keyif aldığını söylüyor. İkisinin arasındaki derinliği Julie'nın başkasıyla yakalayamayacağını düşünüyor. Eivind'le de aynı şekilde, ona derinlik katıyor Julie. İlk buluşmalarında iki kişinin birbirini tanıması için sorulabilecek en uç soruları soruyor, vs. Eivind'in neşeli tabiatına derinlik katıyor. En sonuna kadar götürmeyi beceremeyen, ancak bulundukları anı tamamen doldurmayı becerebilen bir karakter Julie. Enerjisini anı yaşamak, güzelleştirmek, hayatındaki kişinin boşluklarını doldurmak için kullanıyor. Belki de bunun için gereğinden fazla çabalıyor. Beğenilmek, arzulanmak için fazla enerjik davrandığı için bu dönemi bir yorgunluk takip ediyor genellikle. 6 ay iyiyken, sonraki 6 ay çöküyor örneğin. Çökme anlarında hayatıyla ilgili sonlandırma, başka bir faza geçme kararlarını alıyor. Bunları yine baba sorunlarıyla ilişkilendirmek mümkün belki de.
Karakteri bize kitap gibi okutan, bölüm başlıklarıyla o anda izleyene ne aktarmak istediğini açıkça belirten, izleyenine rehberlik eden bir film. Baştan sona su gibi akıp gidiyor. Derli toplu, müthiş bir seyir sunuyor. Yakın zamanda okuduğum T. Singer ile de bazı açılardan bağlantı kurdum ister istemez. Her iki hikayenin de Oslo'da geçmesi, hem Dag Solstad'ın hem de Joachim Trier'in karakterlerinin yaşamından uzun bir aralığı anlatmaya odaklanması, her ikisinin de anlatı sırasında araya girip okuyanı/izleyeni yönlendirmesi, her ikisinin de karakterlerinin hayatlarının çeşitli dönemlerine yakından bakıp, karakterin o döneme özgü olgunlaşma özelliklerini göstermeye çalışması, vs. Her iki eser de benzer bir anlayıştan çıkmış gibi. Norveç edebiyatını/sinemasını kurcalar, yeni şeyler keşfederim belki bu yıl. Gidilecek ülkeler listeme de ekliyorum kendisini.
30 Aralık 2022 Cuma
Kitap: T. Singer
“Üç yıl sonra kütüphaneci eğitimini tamamladı. Şurada burada pek çok işe başvurdu ve ona teklif edilenlerden aklına ilk yatanı kabul etti. Bu Notodden Kütüphanesi’ndeydi. Böylece 1983 Temmuz’unun son günü, Güney Treni’Yle Hjuksebo’ye gitmek, oradan Notodden’e giden trene binmek için Vestbane İstasyonu’nda bekliyordu. Otuz dört yaşındaydı, yeni bir yaşama başlayacaktı. Hiçbir üzüntüsü ya da hayal kırıklığı yoktu çünkü neyse oydu; ama öte yandan böyle olduğu için, yeni bir yaşama başlayacağı için özel bir sevinç de duymuyordu.”
“Singer’in politikaya özel bir ilgisi yoktu ama bunu elinden geldiğince gizliyordu. […] Politikanın önemli olduğunu anlayabiliyordu elbette; toplumun nasıl yönetileceğiyle ilgili olduğu için yeterince önemliydi, hepimizi toplumun biçimlendirdiğinden koşkusu yoktu Singer’in. Ama bunun kendisi için de geçerli olduğunu göremiyordu. Toplumsal sonuçlar onun en derinlerine ulaşmazdı. Yine de nadiren ulaşacak olurlarsa onlara karşı kayıtsız kalarak susturabiliyordu seslerini.”
“Tarihe karşı da benzer bir yaklaşımı bardı. İnsanın tarihsel bir varlık olduğunun tümüyle farkındaydı, yine de bunun kendisini temelden ilgilendirdiğini göremiyordu. Bu biraz dikkat çekici bir bakış açısı gibi görünebilir, çünkü politikanın tersine Singer tarihle yakından ilgileniyordu. Her zaman çok fazla tarih okumuş, insanın varoluşunu ilgilendiren belli bir olguyu anlamaya çalıştığında sık sık tarihe başvurmuştu. Ama kendisini tarihsel bir bağlama yerleştirmeyi başaramıyordu. Doğrusu ne toplumsal ne de tarihsel bir örnek sayılırdı.”
“İki gün sonra bir şey oldu. Singer aşık olmuştu.”
“Singer bunları yaptı ama hiçbiri Singer için kolay değildi. Singer gibi bir adamın, kendisini ona sunan çıplak bir kadın karşısında çıplak bedeniyle ayakta durmasını içeren bu acımasız yakınlığa kendisini nasıl bırakabildiği pekala sorulabilir. […] Otuz dört yaşındaki kütüphanecinin içinde bunu yapmasına neden olan ne tür bir saat çalışmıştı? Ne yaptığının gayet farkında olarak doğruca bu kırılgan yakınlık alanına taşınmıştı. […] Bu Singer bizim tanıdığımız Singer’in güzelleştirilmiş bir versiyonu.”
“Aşkın etkisi altında yaşadığı bu yaşamdan hoşnuttu. Buna bir de Notodden’e taşınma amacının, özlemini çektiği şeyin gerçekleşmesinin gizli hoşnutluğu ekleniyordu. Şimdi üç kişilik bir çekirdek ailenin, arabası evinin önünde sergilenen erkeği olarak Singer, Notodden’de tamamen gözlerden uzak bir yaşam sürüyordu. Amacı, kimsenin tanımadığı bir kütüphaneci olarak Notodden’e gelip burada gözlerden uzak yaşamak idiyse, şimdi bu şaşırtıcı gelişmelerle amacına tam ulaşmıştı. Burada kimse onu bulamazdı, tüm izleri silinmişti; bulmasını istemediği her kim varsa onun için ya da onlar için artık kaybolduğunu fark ediyordu derin bir hoşnutlukla.”
“Bu noktada ilişkinin sonraki iki yılda dikkat çekici ölçüde kötüleştiğini söylemekle yetineceğiz. Onlara birlikte geçirecekleri iki yıllık zaman verildiğini, iki yıllık bir rüya yaşadıklarını da söyleyelim. Ama Singer’in durumunda gördüğümüz gibi, bu ilişki Singer’e yapışmış gizli emeller, yan amaçlar içeriyor; onun bir ilişki, evet, bir evlilik örtüsü altında, gün yüzüne çıkanlardan çok daha başka projeleri ve tasarıları gerçekleştirmesini sağlıyordu.”
“aslında olur olmaz şeylere kafa yoran biri ve bu daha farklı; çünkü yanı başındaki yaşamın tadını çıkarmak yerine insanın kuşkular girdabına kapılıp içine kapanması demek oluyor. Böyle düşüncelerle boğuşmadığı, Merete ve Isabella’ya yakın olduğu zamanlarda bile, gündelik işlerde bir gölge gibi, üstelik de kendisinin gölgesi gibi görünüyor. Her zaman dostça davranıyor, onlar için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor ama bunu yapmak ona mutluluk vermiyor.”
“bu sırada terbiyeli iki arkadaşına bezgin ve zafer dolu bir bakış fırlattı ve işte o anda Singer, Isabella’nın yedek ailesi ve bakcısı olarak yaşamının en parlak anlarından birini yaşadı. Sonunda kızın işine yaramıştı. […] Singer daha sonra kesinlikle anladı ki kendi varlığını silebilir, tanınmaz duruma getirebilirdi, yeter ki Isabella kendi gençlik dönemini normal yaşasın ve Singer’in de ona katılmasına izin versin.”
26 Aralık 2022 Pazartesi
Kısa Anime: Koca Kıçım ve Ben (2021)
20 Aralık 2022 Salı
Webtoon'dan Animeye: Lookism
Fiziksel görünüşü nedeniyle lisede zorbalığa maruz kalan 16 yaşındaki Park Hyeong‑seok, annesinden naklini başka bir liseye aldırmasını istiyor. Tek başına oğlunu büyüten ve maddi durumu epey kötü olan annesi, başta bu isteği anlayamadığı için reddetse de, okula gelip Hyeong‑seok'un uğradığı zorbalığa bizzat tanık olduktan sonra şartlarını zorluyor ve oğlunu başka bir şehre, tek başına yaşamak ve okumak üzere gönderiyor. Karakterimizin dönüşümü bu noktada başlıyor. Annesinin karşılığı olmayan bu insanüstü çabası karşısında eğilip bükülen Hyeong‑seok, kendi içinde bir karar alarak kendini bir daha ezdirmeyeceğini, savaşacağını söylüyor. Ancak işler planladığı gibi gitmiyor. Şehre ayak basar basmaz başına bela alıyor, bu kez sosyal medyada yayılarak daha geniş bir kitleye rezil oluyor. Kendini eve kapatıp ağlamaktan yorgun düşüyor, uyuyakalıyor. Uyandığında kendisini atletik, yakışıklı, uzun ve sağlıklı başka bir bedenin içinde buluyor. Uyuduğunda geri, kendi bedenine dönüyor. Birkaç kez denedikten sonra bedenlerin sırrını çözüp hayatını iki bedenli şekilde sürdürmeye karar veriyor. Sağlıklı, dinç ve yakışıklı olan bedeniyle liseye giderken, kendi bedeniyle gece mesaisinde iş bulup iki bedenin masraflarını karşılayabilmek için para kazanmaya başlıyor. Aynı kişi olmasına rağmen insanların bu iki bedene nasıl farklı yaklaştığını izleyip perişan oluyoruz biz de tabi. Sağlıklı beden, bir yandan zorbalara karşı kendini savunup okulda gittikçe popülerleşirken diğer yandan lisedeki ezilenlerle dostluk kuruyor. Bir dakika, n'oluyor ya, hem yakışıklı hem kaslı hem popüler olmak ve aynı zamanda da ezilenlerle dostluk kurmak mümkün müymüş şeklinde uyanış yaşayan liseliler de böylece rehabilite oluyorlar.
Çizimler müthiş sevimli. Karakterin kilolu hali hem mangada hem animede neredeyse aynı, ancak yakışıklı hali birbirinden çok farklı nedense. Manga haline sadık kalsalarmış keşke, o daha cool.
Liselilerle dövüşürken sürekli bıdır bıdır durum değerlendirmesi yapan iç ses sayesinde karakterimiz neydi, ne oldu, ne yaşadı da değişti gibi sorularımızın yanıtlarını bir bir bulabiliyoruz.
Algıları, popüler çocuğun da iyi huylu olabileceği yönünde bükerken çirkin çocuk hakkında çok da bir şey söylemiyor. Çirkin çocuk kendisini "yanlış" hissetmeye devam ediyor, mekik çekip güçlenmeye çabalıyor, vs. Çoğu iyi şey yine yakışıklı olanın başına geliyor. Final sahnesinde yakışıklı olan çocuk prodüktörler tarafından fark edilirken şişman çocuk yine saf dışı bırakılıyor, vs. Bu noktada değişim yavaş yavaş mı gerçekleşecek acaba diye merak etmiyor değilim. Zaten dizi ucu açık bir şekilde bitiyor. Belki devam sezonu gelir. Bu kez belki şişman çocuğun kişisel gelişimini izleyebiliriz. Kim bilir? Zaman gösterecek.
19 Aralık 2022 Pazartesi
Makale: Walter Benjamin - Çevirmenin Görevi
"Çeviri üstüne kurumsal düşünceleri büyük ölçüde etkilemiş, üzerinde çok tartışılmış, "kapalı anlatımı" ve "örtülü kanıtlama yoluyla" "muammalı bir otorite metin" durumuna gelmiş deneme. / Özgün metin ile çeviri metin arasındaki işlevdeşliğin saptanması: "Yazın yapıtının (sanat yapıtının) özü, iletmek ya da bildirmek değildir;" aynı şey yazın yapıtının çevirisi için de geçerlidir. / Çeviri, kuralları, yasaları özgün metinde aranacak bir "biçim"dir. / "Çeviriyi yöneten yasa, özgün yapıtın çevrilebilirliğinde yatar." / "Çeviri kaynağını özgün yapıtta bulur." / "Gerçek çeviri saydamdır, yapıtın aslını saklamaz, onun saçtığı ışığı kesmez" / Bu açıdan varış dili özgün metnin katkılarına açık olmalıdır. / Çeviri bir değişimdir; özgün yapıtı değişikliğe uğrattığı gibi, yabancı dil sayesinde anadilini de dönüştürür. / Bütün bunların temelinde de doğal dillerin ötesinde, "salt öz" olabilecek bir dilyetisine inanış ve bu dilyetisini arayış yatar. / Söz konusu ve benzeri varsayımlar doğrultusunda "çevirmenin görevini belirleyecek yoğun tartışmalar, örneklendirmeler, eğretilemeli açıklamalar, tarihsel dönemlere göndermeler, vb.
30 Mart 2022 Çarşamba
Kitap: Mühendis Menni
İlk kitapta görevinin sonlarına doğru saçma sapan tavırlar sergilemeye başladığı için dünyaya geri gönderilen kahramanımız Leonid, bu kitapta karşımıza çevirmen olarak çıkıyor. Leonid'in söylediğine göre Marslılar artık Dünya'dan çekilmiş, sadece gözlemlemeye ve kolonileştirmeye odaklanmış durumda. Dünya'da Yeni Kültürü Yayma Grubu aracılığıyla kapitalist toplumu ufak ufak sosyalizme hazırlıyorlar. Leonid, önceki kitaptan hatırladığımız ex manitası, Menni'nin eski karısı Enno'nun, Mars'ta kapitalizmin son dönemini ele aldığı romanını Dünya diline çevirme görevini üstlenmiş.
Öncelikle hikaye tam olarak yazıldığı dönemde, yani 1900'lerin başında geçiyor. Mars'ta 1900'lerin başında artık gezegenin yarısı suymuş. Ama bu yeni bir şeymiş, Galileo döneminde teleskopla baksak su falan göremeyecekmişiz. 250 yıl önce Mühendis Menni denen adam bir çalışma başlatarak gezegenin su kaynaklarını artırmış. Gezegen geniş denizlerle ve okyanuslarla bölünmediği için genel olarak Marslılar arasına bir birlik ve bütünlük anlayışı hakimmiş. 1620 yılına gelindiğinde gezegendeki son bağımsız devlet, Taumasia Felix (Şanslı Mucizeler Ülkesi) yaşlı dük Aldo tarafından yönetilmektedir. Feodal Cumhuriyet Taumasia'ya savaş ilan ettiğinde Aldo fazla direnç gösteremez. Mirasçıcı Ormen Aldo Federal Cumhuriyet tarafından Merkezkent'te tutulur, ancak topraklarına el konulmaz. Politikaya dahil olmaksızın, toprak sahibi olmaya devam eder ve olanları bir kenardan izler. 20 sene süren çalışmasının sonunda ayaklanma için gerekli atmosferi yakalar. Ancak işler yolunda gitmez. Ormen'in ayaklanması beklediği gibi ses getirmez. Taumasia'da feodal düşünce tamamen ortadan kalkar. Geride Ormen'in mirasçıcısı, oğlu kalmıştır. Onun adı da Ormen olmasına rağmen aynı anlama gelen Menni ismiyle imza atar. Büyük bir mühendis olan Menni, bir iç deniz olan Güneş Gölü'nü yaratmıştır. Kendisinin ve ondan sonra gelen Netti'nin çalışmalarıyla gezenegene bugünkü kanallar, denizler kazandırılmıştır. "Çevirmenin notu" kısmından sonra Leonid susar, çevirisini okumaya koyuluruz.
1667 yılında Mühendis Menni, Aldo'nun yarattığı kanal projesini resmi bir toplantıyla kamuoyunun, büyük çıkar sahibi sanayi tröstlerinin, özel işletmelerin, bilginlerin, mühendislerin, politikacıların bilgisine sunar. Lybia'da bir iç deniz yaratılırsa bölgenin kurtarılacağı fikri tüm tarafları bir araya getirir, kanalı kabul ederler. Böylesine dev bir projenin maliyetini karşılasa karşılasa devlet karşılayabilecektir. Devlet iş masraflarını ve tahvilden doğacak faizleri ödemek için her yıl özel borç tahvili çıkaracak, proje tamamlandığında verimli toprakların satılması ve kiraya verilmesi yoluyla yavaş yavaş faizler ve tahvil ödenecektir. Menni, tüm projenin tek bir adam tarafından yönetilmesi gerektiğini savunur. Kamuoyu da, Dük Ormen Algo'nun oğlu olduğu için ona güven duyar ve destek verirler, böylelikle proje hayata konur. Bu sırada Menni, Nella ismideki kıza aşık olur. Sevip de kavuşamama hikayesi sıkıştırılır kurgunun başlarına. Dev inşaat projesi ilerleyedursun, devreye açgözlü işadamları ve politikacılar girer. Daha iyi koşullarda çalışmak isteyen işçi isyanları nedeniyle ortalık karışır. Mühendis Maro ile Mühendis Menni arasında bir gerilim yaşanır, bunun sonucunda Menni Maro'yu öldürür ve mahkeme süreci başlar. Menni avukat istemez, dik durur, pişman olmadığını söyler ve kendini savunmak için fazla çaba sarf etmez. Mahkemede 12-13 yaşında bir erkek çocuğunun elini tutan bir kadının sesi yükselir: Yavrum, kahramana iyi bak ve... unutma! Evet, Nella. Menni hapse girer. Aradan bir 12 yıl daha geçer. İşçi lideri Arri, gizli saklı yaptıkları toplantıda topluluğa şöyle seslenir: Kardeşler, konuşma yapmak üzere sözü oğlum, Mühendis Netti'ye vermeyi öneriyorum. Nella'nın üvey kardeşi, sonradan muhtemelen partneri Arri, yıllarca Menni'nin oğlu Netti'ye babalık yapmıştır. Netti de tıpkı Menni gibi iyi bir mühendis olmuştur. Yıllarca Menni'ye karşı bilenen işçilere farklı şeyler söyleyecektir Netti. Tüm yaşananların, aslında dinamit tröstünün işi olduğunu öne sürer. Daha düşük kalitede dinamitleri üç katı fiyatına satıp köşeyi dönmüştür dinamit lobisi. Bu esnada da işçi yaşamları yitirilmiştir. Yani olanların arkasında aslında büyük patron Menni değil, tröster vardır. Bir de proje müdürü gibi bir şey olan Feli Rao'nun proje süresince servetine servet kattığını kanıtlar. Menni'nin yönettiğini sandığı projeyi başkaları kirli emellerine alet etmiştir, Netti bunları bir bir ortaya çıkarır. Böylece dolandırıcılara karşı bir mücadele başlar. Olan biteni içeriden takip eden Menni bir gün Netti'yle tanışır. Onun teknik yönünü çok yeterli görür. 12 yıl önce geçen mahkeme sahnesini hatırladıklarında, baba oğul olduklarını keşfederler. Projenin başına Netti'yi getirir. Buradan itibaren, kitabın sonuna kadar çeşitli toplumsal, politik olaylar yaşanır. Menni ölür. Zafer kazanılır. Bir sürü de mesajlar verir yazarımız. Ama hepsini buraya taşıyacak gücüm yok açıkçası.
Öncelikle Menni'nin kafası işle dolu olduğu için evliliğini bitirmek zorunda kalan Enno'nun kitapta Nella gibi bir karakter yarattığı gözümüzden kaçmadı. Kendi yaşayamadıklarını Nella'yı aşırı drama boğarak okuruna hissettirmiş. Bunu yaparken yine Menni'yi övüp yine Menni'nin zekasını her şeyden üstte tutmuş. Menni çalışsın, vatanına faydası dokunsun da ben oğlumuzu az ötede tek başıma büyütürüm gibi bir cengaverliğe kalkışmış. Kadınlar bu kitapta da erkeklerin kafasını karıştırmasın diye köşesine çekilen, fedakar, edilgen canlılar olarak tasvir edilmiş. Kadınlar dedim ama kitapta tek kadın var muhtemelen. Tröstler, sanayi devleri, mühendisler full erkek.
Olayın Mars'ta geçtiği, jeolojik tasvirlerle sık sık hissettirilse de karakterlerin Marslı olduğuna neredeyse hiç değinilmemiş. İnsanlarla aralarında çok minik nüanslar var. Bunların hiçbiri fiziksel değil. Kültürel farklar. Bu bakımdan kitabı bir bilim kurgu gibi okumak asla mümkün olmuyor. Bitirdiğinizde 12 Eylül romanı okumuş gibi hissediyorsunuz. Sansür deseniz var, gizli toplantılar, işçi grevleri, ayaklanmalar. Hepsi mevcut. Uçan daire, yok. Hologramlarla iletişim, yok. Boğaza yapıştırınca söylediklerinizi her dile çeviren ultra gelişmiş google translate cihazı, yok. Bakınca G.O.R.A.'dan daha az bilim kurgu diyebiliriz.
İlk yarısı, Selvi Boylum Al Yazmalım'dan hallice bir aşk hikayesi ile bir şekilde akıyor. İkinci yarıda o da yok. Tamamen MÜCADELE DE MÜCADELE. Akmıyor. Mesajlar uçuşuyor havada. Kızıl Yıldız, türünün öncülerinden olduğu için tüm gülünçlüğüne rağmen okunası bir kitap, ancak Mühendis Menni pek öyle değil. Bilsem devam kitabı diye tuttumaz, tadında bırakırdım ben de.
25 Mart 2022 Cuma
Kitap: Kızıl Yıldız
Yordam Edebiyat'tan Ayşe Hacıhasanoğlu çevirisiyle yayınlanan kitap 160 sayfa, epey ince. Dünyanın en hızlı giriş bölümüne sahip. Toplam 1 sayfalık bir girizgahtan sonra Marslı ile Dünyalıların teması başlıyor. Kitle mücadelesinde aktif, partinin kıdemli üyelerinden 27 yaşındaki Leonid ikinci sayfada Menni kod adlı ilginç gençten bahsetmeye başlıyor. Fiziksel görünümü biraz tuhaf bir genç, kafası normalden büyük, gözlerini her zaman gözlüklerin arkasında saklıyor, ifadesi donuk. Kendisi son derece zeki, yumuşak ve dikkatli ancak bir o kadar keskin ve derin. Kitaba dahil olduğu gibi Leonid ve sevgilisi Anna Nikolayevna'nın ideolojik gerekçelerle ayrılmalarına yol açıyor. Daha sonra Leonid'in odasına gelerek, çekme gücü yerine itme gücüne sahip bir madde üzerine yaptığı buluşla ilgilendiğini, yalnız bu buluşun yeni olmadığını, daha önce de bu buluşla ilgilenen bir topluluk olduğunu söyleyerek Leonid'i bu topluluğa dahil olmaya davet ediyor. Topluluğa girdiği takdirde, kendisine verilen görevi yerine getirmek gibi bir sorumluluğu da önden kabul etmiş olacağını belirtiyor.
"Yolculuk ne kadar sürecek?"
"Belli değil. Oraya gidiş dönüş en az beş ay sürer. Hiç geri dönmemek de mümkün."
"Bunu biliyorum; mesele bu değil. Yürüttüğüm devrimci çalışmayı ne yapacağım? Siz de galiba sosyal demokratsınız ve durumumun zorluğunu anlarsınız."
[...]
Herhangi bir parti görevlisinin ortadan kaybolması, geniş kitlelerin sahneye çıkmasıyla birlikte, bir bütün olarak ele alındığında, meselenin taşıdığı önem saçısından son derece küçük bir olaydı. Üstelik de bu geçici bir kaybolmaydı ve çalışmaya geri döndüğüm zaman yeni bağlantılarımla, bilgilerimle ve olanaklarımla çok daha yararlı olacaktım. Kararımı verdim.
Leonid bu gizemli ve tehlikeli uzay yolculuğu davetini, kitle mücadelesinin her zaman her şeyden önemli olduğunu vurguladığı didaktik birkaç cümleyi aklından geçirdikten sonra 3 saniyede filan kabul ediyor, tası tarağı topluyor. Ertesi gün yola çıkmak üzere o akşamı Menni'nin dairesinde geçiriyor. Fakat o da ne! Menni bir anda maskesini çıkarıyor ve aşağıya doğru sivrilen tuhaf yüzü ortaya çıkıyor.
"Demek beni aldattınız," dedim sert bir ifadeyle. "Bir bilim topluluğu değil, başka bir şey o zaman bu?"
"Evet" dedi Menni sakin bir şekilde. "Bizler başka bir gezegenin sakinleri, başka bir insanlığın temsilcileriyiz. Biz Marslıyız."
"Peki beni neden aldattınız?"
Uzaylılarla ilk temas gibi bir deneyimi, en ufak bir şaşkınlık emaresi göstermeden derhal normalleştiriyor ve Marslıya haklı olarak aldatılışının hesabını soruyor Leonid. Sen Marslı olabilirsin, ona okeyim, ama peki ya beni aldatmak? Bunu nasıl yaparsın gibi bir çıkışta bulunuyor. Bu hezeyanını da hızlıca atlattıktan sonra gemi son hazırlıklarını yapıyor ve Mars'a doğru yola çıkıyorlar. Geminin kaptanı ve her şeyin sorumlusu Menni. Doktoru Netti, Mars hesabıyla 16, dünya hesabıyla 30 yaşında, çok tecrübeli bir doktor. Hesap kitap, matematik işlerinden sorumlu kişisi, salt mantığın temsilcisi Sterni. Leonid yol boyunca, seyahat arkadaşlarının yanına uğrayarak teknik, kültürel konularda onlardan yardım alıyor. Öncelikle "Neden ben?" sorusuna yanıt arıyor, aradığı yanıt şu şekilde:
"Yapısında mümkün olduğunca daha fazla sağlık ve esnekliği, daha fazla akıllıca çalışma yeteneğini, Dünya'da mümkün olduğunca daha az kişisel bağımlılıkları, daha az bireyciliği bir araya getiren biri gerekliydi bize. Fizyologlarımız ve psikologlarımız, ezeli bir iç savaşla paramparça olmuş toplumunuzun yaşam koşullarından sizin deyiminizle sosyalist bakımdan örgütlü toplumumuza geçişin, bir insan için çok ağır ve zor bir geliş olduğunu ve çok elverişli bir düzenleme gerektirdiğini düşünüyorlardı. Menni, sizi diğerlerinden daha uygun buldu."
Bireycilik anlayışını aşmış olmanın, uzaya kabul ön şartı olarak önümüze sunulduğu sosyalist mi sosyalist dünya görüşüyle yazılmış hikayemizde ilerlemeye devam ediyoruz. Leonid bir yandan Mars dilini öğrenmeye, bir yandan bilimsel sorularına yanıt bulmaya devam ederken yolculukları nihayet sona eriyor ve Mars'a ayak basıyorlar.
Mars'ın doğasında beni ilk etkileyen ve en zor alıştığım şey, bitkilerin kırmızı rengiydi. [...] Dikkatli biri olan Netti, gözlerimi tahriş olmaktan korumak için koruyucu gözlük takmamı önerdi. Kabul etmedim. "Bu, bizim sosyalist bayrağımızın rengi," dedim. "Sizin sosyalist doğanıza da alışmalıyım."
"Eğer öyleyse, sosyalizmin Dünya florasında da olduğunu, ama gizli bir biçimde bulunduğunu itiraf etmek gerekir," dedi Menni. "Yeşil bitkilerin yaprakları kırmızı tona sahipler. Ancak bu kırmızı ton çok daha güçlü olan yeşille maskelenmiş durumda. Sizin ormanlarınızın ve tarlalarınızın da bizimkiler gibi kızıl olması için yeşil ışınları tümüyle emen ve kırmızı ışınları geçiren camdan yapılmış gözlük takmak yeterli olacaktır."
Mesaj kaygısı mı dersiniz, analojiler mi dersiniz, sembolizm mi derseniz, ne ararsanız var. Elinden gelse daha sosyalist bir görüntü elde etmek uğruna ormanlarımızı kırmızıya boyayacak olan karakterimiz Mars'taki keşiflerine ve gözlemlerine devam ediyor
Önce bir fabrikayı ziyaret ediyor. Sistem şu şekilde ilerliyor: İnsanlar ömürlerini yalnızca bir mesleğe ve zanaate adamazlar, becerilerine ve ilgi alanlarına göre iş saati açığı olan sektölere geçip biraz çalışarak o açıkları kapatırlar. Sonra yine sektör değiştirebilirler. Bazen bir sektöre odaklanmak isteyen kişiler çıkabilir. Bazen bazı sektörlerde iş saati fazlalığı olabilir, ancak totale vurunca bunlar zamanla dengelendiği için bu sistem tıkır tıkır yürümektedir Marslı kardeşlerimizin beyanına göre.
Daha sonra bir müzeye gidiyorlar, böylece yazarımızın sosyalist sanat anlayışı hakkında fikir ediniyoruz. İlk izlenimi, resim ve heykel galerileri olmasına şaşırmak oluyor. Galerileri, zenginlikleri kaba biçimde üst üste yığmaya meraklı kapitalist kültüre özgü bir şey olarak görüyor. Sosyalist toplumda sanatın yaşamın her tarafına yayılıp yaşamı güzelleştireceğine, yaşamla yan yana duracağına dair bir beklentisi var. Bu bakımdan galeri diye bir mekanın olması onu şaşırtıyor. Enno durumu şu şekilde açıklıyor:
"Bizde sanat yapıtlarının büyük bölümü her zaman kamu binaları için, yani ortak işlerimizi konuştuğumuz, eğitim gördüğümüz, araştırma yaptığımız, dinlendiğimiz binalar için yapılır. Fabrikalarımızı ve atölyelerimizi daha az süsleriz: Güçlü makinelerdeki ve onların düzgün çalışmasındaki estetikten yalın bir estetik olarak hoşlanırız, bu estetiğin etiklerini hiç dağıtmadan ve zayıflatmadan onunla uyum içinde bulunan sanat yapıtları çok azdır. Genellikle içinde çok az oturduğumuz evlerimizi de çok az süsleriz. Sanat müzelerimiz ise bilimsel-estetik kurumlardır; sanatın nasıl geliştiğini, daha doğrusu insanlığın, yürüttüğü sanatsal etkinlik içinde nasıl geliştiğini inceleyen okullardır."
İşlevsel ve yalın bir estetiği destekliyorlar. Gösterişin aksine, yalınlık; yalnızca sergilemenin aksine hem işlevinden faydalanma hem de estetik haz verme öne çıkıyor. Erken dönem heykelleri tek renkliyken, geç dönem heykelleri doğal renklerde. Onlar da sanatta doğruyu bulmuşlar Leonid'e göre, yani gerçeklik akımını benimsemişler. Kendisi "gerçeklikten sapmanın, zenginliği azalttığı zamanlar sanat karşıtı bir şey olacağını, bu durumda da yaşamı yoğunlaştıran sanatsal idealleştirmeye yardım etmeyeceğini, tam tersine engel olacağını" düşünüyor. Kendisinin sosyalist sanat anlayışı gerçekçiliğe dayanıyor. Eski dönem yapıtlarında zerafete, genellikle rahatlıktan fedakarlık edilmek suretiyle ulaşılırken, yakın dönem yapıtlarında nesnelerin güzelliği uğruna kullanım yetkinliğinden sapmaya izin verilmediğini gözlemliyor. Marslıların uyak ve ritimli şiirden büyük keyif aldığını öğrenince şaşırıyor. Dünya'da biçimin toplumun egemen sınıflarının zevkleriyle oluşturulduğunu, onların sanatsal sözün özgürlüğünü zincire vuran kurallara olan düşkünlüğünün ifadesi olduğunu, bu nedenle geleceğin sosyalizm dönemi şiirinin bu zincirlerden kurtulacağını umduğunu söylüyor. Marslılar ise uyak ve ritimi bir zincir ve egemen kültür dayatması olarak görmüyorlar, bunların yaşantımızdaki ve bilincimizdeki süreçlerin ritmik doğruluğuyla uyumlu olduğu için kabul edilebilir olduğunu düşünüyorlar. Uyağın, poetik düşüncenin ifadesini kısıtladığını kabul etseler de bunu olumsuz algılamıyorlar; aksine daha özgün eserlerin çıkmasına yardımcı olan bir sıçrama tahtası olarak görüyorlar.
Ardından kliniğe geçiyorlar. Burada, intihar etmeyi seçen kişilere özel olarak hazırlanmış odaları görünce şaşırıyor. Mars'ta bu insanlara ağrısız ölüm için her türlü araç sağlanıyor. Özellikle yaşama duygusu körelen yaşlılar arasında ölümü beklememeyi tercih etmek oldukça yaygın.
Karakterimiz bu gözlem gezilerinin ardından bilimsel çalışmalarında yol kat etmek için köşesine çekiliyor. Ancak üzerindeki baskı ve durumun tuhaflığı onu zamanla dibe çekiyor. Halüsinasyonlar görmeye başlıyor. Bu noktada kitapta enteresan bir şey oluyor. Ruhsal durumuyla ilgilenen Netti ile aralarında enteresan bir çekim olduğunu kitabın başından beri hisseden Leonid, Netti'nin kadın olduğunu nihayet fark ediyor ve birbirlerine bir anda kör kütük aşık oluyorlar. Tabi bu aşk sonsuzluğa uzanamıyor bir türlü, Netti bir görev için gezegenden ayrılınca Lenoid gidip kızın en yakın arkadaşı olan Enno ile sevgili oluyor. Enno'nun Menni'nin eski karısı olduğunu, Netti'nin de Sterni'nin eski karısını öğrenince karakterimiz sarsılıyor. Neyse ki bunun devrelerini yakacağını öngören Netti, durumu açıklayan bir mektup bırakıyor gitmeden önce.
"Hastalıktan sonra çalışma gücünü hızla toplamıştın, ama ruhsal dengene henüz tamamen kavuşamamıştın. Oysa konuşmalarında ve hareketlerinde her an ve her durumda soğukkanlı olman buna bağlıydı. Eğer her zaman insan ruhunun derinlerinde gizlenen geçmişten kalma içgüdülerin etkisiyle bir kadın olarak bana karşı eski dünyada hüküm sürmekte olan kabalık ve kölelikten kaynaklanan kötü bir davranış göstermiş olsaydın, bunun için kendini hiçbir zaman bağışlamazdın."
Böyle über saçma bir açıklamayı bir kadın nasıl yapmış ki diye düşünürken yazarın erkek olduğunu hatırlıyoruz. Kadınlar gelecekteki sosyalist toplumda mücadele edip eşitliği normalleştirmeyi başarsalar bile, gelinen noktada sürekli olarak erkeğin ilkel güdülerine yenik düşüp kendilerini dövmesi ihtimaline karşı tetikte bekliyorlar anlaşılan. Sanki çok normal bir şeymiş gibi bir de adamın suyuna gidiyor falan. Neyse.
Bu noktadan sonra kitap ufaktan finale bağlanıyor. Marslıların Dünya'ya gelip yanlarında Leonid'i götürmelerinin sebebi itme maddesini elde edebilecekleri bir gezegen arayışında olmaları. Kendi aralarında bir Kongre düzenleyerek gelinen noktayı değerlendirip bir karara varıyorlar. Burada Sterni, son derece katı görüşler savunuyor. Dünya'da bu maddenin olduğunu, ancak Dünyalıların mülkiyet anlayışı nedeniyle ellerindekileri yabancılara direnmeden vermeyi reddedeceklerini söylüyor. Dünyalıları, sosyalizmi benimsemeleri, böylece mülkiyet anlayışının yıkılması için eğitmeleri yıllarca süreceğinden ve sonuçta yine de herkes bunu benimsemeyebileceğinden, tek çarenin tüm dünyalıları yok edip dünyayı kolonileştirmek olduğunu iddia ediyor. Mars'a getirdikleri en gelişmiş Dünyalı bile bir noktadan sonra devreleri yaktığı için, Dünya'daki vasat insanların bu gelişimi gösterebileceğine inanmıyor. Netti ve Menni Dünya'yı kendi haline bırakmak gerektiğini, sonunda doğru yolu bulacaklarını iddia edince çoğunluk oluşturuluyor ve Sterni'nin görüşleri reddediliyor. Ancak bunları öğrenince yine çıldıran karakterimiz gidip Sterni'yi öldürüyor ve bir çuval inciri berbat ediyor. Apar topar Dünya'ya geri yollanıyor. Netti'nin onu gelip dünyada bulması ama kavuşamamaları gibi çok da anlam veremediğim bir son ile tamamlanıyor.
Bogdanov, Proletkült anlayışının kurucusu, malum. Proletkült'ü salt proleter ideolojisinin bir laboratuvarı olarak tanımlıyor. Saf bir proleter kültürü yaratmayı amaçlıyorlar. Daha sonraları bu yaklaşım aşırılığa kaçarak dönüşüyor. 1928'de Bolşevik Parti Merkez Komitesi, edebiyatın yazarları inşaat alanlarını ziyaret etmeye gönderen ve sistemi göklere çıkaran romanlar üretmelerini isteyen partinin çıkarlarına hizmet etmesi gerektiğini öne sürüyor. Daha sonraları ise bunların en abartılı şekli olan "sosyalist gerçekçilik" görüşü 1934'teki Sovyet Yazarları Kongresi'nde resmi olarak benimseniyor ve sansür dönemi başlıyor. Edebiyat tamamen taraflı bir hal alıyor.
Bogdanov'un yaptığı, bu aşırılıklar silsilesinin ilk adımını atmak oluyor bir bakıma. Tamamen ideolojiyi öne çıkarmayı ve savunmayı hedefleyen, edebi yönünü oldu bittiye getiren bir edebiyat eseri Kızıl Yıldız. Romanın bilim yönü epey kuvvetli esasında, bir sürü teknik açıklama yapılmış. ancak kurgu kısmı, poetik yönü zayıf. Yukarıda verdiğim alıntıların tamamı metinde fazlasıyla sırıtan, metnin gidişatına oturmayan, mesaj kaygısı taşıdığı için Marslı sosyalist kardeşlerimizin (yani yazarın) dahi savunduğu doğal ritmi, poetik yönü bozan unsurlar. Biçimi reddetmek, içeriği yüceltmek ince bir ayarı tutturmayı gerektiriyor, ayar kaçarsa ortaya çıkan metin yer yer gülünç olabiliyor. Bu kitapta da durum bu. Zaten yıllar yıllar sonra reddedilen biçimin aslında edebi yapıtların olmazsa olmazı olduğunu yüksek sesle söylemek, hem edebiyatçılar hem de sosyalistler arasında normalleşiyor çok şükür.
Kitabın bir de, kendisiyle hiç alakası olmayan sözde devam kitabı var. O, bundan beter. Olayın Mars'ta geçtiğine ve tüm karakterlerin Marslı olduğuna neredeyse hiç vurgu yapmayan bir bilim kurgu kendisi. Onu da gücüm yeterse bir sonraki yazıda anlatırım.





.jpg)




.jpeg)
