16 Şubat 2017 Perşembe

Film: La La Land (2016)

La La Land, 2016 yapımı bir müzikal romantik komedi-drama filmi. Damien Chazelle yönetmenliğinde çekilen filmin başrollerinde Ryan Gosling ve Emma Stone oynar. Film Los Angeles’ta geçer, ismi buradan gelir. Oyuncu olmayı hayal edip sürekli olarak seçmelere katılan, hukuk eğitimini hayalleri için yarım bırakmış bir oyuncunun (Mia) ve caz tutkusuyla popüler kültüre karşı durmaya çalışan, bu nedenle bir türlü para kazanamayan bir piyanistin (Sebastian) yolu tesadüfen 2 kere kesişir.

Üçüncü karşılaşmalarında birbirlerine karşı hissettikleri antipatiyi müzikal bir sahneyle dile getirirler, bu sahne aynı zamanda onların ilk olarak yakınlaştıkları sahnedir.

Daha sonra olaylar tahmin edeceğiniz yönde gelişecektir. Bir aşk hikayesi olmanın yanında, gerçekçi bir hikayedir de. Ayakları yere basan bir gidişatı vardır, mutlu değil hazin sonla biter.

89. Oscar Ödül Töreni’nde 14 adaylıkla yarışacaklar. Bu da rekor bir sayı. Tarihte yalnızca Titanic (1997) ve All About Eve (1950) filmleri bu kadar adaylık elde edebildş. Bu senenin en güçlü adaylarından biri.

Fences ile birlikte, bu sene En İyi Filmler kategorisinde aday gösterilen en farklı iki filmden bir. Farkları anlatım şekillerinden kaynaklanıyor. Bir oyun uyarlaması olan Fences’ten sonra, bir müzikal film olan La La Land’de izleyiciye farklı bir anlatım sunuyor. Açıkçası Fences’ten bir adım önde olduğunu düşünüyorum. Basit ve gerçekçi bir hikayeyi, masalsı başlayıp dramatik biten bir şemayla anlatmışlar. Başta “müzikal” ifadesi nedeniyle önyargılı olduğum halde, filmi gözümü kırpmadan izledim.

Müzikal öğelerin seyirciyi biraz korkuttuğu doğru. Canlı izledikleri zaman çok keyif alacakları bir performansı, beyaz perdede izlemeyi donuk bulan seyircilerin sayısı az değil. Bu bağlamda, Sebastian’ın caz hakkında Mia’ya söyledikleri, aslında yönetmenin müzikal hakkında izleyiciye söylemek istediklerini temsil ediyor desek yanlış olmaz. Sebastian, insanların ne düşündüğünü boşverip gerçek müziğin hakkını vermeyi önemseyen bir müzisyen. Bu nedenle seçtiği yol alışılmışın dışında, popüler kültürün kabul edemeyeceği bir yol. Chazelle, müzikal öğeler olmadan da son derece ilgi çekici olabilecek bir filmi müzikal öğelerle birlikte çekiyorsa, o da karakteri Sebastian’ın yolundan gidiyor, risk alıyor demektir.

Filmde iki boyutlu bir sanatsal başarı anlayışından bahsetmek mümkün. Birinci boyut, filmin yarattığı dünyada, film karakterlerinin sanat performanslarıyla en sonunda elde ettikleri başarı; ikinci boyut da yönetmenin bu sıra dışı filmle elde ettiği başarı. Hem filmin dünyasındaki, hem de gerçek dünyadaki bu iki başarı izleyiciye ilham veren türden. Bu filmin çok fazla ilgi toplamasının nedenlerinden bir tanesi bu.

Tüm oyuncuların performansları izlenmeye değer. Ryan Gosling’in restoranda, parçayı kendisinin çaldığını söyleyelim. Haftada altı gün, günde iki saat çalışarak öğreniyor. Rol arkadaşı John Legend, bir söyleşide bu kadar hızlı öğrendiği için Gosling’i kıskandığını itiraf ediyor.

Filmin son sahnesi, herhalde yıllar sonra da hatırlayacağımız en can alıcı sahne. Sonlara doğru Mia’nın başka bir adamla evlenip çocuk yaptığını görüyoruz ve bu sevimli aşk hikayesinde, birden pat diye böyle bir şeyle karşılaşmak kalbimizi parçalıyor. Derken bu ani dramanın izleyiciye çok ağır geldiğini anlayan yönetmen, Mia’nın Sebastian’la evlenip çocuk yaptığı alternatif bir gerçekliği izleyiciye sunuyor. Bu gerçeklikte Sebastian hayallerinden vazgeçmiş, Seb’s caz kulübünü açamamış, Mia başarılı bir oyuncu olmuş.

Hikayeyi böyle hatırlamak isteyen hatırlayabilir elbette. Ama bu alternatifin gerçekten mutlu bir son olduğunu kim iddia edebilir? Hayatı boyunca peşinden koştuğu hayallerden aşk için vazgeçmek mutlu bir son mudur? Yönetmen, sunduğu alternatif gerçekle izleyiciye bunları sorgulatıp, bir bakıma izleyicinin de onayını alarak dramatik sona geri dönüyor. İlk başta çok ağır gelen bu ayrılık, mantık süzgecinden geçirdiğimizde daha makul geliyor. Yönetmen bunu desteklercesine Mia ve Sebastian’ın dudaklarına son bir gülücük konduruyor ve bunun dramatik ama mutlu bir hikaye olduğunu izleyiciye gösteriyor.

Bu son sahne sayesinde film, izleyicide unutulmaz bir etki bırakıyor. Filmin başarısının bir diğer sebebi de bu.

 İzlemeniz şiddetle tavsiyedir.

15 Şubat 2017 Çarşamba

Kitaptan Filme: Fences (2016)

Oyunlarında Afrika-Amerikalıları, onların değişen hayatlarını, adaptasyon sürecini, ilişkilerini işleyen 1945 doğumlu August Wilson, The Pittsurgh Cycle diye adlandırılan, toplam 10 eserlik bir oyun dizisi yazar. Oyunlardan her biri, 20. yüzyılın bir on yılını ele alır. Örneğin, Pulitzer ve Tony Award ödüllerinin sahibi Fences (1985), 1950’li yılları ele almaktadır.

Fences, ilk olarak 1987-88 yılında sahnelenir ve 525 performansın ardından büyük bir ilgi toplar. Daha sonra 2010 yılında Broadway‘de tekrar sahnelenir. Troy karakterini Danzel Washington ve Rose karakterini Viola Davis oynar. 2013 yılında bir kez daha yeniden sahnelenecektir.

2016 yılında, Danzel Washington‘ın yönetmenliğinde filme uyarlanır. Yine Viola Davis ile başrolü paylaşacaktır. Bu kısım ilginç. Wilson‘a daha önce Fences‘ın film haklarını satın almak için gelenler olmuştur, ancak Wilson bunları reddeder. Filmin mutlaka siyahi bir yönetmen tarafından çekilmesinde ısrarcıdır. Beyaz yönetmenleri, ırkları nedeniyle değil (belirtelim, kendisi bir beyaz) kültür farkı nedeniyle kabul etmez. Bunun üzerine daha önce defalarca bu oyunu oynayan Washington ve Davis, göz dolduran bir performansla 2016 yılının en dikkat çekici filmlerinden birine imza atarlar. Fences, 89. Oscar Ödülleri’ne En İyi Film kategorisi başta olmak üzere çeşitli kategorilerde aday gösterilmiştir. 

Gelelim film yorumlarına. Film tamamen diyaloğa dayalıdır, bu nedenle sinema izleyicisinin alışık olmadığı bir anlatımı vardır. Troy karakterinin gençliğinde ırkçılık nedeniyle çok sevdiği baseball sporundan nasıl koptuğunu, hayatla başa çıkmak için ne kadar büyük bir mücadele verdiğini, kazançlarını, kayıplarını, hayat felsefesini uzun diyaloglar aracılığıyla öğreniriz.  

Troy kendisine ayrımcılık yapılan, birçok haktan mahrum bırakıldığı acımasız bir dünyada hırsla tutunmayı başarır. Harcadığı çabanın boyutuna oranla elde edebildiği şeyler azdır. Hayatı boyunca mücadele ederek elde edebildiği tek şey, çöp kamyonu şoförü olmaktır. Sadece beyazlara verilen bu görevi, inadı ve hırsı sayesinde kapar.

Hayat ona acımasız davrandığı için, o da 2 farklı evlilikten olan 2 oğluna karşı son derece acımasızdır. Filmin büyük bir çoğunluğu, Troy ile Cory arasındaki baba-oğul çatışmasını anlatır. Troy, kendi baseball kariyerindeki başarısızlıkların acısını yaşamaması için Cory‘nin baseball oynamasını var gücüyle engeller. Cory, üzerinde kurduğu bu baskı nedeniyle babasından nefret ederek ve korkarak büyür. Troy, Cory‘nin üzülmesini istememektedir ama bir yandan da onun başarmasından bir parça korkmaktadır. Çünkü kendini bildi bileli mücadele eden ve az şey elde edebilen bir insan olduğu için, Cory‘nin daha az çabayla çok şey elde etmesini içten içe istememektedir.

Siyahilerin 20. yüzyılda sürekli evrilen bir duruşları olduğunu söyledik. Her geçen on yılda, toplumda daha fazla rol elde eden, daha fazla kabul edilen bir deneyime sahipler. Troy‘un gençliği ile Cory‘nin gençliği arasında yaklaşık 20 yıl olduğunu göz önünde bulundurursak, şartların siyahilere karşı daha kolaylaştığı çıkarımını yapmak zor değil. Dolayısıyla Troy‘un karşılaştığı acımasızlıkların Cory için geçerli olmaması, bir bakıma Troy‘un ayrımcılığa karşı içinde beslediği öfkeyi tekrar alevlendirir. Herkesin sahip olabildiği küçük şeylere sahip olmak için hayatını adamış olması gerçeği Troy‘u sarsar. Bunu belki de Cory aracılığıyla bu haksızlık hissini daha vurgulu bir şekilde hisseder.

Geçen yıllarla birlikte kaybettiklerini, bu yeni -daha rahat- ortamda bir parça olsun telafi edebilme dürtüsüyle evlilik dışı bir ilişki yaşamaya başlar. Kendisini iyi hissettiren, genç bir kadınla ilişkiye girip tekrar baba olur. Bu ilişki, onu kendi zor gerçekliğinden bir parça uzaklaştırıp kendini rahatlamış hissettirir. Bir tür illüzyon olan bu ilişki, kadın doğum sırasında öldüğü için çok uzun sürmez ve Troy aile hayatına geri döner.

Kendisi son hamlesinde de başarısız olduğu için, Cory‘nin baseball konusundaki çabaları karşısında iyice öfkelenir. Gözünün önünde kendi çabalarının getirisinden faydalanarak rahat bir şekilde başarılı olan bir çocuğu görmeye -belki de- katlanamayarak Cory‘yi evden kovar. Daha sonra pes eder ve ölümü beklemeye başlar.

Filmde Rose‘un bu kadar arka planda kalması, Troy‘a muhtaç bir görüntü çizmesi, aldatıldıktan sonra bile Troy‘dan psikolojik şiddet görmeye devam etmesi, filmin bana göre rahatsız edici yanlarından biriydi. Troy gibi egoist, kendini beğenmiş, zor bir insanı izlemek de hiç kolay değildi. Filmi izledikten hemen sonraki hisle, birkaç gün sonra hissettiğiniz şey arasında fark var. İyi bir karakter tasviri sunulmuş. Günler sonra, Rose‘un ve Troy‘un gerekçelerini düşünürken buldum kendimi. Ama yine de Rose’un bu kadar silik olmasını kabul edemem. Çok güçlü ve karakterli bir kadın, neden çok kısa bir süre sonra tekrar Troy‘a boyun eğsin ki?

Oyun filme uyarlanırken açıkçası çok değişiklik yapılmamış. Broadway performansını olduğu gibi beyaz perdeye taşımışlar desek doğru olur mu acaba?

Yalnız bir oyun uyarlaması olduğu için, dediğim gibi sinema izleyicileri tarafından garipsenebilir gibi geldi bana. Ben açıkçası ilk yarım saatte geçen o aralıksız diyaloğu seyrederken kendimi çok boşlukta hissettim. Hikayenin nereye gidiyor olabileceğini, neden dakikalardır konuştuklarını, tam olarak ne anlattıklarını anlamakta zorlandım. Çitlerin ne anlama geldiğini çözümlemeye başladığımız ana kadar hikaye bana hiçbir şey ifade etmedi. Farklı bir yol seçmişler. Bu sene Oscar’ın en deneysel adaylarından biri olmuş diyebiliriz. Jüri’nin nasıl bir karar alacağını gerçekten merak ediyorum. Bence benim gibi hafif boşlukta kalan, bir parça zorlanan izleyicilerin sayısı az değil. Bu sene en iyi film ödülünü alacağını sanmam. En iyi uyarlama ödülünü alabilir, olduğu gibi aktarmışlar zira.

Tüm oyuncuların çok iyi olduğunu eklemeden geçmeyelim.

İyi seyirler/okumalar.

10 Şubat 2017 Cuma

Kitaptan Filme: Arrival

Ted Chiang’ın Story of Your Life hikayesinden uyarlanan, 2016 yapımı Arrival filmi bu sene En İyi Film kategorisi başta olmak üzere, 8 dalda Oscar’a aday oldu. Denis Villeneuve’ün yönettiği filmin senaryosu Eric Heisserer tarafından uyarlanmış. Başrollerde Amy Adams ve Jeremy Renner var. 2013 yılında Gravity ile başlayan bir akım var, her yıl ses getiren uzay temalı bir film seyrediyoruz. Geçtiğimiz sene, yine bir uyarlama olan son derece başarılı The Martian filmini izlemiştik. Bu senenin filmi de Arrival. Geçen sene izleyicinin dikkati botaniğe çevrildi; bu sene dilbilime, zira uzaylılarla dilbilimcilerin çalışmaları ve analizleri sayesinde iletişim kuruluyor.

Uyarlandığı hikaye, son zamanlarda okuduğum en başarılı bilim kurgu hikayelerden bir tanesi. Bu nedenle filmini de büyük bir beklentiyle izledim. Beklentilerimi karşılayan birçok yönü olduğu gibi, hayal kırıklığına uğratan birkaç nokta da var.

Öncelikle iyi yanlarından bahsedelim. Hikayeyi okurken gözümde canlandırdığım heptapod ve logogramları çok başarılı bir şekilde görselleştirmişler. Filmin tasarımcıları, logogramlar konusunda o kadar iyi bir iş çıkarmışlar ki çeşitli logogram baskılı tişörtlerle, tasarımlarla online satın alma platformlarında karşılaşmanız çok yüksek bir ihtimal. Film çıkar çıkmaz yayıldı ve uzun bir süre kullanılacak gibi duruyor. Film ayrıca kitapta bahsedilmediği halde uzay mekiklerini de göstermiş, yine daha önce rastlamadığımız türden hoş bir tasarım olmuş. Yanal yerçekimi filmin en keyifli anlarından bir tanesiydi. Hatırlayacağınız gibi, kitapta uzay mekikleri gözle görülecek kadar yakın mesafede değil, uzaylılar ve insanlar “looking glass” denen camlar aracılığıyla birbirlerini görüp iletişim kurabiliyorlar. Film bunu tamamen kaldırıp yerine uzay mekiklerini göstermiş. Dilbilimci, fizikçi ve askerlerden oluşan ekipler bir tür asansör sistemiyle bu dikey uzay mekiklerinin içine girip yanal yerçekimi sayesinde yukarı doğru yürüyerek heptapodlarla buluşuyorlar. Çakıl taşı şeklindeki dikey siyah uzay mekikleri, bir parça 2001: A Space Oddysey filmindeki siyah taşı andırıyor. Anlamları farklı olsa da, sinema tarihinin en başarılı uzay filmine böyle bir atıf yapması hoş olmuş. Hayal kırıklığına uğratan noktalarına gelince, filmde Fermat ilkesinden bahsedilmemiş, bu da biraz eksik. Halbuki kitapta geçmişi ve geleceği bütün olarak görme kavramı bu ilkeyle açıklığa kavuşturulmuş. Tüm olasılıkları görüp minimize veya maksimize etme yaklaşımı, ışık ışınları üzerinden anlatılmış. Filmde bu izleyicinin kafasını çok yormamak için mi kaldırıldı, bilemiyoruz fakan bahsedilseydi güzel olurdu.

Kadının gelecekte, kızıyla yaşadığı anıların gösteriminde, fazlasıyla dramatik müzik ve karanlık renkler kullanılmış olsa gerek ki, aklımda çok acıklı sahneler olarak yer etti. Bu da kitapla çok uyuşmuyor. Filmin dram dozu bana biraz fazla geldi. – Kitapta Dr. Banks’in kızının adı Hannah ve 25 yaşında bir tırmanış kazası nedeniyle ölüyor. Filmde ise kızın isminden bahsedilmiyor ve ölüm sebebi bir hastalık. – Kitapta Dr. Banks gelecekte Donnelly’den boşanıp Nelson ile beraber oluyor, Donnelly de başka bir kadınla beraber. Donnelly’den hafif bir nefretle bahsediyor. Filmde aralarındaki bu gerginlik ve ikinci kişilere değinilmemiş. Aralarındaki ilişkinin kutsallığına leke sürülmemiş nedense. 

– Yukarıda da bahsettiğimiz gibi kitapta uzaylılar ve insanlar “Looking Glass” aracılığıyla iletişim kurarken, filmde görüşmeler uzay mekiklerinin içinde gerçekleşiyor. – Kitapta heptapodların yedi tane göz kapaksız gözü var. Kafalarını asla çevirmeyip her yeri aynı anda görüyorlar. Filmdeki heptapodları tasarlarken göz eklememişler. – Kitapta heptapodların çıkardığı sesler, ıslanıp silkelenen köpek sesine benzetilirken, filmde daha robotik bir ses söz konusu. 

– Kitapta heptapodların dünyaya geliş sebebi, alışveriş olarak açıklanıyor, yine de heptapodlar insanlığa yeni olan bir şey vermiyorlar. Filmde ise heptapodlar dünyaya Dr. Banks vasıtasıyla kendi dillerini armağan ediyorlar. Diller aracılığıyla Dr. Banks’e geleceği görme yeteneğini veriyorlar, o da çeşitli kitaplar yazıp dersler vererek bu dili ve bu düşünce şeklini insanlara öğretmeye başlıyor. Bu armağanı vermelerinin nedeni, 3000 yıl sonra dünyalılara ihtiyaçları olacağını bilmeleri. Böylece 3000 yıl sonra geldiklerinde dünyalıların da onlara ihtiyaç duydukları şeyi vermesini istiyorlar. Bu dil hediye etme meselesi de filmin zayıf noktalarından bir tanesi. Kitapta uzaylıların dünyaya gelmelerinin de, sonra birden bire gitmelerinin de nedeni anlaşılamıyor. Filmde ise buna zorlama bir şekilde anlam yüklenmeye çalışılmış. Çok tatmin edici bir çözüm değildi açıkçası. – Kitapta Dr. Banks ile Colonel Weber’in tanışması, önceden programlı bir şekilde gerçekleştiriliyor. Filmde ise habersiz bir şekilde geliyorlar, hatta Donnelly ile helikopterde tanışıyorlar. – Kitapta heptapodlara Flapper ve Raspberry isimlerini takıyorlar, filmde ise Abbott ve Costello. Bu sene En İyi Film ödülünü alma ihtimalinin düşük olduğunu düşünüyorum. Ama tasarım bakımından iddialı bir film.

6 Şubat 2017 Pazartesi

Kitap: Story of Your Life (Ted Chiang)


Story of Your Life, 1967 doğumlu Çin asıllı Amerikalı bilim kurgu yazarı Ted Chiang tarafından yazılır ve 1998 yılında yayınlanır.

Son yıllarda okuduğum en tatmin edici, en başarılı bilim kurgu öyküsü. Henüz okumadıysanız mutlaka tavsiye ederim. Bu yazıda sadece kitaptan bahsedeceğiz. Kitabın film uyarlaması olan Arrival‘ı başka bir yazıda inceleyeceğiz. Bu yazının da sitedeki tüm yazılar gibi baştan sona Spoiler içereceği uyarısını yapalım ve kitap yorumlarına geçelim. Dünyaya gelip insanlarla temas kuran uzaylılarla, dilbilimci ve fizikçilerden oluşan takımlar aracılığıyla iletişim kurulur. Zamanla dilleri çözümlenir, sağlıklı bir iletişim kurulur. Yazım şekillerinden ve fiziksel kanunlarını anlamlandırma biçimlerinden, insanlara göre bilgiye daha farklı bir yaklaşımları olduğu anlaşılır. İnsanlar gibi sebep-sonuç ilişkilerine dayalı bir anlayışları yoktur, geçmişi ve geleceği bir bütün olarak görme ve her zaman bilgiyi bütün halinde algılama yeteneğine sahiplerdir.

7 adet paralel uzantının üzerinde dikildikleri için, fizikçi Ian Donnelly tarafından “heptapod” ismi veren uzaylılar yazılı ve sözlü olmak üzere iki farklı dille iletişim kurarlar. Sözlü dili (Heptapod A) anlamak, dilbilimci Louise Banks için zordur, bu nedenle yazılı dille (Heptapod B) anlaşmayı akıl ederek yazı sistemlerini inceleme fırsatını bulur. Heptapodların kullandıkları yazılı dil, tıpkı bakış açıları gibi geçmişi ve geleceği aynı anda gösterir. Yuvarlak bir çizginin etrafına çeşitli şekiller çizerek yazan heptapodların çizdikleri daire şeklindeki logogramlarda bir cümle de, bir paragraf da, bir sayfa da olabilir.

Birkaç saniye içinde çizdikleri çember ve şekillerin içinde sayfalarca bilgi bulunması, bilgiye bu genelleyici yaklaşımlarını da iyi yansıtmaktadır. Olayların sebep-sonuç şeklinde (cümle cümle) ilerlemesine ihtiyaçları yoktur, aynı anda sebebi de sonucu da aynı şeklin içine sığdırabilmektedirler, gerekirse sonucu sebepten önce yazabilirler. İnsanlar sebep-sonuç zincirine göre hareket ederken, heptapodlar böyle değildir. İnsanlar sıralı bir farkındalık şekli geliştirmiştir, heptapodlar ise eş zamanlı bir farkındalık şekli geliştirir.

Kitapta geleceği önceden hesaplama yaklaşımı, fizikteki Fermat ilkesi ile açıklanmaktadır. Fermat ilkesine göre bir ışık ışını iki nokta arasında ilerlerken her zaman en kısa yolu seçer. Gideceği yere en kısa yoldan gitmesi, kitaba göre, ışık ışınının diğer olasılıkları da öngörüp en kısa yolu belirleyip buna göre hareket ettiğini gösterir. Heptapodlara fizikçiler tarafından çeşitli fizik kanunları aktarıldığında tepkisiz kalırlar, ancak ışık ışınlarıyla ilgili bu ilke anlatıldığında anladıkları görülür. Bu ilke, onların bilgiye ve zamana olan yaklaşımlarıyla paralellik göstermektedir. Onlar da tıpkı ışık gibi tüm olasılıkları eş zamanlı olarak öngörme becerisine sahiptir. Daire şeklindeki logografik yazılarını yazmaya başlamadan önce tüm fikrin kafalarında oluşmuş olması gerekir, ilk işareti ancak bundan sonra çizebilirler.

Heptapod’larla iletişim kuran Dr. Banks, zamanla onların dilini öğrenir ve Heptapod diliyle düşünmeye başlar. Bu gelişen becerisi sayesinde o da geçmişi ve geleceği aynı anda görme yeteneğine sahip olur. Hikayede aslında iki paralel hikaye vardır. Birincisi uzaylıların dünyaya gelişi ve Dr. Banks ile ekibinin onlarla olan iletişimi, ikincisi de Dr. Banks‘in kızıyla ilgili “gelecekte geçen” anıları. Evet, Dr. Banks artık geleceği görme yeteneğine sahip olduğu için ileride bir kızı olacağını, kızının 25 yaşında bir tırmanış kazasında öleceğini bilir. Yazar okura şu soruyu sorar, gelecekte başınıza kötü bir şey geleceğini bilseydiniz, yine de o yolu seçer miydiniz? Dr. Banks, yaşayacağı acıyı önceden bilmesine rağmen yine bu yolu seçecektir.

Hikaye bu soru ile özgür iradeye vurgu yapar. Chiang, Dr. Banks karakteri üzerinden, kötü bir şey olacaksa bile yine aynı yolun seçmenin güçlü bir özgür iradeye işaret ettiğini söyler. Bunun kaderin bir cilvesi olmadığı, tamamen özgür irade ve kişisel seçim olduğunu vurgular. Bir seçimin sonucunun kötü olacağını bilmek, o seçimi yapmaya engel değildir der. İnsan da tıpkı ışık ışını gibi, oraya giden tüm yol olasılıklarını öngörüp, bunları maksimize veya minimize ederek birini seçme becerisine sahip olsaydı, seçeceği yol neden yine dikenli olsun ki? Çünkü insanların ona sunulan en dikensiz yolu seçmektense, ona en çok tatmin verecek yolu seçmeye doğal bir eğilimi vardır.

Kitap mesajını kişisele indirgemez, daha toplumsal bir özgür irade söz konusudur. Chiang‘a göre heptapodlar bizim anladığımız gibi özgür veya bağımlı değildir; kendi iradelerine göre hareket etmeseler de, zavallı köleler de değildir. Heptapodların farkındalık şeklini ayırt eden şey, yalnızca hareketlerinin tarihteki olaylarla çakışması değil, aynı zamanda amaçlarının tarihin amaçlarıyla çakışmasıdır. Heptapodlar geleceği oluşturacak şekilde hareket ederler.

Kitap hakkında genel bir yorum yapmak gerekirse, bir uzay hikayesinde dilbilimi merkeze yerleştirdiği için diğer bilim kurgu eserlerinden ayrılıyor. Uzaylılarla iletişim kurmak için dilbilimcileri kullanması ve dili inceleyerek zihinlerini çözümlemeye çalışması, şu ana kadar nasıl düşünülmedi dediğimiz türden bir yenilik, güzellik. Ted Chiang, Linguistic Relativity ve Fermat’s Principle‘ı birleştirerek gerçekçilik ve açıklanabilirlik düzeyi oldukça yüksek bir hikaye çıkarmış ortaya. Bu bakımdan yaptığı iş çok başarılı. Hikayenin uzunluğu da tam dozunda. Daha uzun veya daha kısa olmadığı için minnettarız. 1998 yılında yayınlanan bu çok başarılı bilim kurgu hikaye, elbette Hollywood’un dikkatinden kaçmadı. Denis Villeneuve‘ün yönettiği 2016 yapımı Arrival filminin senaryosu bu filmden uyarlandı.

Filmin yorumuna ve kitap-film karşılaştırmasına başka bir yazıda devam edeceğiz. Kitabı hala okumayanlarınız varsa, şiddetle tavsiyedir.

İyi okumalar.

4 Şubat 2017 Cumartesi

Kitaptan Diziye: A Series of Unfortunate Events - (#4) The Miserable Mill


Serinin dördüncü kitabı Bitik Orman (The Miserable Mill), olayların gelişim şemasının bir parça değiştiği, seriden sıkılanların düşünüldüğü, sıkılmadan okuyacağınız bir kitap olmuş. Aynı zamanda ilk sezon bu kitapla sona eriyor. Final bölümleri olduğu için dizi anlatımı da epey tatmin edici. Bölümlerin IMDB’den sırasıyla 8.8 ve 9.0 puan aldığını söyleyelim. Serinin en yüksek puanları bu iki bölüme gelmiş.

Dizi ve kitap bu kez farklı başlıyor. Kitapta çocuklar yine Mr. Poe tarafından yeni bakıcılarına yönlendirilirken, dizide bir önceki bölümden hatırlayacağınız gibi çocuklar Mr. Poe‘nun elinden kaçıp tesadüfen Lucky Smells‘e düşüyorlar. Aslında fena bir değişiklik olmamış, çünkü Sir‘ün çocuklarla olan bağlantısı kitapta çok açık verilmemişti. Hem de çocukların neden Mr. Poe‘yu arayıp da yardım istemediği sorusu da ortadan kaldırılmış.

Serinin bu bölümünde, yine diğerlerinden farklı bir nokta var. İlk dört kitapta, daha kitabın başlarında ortaya çıkıp tehlikeye hazır olun diyen Count Olaf, bu kitapta epey sonlara doğru ortaya çıkıyor. Çocukların karşılaştığı 2 kötü karakter var. Önceleri onlardan birinin Count Olaf veya ekibi olabileceğini düşünüyoruz tıpkı Baudelaire yetimleri gibi. Ama daha sonra şüphelerimiz dağılıyor, hatta bu hikayede belki de Count Olaf‘ın hiç olmayacağını düşünmeye başlıyoruz. Derken son anlarda hikayeye başka bir cepheden giriş yaparak çocukların etrafındaki tehlike bulutunu daha da fazla yoğunlaştırıyor.

Dizideki en şaşırtıcı kısım, elbette anne babayla ilgili olan kısımdı. 7. bölüm bu açıdan çok şaşırtıcı bir bölümdü ve dizideki aynılıktan sıkılanlar için birebirdi. Böylece anne babadan kitapta neden daha önce hiç bahsedilmediği sorusunun cevabını da almış olduk.

Elimizde yeni ipuçları birikti. Anne-baba‘nın da evinin bir yabancı tarafından yakıldığını, çocuklarının yatılı okula bırakıldığını, çocuklarda aynı dürbünün iki parçası olduğunu, Lemony ile Olaf‘ın eskiden aynı okulda okuduğunu öğrendik. Mr. Poe‘nun sekreteri Jaquelyn gizemini hala koruyor.

Kitapta Sir, çocukları yok pahasına çalıştırırken onları Count Olaf‘tan koruma sözü veriyor. Bunun bir win-win olduğunu öne sürüyor. Dizide ise böyle bir güvenceden hiç bahsedilmemiş. Bir yetişkinin Count Olaf‘ı karşısında görmesi ama ısrarla tanımaması daha önce yüzlerce kez işlenen bir komedi unsuru olduğu için bu bölüme katılmamasına sevindim. Bu bakımdan diziyi kitaptan daha çok sevdiğimi söyleyebilirim.

Neil Patrick Harris‘in Shirley makyajını aşırı başarılı buldum. Bugüne kadar değiştirdiği kılıklar arasında bence en dikkat çekmeyeni buydu. Gerçek bir sekreter Shirley olmuştu. Aynı şekilde Sunny‘ye işçi tulumu geçirip iki tutam saçını şapkanın tepesinden çıkarmalarına da bayıldım. Dizinin en sevimli görünümüydü. Sir karakterini çok başarılı buldum.

Kitapta olmayan bir başka detay yine Mr. Poe‘nun gazeteci karısı olmuş. Mr. Poe elinden kaçırdığı çocukları bulamayınca olaya el atıp kendi araştırmaya başlıyor. Sonunda, fabrikada çıkan yangın sayesinde çocukları tesadüfen buluyor. En az kocası Mr. Poe kadar çok sevimli olabilecekken direkten dönüp çok itici olmuş bir karakter.

Talihsiz Serüvenler Dizisi‘nin birinci sezonuna genel bir yorum yapmam gerekirse, benim için sönük başlayıp eğlenceli bitti. Karakterlere ısınmam yaklaşık 4 bölümden sonra gerçekleşti. Tamamını izledikten sonra Neil Patrick Harris‘i favori listemin başına, Violet‘i ikinci, Sunny‘yi üçüncü ve Klaus‘u dördüncü sıraya alıyorum. İlk bölümden, bunun müzikal ağırlıklı bir dizi olacağı sinyalleri verilmişti ve bu beni biraz rahatsız etmişti. Ama son bölümün bitiş sahnesine kadar başka bir müzikal öğeye rastlamadık, rahatladık. NPH hakkındaki ilk olumsuz yorumlarım, hızla yerini olumlu yorumlara bıraktı. Yalnız hala bu dizinin IMDB’den neden bu kadar yüksek bir puan aldığını anlayamıyorum. İlk 6 bölümde, mekanlar ve kişiler değişse de hep aynı şeyler yaşanmış hissiyatına kapıldım açıkçası. Son iki bölümde durumu kurtarıp gelecek sezonu da izlememizi garantilediler.

İple çekmesem de ikinci sezonu bekliyorum. Göz simgesinin anlamını, karakterler arasındaki örgüt bağlantısını merak ediyorum. Ne çıkacak bakalım. İkinci sezon çıktığında kitaplara da kaldığım yerden devam edeceğim.

İyi seyirler/iyi okumalar.

29 Ocak 2017 Pazar

Kitaptan Diziye: A Series of Unfortunate Events - (#3) The Wide Window


Serinin üçüncü kitabı Uçuruma Bakan Pencere, orijinal adıyla The Wide Window. Uncle Monty‘nin talihsiz ölümünden sonra yine sahipsiz ve yuvasız kalan Baudelaire yetimlerinin bu seferki durakları, bir uçurumun tepesinde tek başına yaşayan Aunt Josephine‘in evi.

Aunt Josephine, biricik eşini, en iyi arkadaşını, dostunu küçüklüklerinden beri etrafında oynayıp yüzdükleri gölde kaybediyor. O günden sonra da uçurumun tepesindeki, yıkıldı yıkılacak gibi duran evine kapanıyor. Fobileriyle baş başa sıkıcı bir hayat sürüyor.

Mr. Poe çocukları Aunt Josephine‘in yaşadığı yere getirdiğinde, onları iskelede karşılamıyor bile. Çocuklar ıssız bir kasabada, gri bir atmosferde yine tek kalıyorlar. Bir taksi yolculuğuyla evin bulunduğu tepeye çıkıp Aunt Josephine‘le tanışıyorlar. Karşılarında son derece pimpirikli, korkak, takıntılı ve gramer aşığı bir kadın gören Baudelaire yetimleri, Uncle Monty ile geçirdikleri mükemmel zamanlardan sonra hayal kırıklığına uğrasalar da, duruma uyum göstermeye çalışıyorlar.

Yetimlere kalan mirasın peşinde olan Count Olaf, bu bölümde de Baudelaire‘lerin peşini bırakmıyor elbette. Bu kez bir yat şirketi sahibi kılığına girip adını da Captain Sham olarak değiştiriyor. Ayırt edici özellikleri olan tek kaşını, bir korsan bandıyla, sol ayak bileğindeki dövmeyi de bir tahta bacakla saklıyor. Aunt Josephine‘e yaklaşarak ona ilgi gösteriyor ve yetimlere erişiyor.

Yine hiçbir yetişkini, Captain Sham‘in Count Olaf olduğuna inandıramayan Baudelaire yetimleri, Violet‘in icat yeteneği, Klaus‘un okuma merakı ve Sunny’nin keskin dişleriyle durumdan sıyrılmaya çalışıyorlar.

Serinin bu kitabını okumak benim için heyecan vericiydi, çünkü seneler önce bu seriye ait okuduğum tek kitaptı ve hikayenin bir kısmını bölük bölük de olsa hatırlıyordum. Uçurumun tepesindeki karanlık ev, soğuk salatalık çorbası ve binlerce fobisi olan bir teyze figürü gibi detaylar aklımda kalmıştı. Kitabın dizi uyarlamasını izlerken de çok hevesliydim, kafamda bunca senedir canlandırdığım şeyle ekrandaki şeyin birbirini tutup tutmayacağını merak ediyordum.

Uçurumdaki evi hayal ettiğimden daha bile güzel yapmışlardı. Wide Window’un bulunduğu kütüphane beni benden aldı.

Aunt Josephine’in soğuk salatalık çorbasını ilk okuduğumda cacık olarak hayal etmiştim, yalnız elin Amerikalısı dizide bunu direkt iri dilimli salatalık ve üzerine eklenmiş su olarak yorumlamış. Eskiden yabancı bir kitapta otantik bir şey gibi bahsedilen cacığı bilmenin gururunu yaşamışken, karşımda bambaşka bir görüntü görmek beni hayal kırıklığına uğrattı. Ben bu bölümü, biraz da masada cacık görüp aa ben bunu biliyorum demek için izlemiştim ama kursağımda kaldı.

Dizideki Aunt Josephine, hayalimdekine göre daha genç ve enerjik bir kadındı. Ben yaşlı ve suratsız bir kadın hayal etmiştim. Zaten background’ları da daha farklı yansıtılmış. Dizide, örneğin gençliğinde boks, yüksekten atlama gibi adrenalin sporlarını yaptığını gösteren fotoğraflar eklenmiş. Oradan bu noktaya nasıl geldiğine çok açıklık getirilmemiş. Eskiden Baudelaire kardeşlerin ebeveynleriyle aynı örgütte olduklarına, bir araya gelip gizli şifreler oluşturduklarına da gönderme yapılmış. Hatta bir kişi, Aunt Josephine için örgütün en çetin üyesi yakıştırması bile yapıyor. Kitapta böyle bir geçmiş ve benzer göndermeler yok.

Diziyi izledikçe Violet‘i daha çok seviyorum. Count Olaf‘ın arkadaşlarına ise gittikçe daha çok sinir oluyorum. Ne kadar alakasız, saçma karakter varsa toplamışlar.

Gelelim diziyle kitap arasındaki farklara.

– Kitapta Aunt Josephine ile alışverişe çıktıklarında karşılarına çıkana kadar Count Olaf‘ın ne yaptığını bilmiyoruz. Dizide ise başlarda gösterilmiş ve kaptan kılığına girerek çocukların peşine düştüğüne dair spoiler verilmiş.

– Aunt Josephine‘in onlarca fobisi arasından en tuhaf olanı emlakçı fobisi. Kitabın ilk başında, çocuklara bu fobisinden bahsediyor, onlar da haliyle bunu çok garipsiyor. Daha sonra mağaradan çıkması için onu ikna etmeye çalışırken Klaus bu fobisini Josephine‘e karşı kullanıyor. Dizide bu çok vurgulanmamış. Başta ufak bir mimikle emlakçılardan korktuğunu belirtmiş ve geçmiş gibime geldi.

– Dizide fırtına çıkınca ev çöküyor. Kitapta bu yok. Diziye biraz görsel gerilim katmak gerekirdi tabi.

– Çocuklar küçük bir yelkenliyle Aunt Josephine‘in mağarasına gitmeye çalışırken, anne babaları uçakla üzerlerinden geçiyor. Kitapta anne babalarının yaşadığına dair hiçbir şey yok. Yine ekstra ipuçları eklenmiş. Aynı şekilde restorandaki palyaço garson Lary, çocukların anne babasıyla telefonda konuşuyor.

– Mağaradan çıktıklarında denizin ortasında kalan çocuklar, kendilerini fark etmeleri için bir sinyal ışığı yakmaya çalışıyorlar. Violet, Aunt Josephine‘den saç ağını istiyor. Dizide Josephine daha modern bir kadın olarak tasvir edildiği için böyle bir ağ yok elbette, onun yerine şal detayını koymuşlar.

– Dizide kendilerini bulan Captain Sham karşısında Aunt Josephine son anda çok cesur konuşuyor. Kitapta ise her an yetimleri satmaya hazır. Kendisini iyi hatırlayalım diye böyle bir detay eklenmiş olmalı.

– Dizide Baudelaire kardeşler en sonunda Mr. Poe‘nun elinden kaçıp gidiyorlar. Kitapta onunla kalıyorlardı.

Çocukların dizide gösterilen babaları başka biri olmasına rağmen, annelerini özlemle ve aşkla hatırlayan Lemony Snicket’in sırrı ne çıkacak bakalım, merakla bekliyoruz. Bu örgütün amacını da biraz açsalar hiç fena olmayacak. En son bu bölümde iki fabrika bacasının tüttüğü bir bölgeyi gördük, örgütle ne gibi bir ilişkisi olabileceğini henüz bilmiyoruz.

Böylelikle dizinin 5-6. bölümünü de bitti. 4. kitap/7-8. bölümü de bitirince ikinci sezona kadar ara vereceğim. Açıkçası bu kadar talihsizlik içimi şişirdi. Siz bu bölümler hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce dizi tutar mı ve devamı gelir mi?

Bu arada dizinin şu anki IMDB puanının 8.2 olduğunu söyleyelim. Ben hayret ediyorum açıkçası. Neil Patrick Harris, Violet karakterini canlandıran oyuncu ve serinin kendisinin popülerliği sayesinde bu kadar yüksek puan alabildiğini düşünüyorum. Kitabını okumamış olsam bu bölüme kadar gelmezdim muhtemelen. Siz ne düşünüyorsunuz? Sizce normal mi bu kadar beğeni toplaması?

İyi seyirler/okumalar.

25 Ocak 2017 Çarşamba

89. Oscar Ödülleri - En İyi Uyarlama Senaryo Adayları Açıklandı

89. Oscar ödülleri için adaylar açıklandı. Bu sene en iyi uyarlama senaryo için yarışacak filmler şöyle:

1. Arrival (2016)
Uyarlandığı kitap ve yazarı: Stories of Your Life and Others – Ted Chiang. Arrival’ın başrollerinde Amy Adams, Jeremy Renner ve Forest Whitaker var. IMDB puanı 8.2.
2- Fences (2016)
Uyarlandığı kitap ve yazarı: Fences – August Wilson. Fences, bir tiyatro oyunu. Filmin başrollerinde, afişte de gördüğünüz gibi Denzel Washington, Viola Davis, Stephen Henderson var. IMDB puanı 7.7.
3. Hidden Figures (2016)
Uyarlandığı kitap ve yazarı: Hidden Figures: The American Dream and the Untold Story of the Black Women Mathematicians Who Helped Win the Space Race – Margot Lee Shetterly. Başrollerde Taraji P. Henson, Octavia Spencer ve Janelle Monáe var. İlk film uzay, ikinci film siyahiler üzerineydi. Bu film adeta ikisinin karışımı. Bir uzay programı için önemli matematiksel verileri sağlayan bir grup siyahi kadını konu alıyor. Olayın gerçek olduğunu hatırlatalım. İlgi çekici bir konusu var. IMDB puanı 8.0.
4- Lion (2016)
Uyarlandığı kitap ve yazarı: A Long Way Home – Saroo Brierly. Başrollerde Dev Patel, Nicole Kidman ve Rooney Mara var. IMDB puanı 8.0. Dev Patel, Slumdog Millionaire’den sonra bu kez bir yetişkin olarak yine ses getiren bir filmde.
5- Moonlight (2016)
Uyarlandığı kitap ve yazarı: In Moonlight Black Boys Look Blue – Tarell Alvin McCraney. Bu da bir oyun uyarlaması. Başrollerde Mahershala Ali, Shariff Earp ve Duan Sanderson var. IMDB puanı 8.3. Siyahileri konu alan başka bir yapım.
Bu seneki aday filmler çoğunlukla siyahileri konu alıyor. Bir uzay, bir Hint, bir homofobi, bir de adı bilinmeyen kadınlar hikayesi var. Benim şimdilik en çok dikkatimi çeken Hidden Figures. İzledikten ve okuduktan sonra daha detaylı yorumlar gelecek.
Sizin favorileriniz var mı? En çok hangi filmi beğendiniz ve hangisi ödül alır sizce? Kitaplarını okuduğunuz filmler var mı?
Sevgiler,