16 Eylül 2017 Cumartesi

16. Filmekimi'nde Kitaplardan Uyarlanan Filmler!

Filmekimi'ne sayılı günler kala, romandan uyarlanan ve edebi göndermeler içeren filmleri derledik. Edebiyata meraklı sinemaseverler film seçimlerini yapmadan önce bu yazıyı mutlaka okumalılar.



Yönetmen: Luca Guadagnino
Oyuncular: Armie Hammer, Timothée Chalamet, Michael Stuhlbarg, Amira Casar, Esther Garrel, Victoire Du Bois 
Ayrıntılar:
İtalya, Fransa / 2017
DCP / Renkli / 130’
İngilizce, İtalyanca, Fransızca; Türkçe altyazılı

Amerikalı yazar André Aciman'ın 2007'de yayınlanan aynı isimli romanından uyarlanmıştır. Roman, 1980'ler İtalya'sında, 2 genç erkek arasındaki eşcinsel aşkı konu alır. Sel Yayıncılık'tan Adınla Çağır Beni ismiyle Süha Sertabiboğlu çevirisini okuyabilirsiniz



Yönetmen: Wim Wenders
Oyuncular: Alicia Vikander, James Mcavoy, Celyn Jones, Audrey Quoturi, Alex Hafne
Ayrıntılar:
Fransa, Almanya, İspanya / 2017
DCP / Renkli / 112’
İngilizce; Türkçe altyazılı

Savaş muhabiri J.M. Ledgard'ın aynı isimli romanından uyarlanır. Romanda İngiliz James More, Cihatçılar tarafından Afrika'da tutsak tutulan, El-Kaide'nin hareketlerini takip eden bir su uzmanıdır. Yarı Fransız yarı Avusturyalı Danielle Flinders ise işine tutkuyla bağlı bir biyomatematikçidir. Tesadüfen karşılaşırlar ve aralarında aşk başlar. Kariyerlerine olan bağlılıkları ve ülke ülke gezmeleri nedeniyle kavuşamazlar.

3- ZAMA


Yönetmen: Lucrecia Martel
Oyuncular: Daniel Giménez Cacho, Lola Dueñas, Matheus Nachtergaele, Juan Minujín
Ayrıntılar:
Arjantin, Brezilya / 2017
DCP / Renkli / 115’
İspanyolca; Türkçe altyazılı

Arjantinli yazar Antonio di Benedetto’nun 1956 tarihli aynı adlı varoluşçu romanından uyarlanır. Hikayenin protagonisti Don Diego de Zama, 18. yüzyılda İspanya'nın sömürgesi olan Paraguay'da terfi almayı bekleyen bir sömürge görevlisidir. Dostoyevski'den etkilenen yazar, varoluşçu bir üslupla yazar, hareketler hiçbir şeyi değiştirmemektedir. Arjantin edebiyatı için önemli bir kitap olarak kabul edilir.

4- THELMA


Yönetmen: Joachim Trier
Oyuncular: Eili Harbo, Okay Kaya, Ellen Dorrit Petersen, Henrik Rafaelsen
Ayrıntılar:
Norveç, İsveç, Fransa, Danimarka / 2017
DCP / Renkli / 116’
Norveççe; Türkçe altyazılı

Bir roman uyarlaması olmasa da, IKSV film tanıtımında şöyle der: Norveç’in en önemli sinemacılarından Joachim Trier bu kez gerçeklikten bir nebze uzaklaşıyor ve âşık olunca doğaüstü güçlere kavuşan bir genç kızın hikâyesini beyazperdeye aktarıyor. 1980’lerin Japon animeleri, Stephen King romanları ve synthesizer müziklerinden ilham alan filme adını veren Thelma, kasabadaki hayatını ve dindar ailesini geride bırakarak Oslo’ya, üniversitede biyoloji okumaya giden çekingen bir kızdır. Burada, güzel sınıf arkadaşı Anja’ya âşık olur, ancak bu durum Thelma’ya fazla ağır gelir. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale kazanan Reprise / Tekrar ve Oslo, 31 Ağustos filmleriyle tanıdığımız Joachim Trier’in özel efektlerden destek alan ve Norveç'in oscar adayı seçilen filmi Thelma, uluslararası prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yaptı. Japon animeleri, Stephen King romanlarını ve synthesizer'ı bir araya getiren filmekimi ekibinin bir bildiği vardır herhalde.


Yönetmen: Danny Strong
Oyuncular: Nicholas Hoult, Kevin Spacey, Laura Dern, Brian D'arcy James, Hope Davis, Zoey Deutch
Ayrıntılar:
ABD / 2017
DCP / Renkli / 106’
İngilizce; Türkçe altyazılı

Çavdar Tarlasında Çocuklar'ın yazarı J.D. Salinger'ı konu aldığı için merakla beklenen bir filmdir. Filmekimi sitesinde yer alan tanıtım yazısıyla sizleri başbaşa bırakalım: Amerikan edebiyatının en yetkin, edebiyat dünyasının en gizemli isimlerinden J.D. Salinger yıllarca gözlerden uzak durdu; okurlarının, hayranlarının ve öğrencilerinin ulaşamayacağı bir şekilde kendini dış dünyadan soyutladı. Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yapan Çavdar Tarlasındaki Asi, hem Salinger’ın kariyerinin hem de dünya edebiyatının başyapıtlarından Çavdar Tarlasındaki Çocuklar romanını yazışı ekseninde yazarın gençlik yıllarını ve pek de fazla bilinmeyen, ancak kendisine ağır bir travma kazandıran 2. Dünya Savaşı sırasında cephede geçirdiği günleri anlatıyor. Buffy’den Gilmore Girls’e birçok dizi ve filmde rol alan Danny Strong’un yönettiği bu ilk filmde yazarı Mad Max:Fury Road’dan A Single Man / Tek Başına Bir Adam’a rol aldığı filmlerde parlayan Nicholas Hoult canlandırıyor.

15 Eylül 2017 Cuma

Kitap: Gökdelen - Tahsin Yücel


Tahsin Yücel'in Kumru ile Kumru'dan bir sene sonra, 2006 yılında yayınlanan yedinci romanıdır. Hikaye, kitabın protagonisti olan Can Tezcan isimli başarılı avukatın gördüğü bir rüyayla başlar. Rüyasında tarihi bir türlü bilemez. Aklına o kadar takılmıştır ki, uyanır uyanmaz karısı Gül Tezcan'a tarihi sorar.

Bulmacayı andıran bu giriş, kitabın gelecek zamanda, 2073 yılında geçtiğinin müjdesini vermek için formüle edilmiştir. Bundan sonra okuru merak uyandıran bir gelecek tasvirinin heyecanı sarar. Zaman zaman tatmin eden, zaman zaman da hayal kırıklığına uğratan distopik bir anlatım söz konusudur.
- Mekikle mi gideceksin, arabayla mı?
- Arabayla. Neden, bilmem, şu son günlerde mekik biraz ürkütüyor beni.
Gökdelenlerin içinde yaşanan steril yaşamların ve işe gitmek için binilen mekiklerin hikayeye dahil olması şaşırtıcı ve heyecan vericidir, çünkü bir bilim kurgu romanıyla karşı karşıya olduğunuzu düşünürsünüz. Öte yandan, yukarıdaki alıntının klişeliği karşısında hayal kırıklığına uğrarsınız. Bu iki zıt duygunun kitap boyunca sürekli olarak zihninizde birbiriyle çatışacağını not edelim. Türk edebiyatının ortasında duran bir distopya örneği olması bakımından üzerinde uzun uzun konuşmayı hak etse de, aslında tam bir distopya değildir. 

Kitabın asıl iddiası ironi ve sosyal eleştiridir. Dönemin özelleştirme furyasının bundan 70-80 sonra başımıza neler açacağını, insanların günlük yaşamında ve ahlaklarında ne farklar yaratacağını ironik bir biçimde gösterir. 
"Seksen, doksan yıl önce bu ülkenin ulusunu ve Allah'ını seven insanlarının köktenci bir özelleştirme seferberliğine girişmiş olduklarını, onların bu hayırlı girişimi alınlarının akıyla bitirmiş olamamaları durumunda bugün bulunduğumuz noktanın 'çok, ama çok gerilerinde' kalmış olacağımızı anlattı bir süre."
Karadeniz usulü totaliter devlet anlayışı. 

1984, Fahrenheit 451, Otomatik Portakal, Biz... Distopya türünün tüm bu leziz örneklerinde başında kim olduğunu bilmediğimiz birer totaliter devlet vardır. Gökdelen romanını bu gibi distopyalardan ayıran en önemli özellik, halkı yöneten ve ezen devletin ulaşılmaz, kimliksiz, belirsiz olmayışıdır. 2073 yılında devletin başında olan Mevlüt Doğan'ı kanlı canlı görürüz, hatta protagonist aracılığıyla onunla muhabbet ederiz. Yukarıda saydığımız romanların aksine, sıcakkanlıdır ve hatta karşısındakine teklifsiz bir samimiyet gösterir. Çünkü 2073 yılı Türkiye'sinde belli ki Karadeniz usulü bir totaliter devlet anlayışı hüküm sürmektedir. Her şey Mevlüt Doğan'ın istediği şekilde olur. Üstelik dostluk, teklifsizlik, yapmacık bir samimiyet tutumu, tabiri caizse "halk adamı" tavrıyla kendini sürekli olarak gösterip sokak dilinde oluşturduğu söylemlerle bu otoriteyi kurmuştur. Ünlü distopya romanlarındaki o gizemli ve soğuk otorite, yerini "Karadenizli otoriteye" bıraktığı için, kitabın "ironi" üzerine kurulu olduğunu ya da tasvir ettiği otoritenin "şaka gibi" olduğunu anlamak zor değildir.
"Ivan Karamazov'un Smerdiakof'a söylediğini düşünün, efendim," dedi: "Bana öyle geliyor ki sen çok hem sıkı bir salak... hem dört dörtlük bir üç kağıtçısın." [...] "Mevlüt Doğan hem sıkı bir salak, hem de dört dörtlük bir üç kağıtçı olarak yapıyor yaptıklarını, kimi zaman üç kağıtçı, kimi zaman salak olarak."
2073 Yılında da Eril Söylemler Devam Edecek

Kitapta yalnızca 3 kadın vardır: Alegorik bir karakter olan Nokta hanım, Can Tezcan'ın karısı Gül Tezcan ve sekreteri İnci. Nokta hanımın romandaki rolü farklı olduğu için onu bir kenara bırakalım. Gül Tezcan'ın kitaptaki tek işlevi kocasını sürekli "sevgilim, canım, cicim" hitaplarıyla rahatlatmak, abartılı bir şekilde sevgisini ve ona muhtaç olduğunu belli etmek, evde kalıp düzeni sürdürmektir... İnci'nin tek işlevi de "peki efendim, tamam efendim" gibi laflar kullanarak kendisine verilen talimatları yerine getirmek, üstelik patronunun tacizlerine rağmen bozuntuya vermeyip buna devam etmektir. Fahrenheit 451'dekine benzer bir robotlaşmış kadın tasviri söz konusudur. Kadına 2073 yılında iki seçenek verilir. Kocasının ekonomik gücü sayesinde gökdelenin mümkün olduğunca en üste yakın dairelerinden birinde yaşayıp kocası hakkında sürekli olarak endişelenmek veya işe girip diğer erkeklerin talimatlarını yerine getirmek. 

Yatay ve Dikey

Kitapta dikine uzayan, yerden gittikçe uzaklaşan bir yaşam tasvir edilir. Bu yeni yapılanmanın en üstünde yaşayanlar, aynı zamanda toplumun da en zengin kesimidir. En altta, sokaklarda gezenler ise sistemin dışladığı, ekonomik olarak gözden çıkarılmış ve tüm itibarlarını yitirmiş "yılkı adamları" olarak tanımlanan insanlardır. Metropolis'tekine benzer bir alt-üst anlatımı vardır. Prof. Dr. Hanife Nalan Genç ve Doç. Dr. Ali TilbeTahsin Yücel'in Gökdelen'i: Yapısal ve İzleksel Öğeler* isimli makalelerinin 4.1. Dikey/Soyut Uzam: Gökdelen İnsanları ve 4.2. Yatay/Somut Uzam: Yılkı İnsanları başlıkları altında bu durumu yatay-dikey olarak ikiye ayırırlar. Dikey uzamı doğadan gittikçe uzaklaşan kenterler ve onların hırsları doldururken yatay uzamı yılkı adamları doldurmaktadır.

Yılkı Adamları 

Yılkı adamları, şüphesiz Gökdelen romanının en akılda kalıcı ve okurda en çok heyecan yaratan distopik öğesidir. Teknoloji ve doğayı karşı karşıya koyan Fahrenheit 451 romanına benzer şekilde, beton ve doğayı karşı karşıya koyan Gökdelen romanında, sisteme karşı gelen bir grup insan doğaya sürülür. Artık insanlara hizmet etmediği için doğada başıboş bırakılan yılkı atları misali, bu kişiler de sistemde kendilerine bir yer bulamadıkları için sürü halinde doğada yaşarlar. Mekikle dolaşan veya gökdelenlerin üst katlarında yaşayan kişiler yılkı adamlarını bilmez, çünkü betonun uğramadığı doğal alanlarda bir bakıma gizlenerek yaşamaktadırlar. 

Kitabın sunduğu bu nefis distopik öğe ne yazık ki o kadar derinlemesine işlenmez. Başta da söylediğimiz gibi, kitabın kaygısı güzel bir distopik anlatım sunmak değil, toplumu yönetenleri ve ülke ekonomisinin başrol oyuncularını ironik bir dille eleştirmektir. 

Nokta Hanım

Karadenizli çılgın müteahhit Temel Diker, güzeller güzeli annesinin fotoğrafını tüm yakınlarına gösterir, Nokta Hanım'ın güzelliği dillere destandır ve fotoğrafı gören herkes uzun süre etkisinden kurtulamaz. Komünist Rıza Koç, inatçı emekli öğretmen Hikmet amca, hırslı ve başarılı plaza avukatı Can Tezcan başta olmak üzere farklı hayat bakışlarına sahip olan herkesi etkisi altına almaktadır. Özgürlük Anıtı açılışı sonrasında, Nokta Hanım'ın yüzü yılkı adamlarını bile tesiri altına almayı başarır. Abartılı bir büyülenmişlik anlatımı söz konusudur. Ne zaman kitaptaki bir öğeye aşırılık yüklense, burada durup Tahsin Yücel'in gizlediği anlamların peşine düşmek gerekiyor, Yücel okurları bunu iyi bilir. Kitap boyunca durmadan birbiriyle çatışan tüm bu insanlar, sisteme karşı farklı pozisyonlarda yer alan bu kişiler nasıl olur da Nokta Hanım'ın güzelliği konusunda hemfikir olabilirler? Nokta Hanım neyi temsil ediyor olabilir? 
"Bence bu yüz olsa olsa Havva'nın yüzü olabilir diyordum"
"Çok yazık! Bir dahaki sefer bak", dedi Rıza Koç. "Çıplak dağların güzelliğine hayran kalacaksın, sanki dünya yeniden kendi oluyormuş gibi gelecek sana, kendine ya da... Nokta Hanım'ın yüzüne dönüşüyormuş gibi..."
"Nokta hanımın yüzü öylesine güzel, öylesine arı, öylesine benzersiz, öylesine doğal ve öylesine canlıydı ki her an uçup gidebilir ve yerinde Barthaldi'nin anasının yüzü kalabilirmiş gibi bir izlenim uyandırıyordu insanda, onda tüm düşlenmişlerin, tüm bulunmuşların ve tüm yitirilmişlerin yüzünü görmüş gibi, neredeyse soluk bile almayan bakıyorlardı."
2073 yılında tahminen 50 yaşlarında olan Temel Diker'in annesi Nokta Hanım, olsa olsa 1990, 2000 doğumlu olur. Bu yıllarda toplumun henüz doğadan tamamen kopmadığını, gökdelen çılgınlığının böylesine abartılı bir şekilde yaşanmadığını zaten biliyoruz. Temel Diker'in Karadenizli oluşundan yola çıkarak, Nokta Hanım'ın da Karadeniz'de büyümüş bir kadın olduğunu varsayabiliriz. Yani Nokta Hanım'ın doğanın ortasında doğup büyümüş, kenterlerin beton ve yükselme hırsından nasibini almamış, muhtemelen çalışkan ve üretken bir kadın olduğunu varsayabiliriz. 

Öte yandan, kitaptaki karakterlerin isim seçiminde Yücel'in özellikle titizlendiğini anlamak zor değil. Yaygın bir kadın ismi olmayan Nokta kelimesinin kitapla bağlantılı birkaç anlamı şöyle: Cümlenin bittiğini belirten noktalama işareti, çok küçük boyutlarda işaret, benek.

Gökdelenlerin en üst katlarında yaşayan insanlar, yerde gördükleri kişileri adeta birer "nokta" olarak tanımlarlar. Yerde dolaşan, yani yatay uzamı dolduran noktalar, çoğunlukla yılkı adamlarından, sistem dışı insanlardan oluşur. Öte yandan, biz okurlarla çağdaş olan Nokta hanım, kitaptaki gelecek tasvirine bakılırsa doğanın takdir edildiği, insanların iyi kötü özgür olduğu bir dönemin son temsilcilerindendir ve artık hayatta değildir. Nokta hanım ile birlikte bir devir artık noktalanmış; yepyeni, çok daha saçma ve yozlaşmış bir nesil ile yeni bir devir açılmıştır. Nokta hanım, bir bakıma eski günlerin güzelliğini, bozulmamışlığını, özlemini çağrıştırır. Bozulmayan doğayı, henüz totaliter bir rejimin altına girmeyen insanların özgürlüğünü, nefes alınan zamanları temsil eder. 

Kitabın kötü adamlarının da Nokta hanıma hayran olması, belki de "üç kağıt" peşindeki bu "sıkı birer salak" olan kötü adamların da aslında doğadan geldikleri için içgüdüsel olarak doğaya özlem duyduklarını ama "üç kağıt" çevirme hırsları ve idealleri nedeniyle "salaklık ederek" bunu sürekli olarak bozmaya devam ettiklerini vurguluyordur.

Diğer taraftan, yılkı adamları için Nokta hanım, umudu temsil eder. Umut tek bir noktadan doğar. Yılkı adamlarını ülkenin en zengin ve umursamaz adamıyla kesiştikleri tek şey Nokta hanıma duydukları hayranlıktır. Ülkeyi mahveden kişilerin güzelliğe, buradaki anlamıyla doğaya hayran olmaları yılkı adamlarına umut verir. Belki de yeniden yeşeren ortak doğa sevgisiyle, medeniyet bunca gerilemeyi telafi edebilecek, üzerindeki fazla betonu silkeleyerek özüne dönecektir.
"[...] Yazı Emile Zola'nın on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Fransız kamuoyunu altüst eden Suçluyorum'u kadar etkili ve tutarlı değildi belki, ama yazarının büyük ölçüde ondan etkilendiği, hatta bilgisayarının başına geçmeden önce onu birkaç kez, hem de çoktan aramızdan ayrılmış ve çoktan unuzulmuş olan sıradan bir yazarın tam yetmiş yıl önce yaptığı bir çeviriden okuduğu da belli oluyordu."
Yakın zaman önce kaybettiğimiz, Türk edebiyatında önemli bir yere sahip olan ve Türkçeye şahane çeviri kitaplar kazandıran Tahsin Yücel'in kendi iddiasının aksine uzun yıllar boyunca unutulmayacağını söyleyerek yazıyı sonlandıralım.

*Makaleye buradan göz atabilirsiniz. 

7 Eylül 2017 Perşembe

Kitaptan Filme: Sunrise A Song of Two Humans / Reise nach Tilsit

1857-1928 yılları arasında yaşayan Alman yazar Hermann Sudermann'ın adını daha önce duymuş muydunuz? Hafizanızı biraz zorlarsanız, Sunrise: A Song of Two Humans filminden hatırlayacaksınız. Dönemin en popüler filmlerinden biri olan, sinema tarihinin en iyi filmleri listelerinde kendisine yer edinen, Alman Dışavurumcu sinemanın özelliklerine sahip bu sessiz filmin dışında da, Sudermann'ın uyarlama dünyası açısından önemli bir figür olduğunu biliyor muydunuz? 1910'lu yıllardan bu yana, çeşitli ülkelerden yönetmenler Sudermann'ın eserlerini sinemaya, kısa filmlere, TV filmlerine, dizilere ve TV gösterilerine uyarlıyorlar. Başlıca işlere göz atmak isteyenler için, IMDB'den 7.0 üzeri puan alan uyarlamaları şöyle sıralayalım: Reise nach Tilsit (1969), Armchair Theatre, Sunrise (1927), Hochzeit auf Bärenhof, Flesh and the Devil, Wonder of Woman, Jons und Erdme, The Trip to Tilsit (1939).

Gazeteci olarak başladığı kariyerine kısa hikayeler yazarak devam eder. Yazarlık kariyerinde ona ilk olarak, yazdığı dramalar ün getirecektir. Bir roman yazarıyla evlenir. Eserleri çok tutar, 30'dan fazla filme uyarlanır. Kariyerinin son döneminde yazdığı Reise nach Tilsit (1917, Tilsit'e Seyahat) daha sonra tam üç kez sinemaya uyarlanacak ve bunlardan biri sinema tarihinde kendisine önemli bir yer edinecektir. Yine kariyerinin son döneminde yazdığı Die Frau des Steffen Tromholt (1927, Steffen Tromholt'un Karısı) daha sonra Wonder of Woman isimli filme uyarlanarak ses getirecektir.

Sunrise, neden diğer uyarlamalar arasından bu kadar sivrilir? 

İlk olarak, döneme damgasını vuran bir sinema akımından bahsedelim, Alman Dışavurumculuğu. Metropolis, The Hands of Orlac, The Golem, From Morn to Midnight, Nosferatu, The Cabinet of Dr. Caligari gibi nefis örnekler veren bu akım, Birinci Dünya Savaşı'nın özellikle ekonomik izlerini silmeye çalışan Almanya'nın, yükselen Hollywood trendine karşı sağlam bir pozisyon kazanmak amacıyla ortaya attığı bir akımdır. Mimari, heykel, resim gibi alanlarda Avrupa'yı saran Dışavurumculuğu sinemaya getirerek 1920'li yıllarda çok ses getiren birkaç film çekmeyi başarırlar. İzleyicinin duygularına hitap etmek ve rahatsızlık hissettirmek için perdelerle, boyalarla yapılan çarpık ve yapay dekorlar, gerçeküstü ortamlar, genellikle düşük bütçeyle yapıldığı için olsa gerek, izleyiciyi tatmin etmeyecek ve popülaritesini uzun süre koruyamayacaktır. Almanya'dan Hollywood'a taşınır, farklı genre'lerle birleşir. Özellikle korku sinemasında ve film noir'da bıraktığı etkiler nedeniyle Alman Dışavurumculuğu günümüzde bile popüler bir konudur. Sunrise, Alman Dışavurumculuğun kırıntılarından faydalanan ABD yapımı bir filmdir. Bir Dr. Caligari kadar Alman Dışavurumculuğu içinde yüzmese de, etkilerini taşır. Örneğin, vamp kadının odasından çıkıp ayakkabısını boyatmak üzere hizmetçilerin odasından girdiği sahnede, masanın ve üzerindeki kaselerin pozisyonuna hiç dikkat ettiniz mi? Ve vamp kadının tavırları, kıyafetleri, makyajı size de korkutucu, adeta bir "vampir" gibi gelmedi mi? Bunlar, filmin taşıdığı dışavurumcu izlerden birkaç tanesidir. 

İkincisi, alegorik bir yapıttır, Üzerine söylenecek laflar vardır. Hermann Sudermann'ın eserinde de yoğun bir şekilde hissedeceğiniz bir "iyiyle kötü arasında gidip gelme" durumu vardır. Esas Adam (insanoğlu), şehirden gelen vamp kadın (şeytan, kötülük) ve evdeki fedakar, güzel, çalışkan ve iyi huylu karısı (melek, iyilik) arasında seçim yaparken ecel terleri döker. Vamp kadının etkisi altına giren Esas Adam, Masum Karısını öldürmeye karar verir. Ama kararını uygulayacakken vicdanı devreye girer. Karısının masumiyetini görünce, sonra da bir kilise de birbirlerini sonsuza kadar koruyacaklarına yemin eden bir çiftin nikahına denk gelince şeytanı kafasından tamamen kovar ve iyiliği seçer. Film, bu gelgit üzerine kuruludur. Gerilimi yüksektir, duyguları harekete geçirir. Sonuyla da heyecanı son seviyeye çıkartır. O döneme ve o prodüksiyon olanaklarına göre çok zengin bir filmdir.

Üçüncüsü, kadroda döneme damgasını vurmuş birkaç figür yer almaktadır. Yönetmen F. W. Munrau, Bram Stoker'ın efsanevi Dracula romanından uyarladığı Nosferatu filmi ile sinema tarihine silinmez izler bırakmıştır Nosferatu'dan beş sene sonra, Sunrise için yönetmen koltuğuna oturacaktır. Senaryoyu yazan Carl Mayer, yine akımın imzası niteliğindeki The Cabinet of Dr. Caligari'nin senaryo yazarıdır. Yedi sene sonra Nosferatu'nun yönetmeniyle bir araya gelerek yaptığı işin sönük olması zaten beklenemez.

Dördüncüsü, setler akımdaki düşük bütçeli filmlerin aksine son derece çeşitlidir ve gerçek mekanlarda oluşturulmuştur. Alman Dışavurumculuğun "derme çatma" dekor anlayışı, filmin geneline hakim değildir. Ev, evin yanından geçen nehir, dans ettikleri salon, kilise, kadının kaçıp bindiği tren... Dışavurumculuğu daha "gerçekçi" bir dekora oturturlar. Bu nedenle izleyici filmi daha çok benimser. 

Film hikayeye sadık kalmış mıdır? 

Uyarlamaları değerlendirirken çoğunlukla "aslına sadakat" üzerinden not veririz. Önce gelen edebiyat olduğu için aslolan edebiyattır ve sinemanın görevi bunu doğru şekilde yansıtmaktır diye düşünenlerin sayısı hiç de az değil. 20. yüzyılda ortaya çıkıp yaygınlaştığı için üvey evlat muamelesi görse de, sinemanın bir sanat dalı olduğunu unutmamak gerekiyor. Kendine göre bir stili, yöntemi var. Edebiyatı tıpa tıp taklit etmesi beklenemez. Öyle yapsa sanat olmaz.

Bu girizgahın ardından, tahmin edeceğiniz gibi yanıt: Hayır, kitap birebir yansıtılmamış. Tren sahnesi, mutlu son, kilise sahnesi sonradan eklenmiş; kadının zengin bir aileden geldiği, babasının gönül ilişkisini öğrenip damadı tehdit edişi, üç çocukları olduğu detayları filmde gösterilmemiş. Fakat bunların da ötesinde, kitapta olmayıp filme yansıtılan önemli bir detay var: Kasaba-Şehir zıtlığı. 

Filmde şehir ve şehre dair her şey, şehveti, kötülüğü anımsatır. Şehir büyük ve bireyi, içindeki vicdanı ve sağduyuyu yutmaya hazır bir canavar olarak tasvir edilir. Kasaba ise bireyin kendi iç dünyasına daha yakın, huzurlu, sağduyulu ve sakin bir şekilde yaşadığı bir yer olarak gösterilir. Her ne kadar Sudermann, bu öyküyü yazarken kendi doğup büyüdüğü coğrafyaları seçerek belki biraz kasaba hayatını öne çıkarmak istediyse de, kitapta şehir-kasaba zıtlığına dair bir yorum yok. 

Başka bir fark da, romanda karakterlerin isimleri var, filmde yalnızca rollerini öğreniyoruz. Belki de bunun alegorik bir anlatım olduğunu daha fazla vurgulamak için, karakterlerin üzerinden vurguyu çekmişler. 3 çocuk, zengin baba da hikayeden çıkartılmış. Daha yalın ve mesaja odaklı bir hikaye anlatımı seçilmiş. 

Kitap yorumu

Kitapta Indre, kocası Ansas'ın kendisini öldürme planı yaptığını anlar. Ansas ona bir tekne gezisi yapmayı önerdiğinde, başından itibaren bunun planlanmış bir cinayet girişimi olduğunu bilmektedir. Tekne gezisine çıktıkları andan itibaren, hazin sona ulaşana kadar sürekli olarak "öldürecek, hayır öldürmeyecek" ikilimi içinde kalırız. Bu da okur üzerinde müthiş bir gerginlik yaratır. Film adamın vicdan muhasebesi üzerinden akarken, kitap kadının korkusu üzerinden ilerler. Kadının korkak, pasif, kabullenmiş ve affetmeye hazır bakış açısından Ansas'ı gözlemleriz. Bazı hareketlerinde şefkat vardır, öldürmeyecek deriz. Bazen gözünden şeytani bir ışıltı geçer, öldürecek deriz. Kısacası gölün ortasında, savunmasız bir şekilde Ansas'ın gelgitlerini tartarak öldürülüp öldürülmeyeceğini hesap etmeye çalışırız. 

Burada hikayeyi Indre'nin gözünden algıladığı için okur otomatik olarak "melek" tarafındandır. Ansas'ın bir an önce kapıldığı cazibeden kurtulması için yumruğunu ısırır. Sonunda Ansas da, tıpkı filmdeki adam gibi içindeki şeytanı yenerek Indre'nin dizlerine kapanır, itiraf eder ve af diler. Daha sonra çok sarhoş oldukları için ikisi de suya düşecek, Indre kurtarılacak fakat Ansas ölecektir. Okur bu noktada ikiye ayrılır. Ansas'ın bu hazin sonuna üzülen "melekler" ve kitap boyunca kadına çektirdikleri için ondan nefret edip sonuna zerre üzülmeyen, hatta Indre'nin bu affediciliğine ve pasifliğine kızan "şeytanlar".

Kadına 20. yüzyılda biçilen affedicilik, pasiflik, yakarış, kabulleniş 21. yüzyılda iyice küflendiği için, neden üzülecekmişim dediğinizi duyar gibiyim. Ben de sizinle aynı tepkiyi verdim. Elbette hiçbir şey bu kadar iki boyutlu, tam siyah veya tam beyaz olamaz. Sanırım herkes bu hikayeden, kişisel deneyimlerine bakarak farklı bir sonuç çıkarabilir. 

Kitap zulmeden adamı sonunda öldürüp "bu dünyada ilahi adalet var, eden bulur" diyerek aslında ezilen kadının tarafını mı tutuyordu yoksa, sonunda adamı affettiği halde yine de öldürüp "kadının yüzü gülmeyecek, öyle de üzülecek, böyle de üzülecek" diye kadının dramına dram mı katıyordu? Yoksa yalnızca okuru ters köşeye mi yatırmak istemişti? Sizce?

2 Eylül 2017 Cumartesi

Kitaptan Filme: The Dark Tower

Stephen King’in 1982-2012 yılları arasında yazdığı 8 kitaptan oluşan seridir. Serideki kitaplar sırasıyla şöyledir : The Gunslinger (1982), The Drawing of the Three (1987), The Waste Lands (1991), Wizard and Glass (1997), The Little Sisters of Eluria (1998), Wolves of the Calla (2003), Song of Susannah (2004), The Dark Tower (2004), The Wind Through the Keyhole (2012). Türkiye’de Altın Kitaplardan Gönül Suveren, Canan Kim ve Nejat Ebcioğlu çevirileriyle yayınlanır.

Edebi Göndermeler

The Dark Tower serisi, İngiliz yazar Robert Browning’in 1855’te yazdığı ve Men and Women kitabında yayınlanan « Childe Rolande to the Dark Town Came » şiirinden ilham alınarak yazılır. Şiirde geçen Cuthbert ismi kitapta da vardır örneğin. Bu şiir de ilhamını William Shakespeare’in King Lear oyununda geçen şu dizeden alır: « Child Rowland to the Dark Town Came ». Shakespeare bu dizeyi yazarken ilhamını « Child Rowland » masalından almıştır. Stephen King, tüm bu edebi referanslar arasında en çok Browning’in şiirini baz aldığını söylemesine rağmen, örneğin, Maerlyn karakteri ve Kral, masaldan esinlenilerek oluşturulur. Hepsinin ortak özelliği Roland/Rowland adında bir karakterin, hedefine ulaşmak için The Dark Tower’a ulaşma çabasıdır. Yolda atlattığı maceralar, geçirdiği mental değişimler anlatılır.

Ayrıca Stephen King, seriyi oluştururken İtalyan yönetmen Sergio Leone’nin « spagetti Western » türü İyi, Kötü, Çirkin filminden esinlendiğini söyler. 1960-75 yılları arasında, özellikle İtalyan olmak üzere bazı Avrupalı yönetmenler tarafından Amerikan kovboy filmlerinden esinlenerek çekilen ancak daha düşük bütçeli ve daha düşük inandırıcılığa sahip kovboy filmlerine bu isim verilir. Esinlendiği bir başka seri de, Yüzüklerin Efendisi’dir.

Birinci Kitap (The Gunslinger) Özeti

(Dileyenler özet kısımlarını geçip doğrudan yorumları okuyabilirler, bu yazı biraz uzun olacak.)

Kitap Silahşör'ün, çölde Siyahlı Adam'ı arayışıyla başlar. 2 ay önce çıktığı yolda bir gün Brown isminde tuhaf bir gencin kulübesinde konaklayarak geçmişi düşünmeye başlar. Tull kasabasında yaptıkları kafasını kurcalamaktadır, bir nevi vicdanını hafifletmek için yaşadıklarını Brown'a anlatır. Tull kasabasında, Sheb isimli, hadım edilmiş bir müzisyenin mekanına gidip barda çalışan Alice isimli fahişeyle zaman geçirmeye başlar. Alice ona Nort isimli şeytanotu bağımlısı ayyaş bir kasabalının bir süre önce öldüğünü, yabancı rahip kılıklı bir adamın gelip onu canlandırdığını anlatır. Silahşör, yabancının Siyahlı Adam olduğunu öğrenir, ona yaklaşmıştır. Birkaç günlük konaklama sürecinde her şey normal giderken, Sylvia Pittston isimli aşırı radikal bir rahibe karakteri ortaya çıkar. Bu kişi Siyahlı Adam'ın azılı bir savunucusudur ve hatta ondan hamiledir. Bir vaazinden sonra Silahşör'ü kasabalıya hedef gösterir. Kasaba halkının kendisine linç girişiminde bulunacağını anlayan Silahşör önce davranarak kadına gider, karnındaki bebeğin bir iblis olduğunu söyleyip onu öldürür, daha sonra Alice dahil tüm kasaba halkını öldürür. 

Silahşör, Brown isimli gencin kulübesinden ayrılıp tekrar yola koyulduğunda 9 yaşlarında Jake isimli bir çocukla karşılaşır. Jake kendi dünyasıyla ilgili anılarını çok az hatırlar, bu dünyaya neden geçtiğini artık unutmuştur. Silahşörün onu uyutmasıyla bir Cadillac'ın kendisine çarptığını, Rahibin orada belirdiğini hatırlar. Anne ve babası zengin ve ilgisizdir. Özel okullar, dadılarla büyür. Kızlar şimdiden ona hayran olmaya başlamıştır. Araba kazasından sonra kendi dünyasındaki hayatı sonlanır, Roland’ın dünyasına geçiş yapar. Silahşör bir kuleyi bulması gerektiğini anlatır, yola birlikte devam edeceklerdir. Daha sonra karşılarına çıkacak olan kahinin kehanetine göre, çocuğun bu serüvendeki rolü Silahşörün Siyahlı Adama erişmesini sağlamak olacaktır. Silahşör, çocuğun bir basamak olduğunu öğrendiğine üzülse de yollarına devam ederken çok yakında kopacaklarını çocuğa belli etmez. 

Geçmiş hakkında düşünmekten çok hoşlanmayan Silahşör, Tull olayından sonra bu kez çocukluğunu düşünmeye başlar. Kendisini eğiten kaba saba ve sert öğretmeni Cort'u, küçükken Siyahlı Adam'ı destekleyip kendilerine ihanet girişiminde bulunduğu için ispiyonladıkları ve idamına sebep oldukları aşçı Hax'ı, annesini kendi gözü önünde ayartıp onunla birlikte olan Marten'i Marten'e duyduğu öfke nedeniyle sinirlenip Cort'tan silahşörlük sınavına girmeyi talep edişini ve bu dövüşü son derece kanlı bir şekilde kazanıp Silahşör oluşunu hatırlar. 

Bu arada yollarına çıkan bir drezini çocukla birlikte kullanarak yollarına devam etmektedirler. Bir noktada Değişken isimli yaratıkların saldırısına uğrarlar ve birlikte yenerler. Nihayet beklenen an geldiğinde, Jake geçtikleri köprüden kayarak aşağı düşer. Karşılarına çıkan Siyahlı Adam, Silahşör'ün zihnini kontrol ederek Jake'i kurtarmasını engeller. Jake'in son sözleri "Öyleyse git. Bundan başka dünyalar da var." olur. Silahşör Jake'in öldüğünü düşünür, bir şey yapamadığı için kendisine çok öfkelidir. Aylardır peşinde olduğu Silahlı Adamın karşısına çıkmıştır, ancak zihnini tamamen kontrol altında tuttuğu için onun dediklerinden başka bir şey yapamaz. Siyahlı Adam ona tarot ve iskambil falı bakarak kehanette bulunur, daha sonra Roland'ı uyutarak ona Kule'nin gizemini anlatır. Rüyasında evrenin doğup büyümesini gören Roland'a, Kara Kule'nin en uzaklardaki hizmetkarı olduğunu, dünyanın kendine teslim edildiğini, evrenin en büyük sırrının hayat değil Büyüklük olduğunu, yaşamı Büyüklüğün sardığını ve Kulenin de Büyüklüğü sardığını anlatarak Kule'nin yüceliğini açıklar. Siyahlı Adam'ın bir efendisi (Maerlyn) olduğunu, onu hiç görmediğini ama Silahşör'ün ileride göreceğini, efendisinin geri geri yaşama yeteneği olduğunu, hatta onun da bir efendisi olduğunu, bu kişinin Kara Kule bekçisi olduğunu açıklar. Son olarak Siyahlı Adam'ın daha önce Marten'in yanında Walter kılığıyla Silahşör'ün karşısına çıktığını öğreniriz. Silahşör, Siyahlı Adam'ın uzun bir gece olacak dediği geceden uyandığında aradan 10 sene geçmiştir, Silahşör yaşlanmıştır, uykuya dalmadan önce Siyahlı Adam’ın olduğu yerde artık bir iskelet durmaktadır. Sembolik olarak yanında yatan iskeletin çene kemiğini kırar ve yeni serüvenlere hazırlanır.

Kitap Yorumu

Kitaba genel olarak karanlık bir hava hakimdir. Silahşör, tam olarak hangi yüzyıla ait olduğu belli olmayan, Yüzüklerin Efendisi serisindeki Orta Dünya'ya benzer bir dünyaya aittir. Örneğin sanki drezin onun için çok antik bir alet gibi drezinin ne olduğunu bilmez, gelecekte yaşıyormuş hissi uyandırır. Daha sonra bunun bildiğimiz dünyayla alakası olmadığını, paralel bir evrende olduğunu, dolayısıyla yaşadıkları yüzyılın tahmin edilemeyeceğini anlarız. Önüne katırını bağlayıp içindeki fahişeye para ödediği han kavramı ise çok daha eski zamanlara aittir. Biraz Western (silahşörler, kasaba halkıyla girilen dövüşler), biraz 16. yüzyıl (han, fahişe, içki, katır), biraz fantastik (değişkenler, kahin, çene kemiği), biraz bilim-fantastik (paralel evren) genel olarak karanlık bir dünya tasviri söz konusudur.

Silahşör duygusuz, hissiz, bir ölüm makinesi şeklinde yetiştirilmiş bir karakterdir. Geçmişe takılma huyu yoktur. Önüne bakar. Yumuşamaz. Zeki değil ama amacına bağlı ve soğukkanlıdır. Silahşörlük konusunda tüm akranlarından daha önce sınavını verecek kadar doğuştan gelen bir yeteneği ve cesareti vardır. Babadan oğula geçen Silahşörlüğü onurlu, geleneksel, kutsal bir şey olarak değil, son derece gergin, yükü ağır, amacı belli ve umutsuz bir misyon olarak gösterilir. Tüm kitapta gerek Alice'in yanında, gerek annesi Gabrielle'e ve aşçı Hax'e karşı bu gaddarlığı görürüz. Yalnızca genç ve yetenekli, ışığı kuvvetli Jake'e karşı bir parça zaafı oluşur.

The Dark Tower (2017) Film Özeti ve Yorumu

Film karanlık bir görünüme sahip bir tür köyde toplanan çocukların ironik bir şekilde mutlu şakımalarıyla başlar. Dev bir hoparlörden gelen korkutucu gonk sesiyle mutlu atmosfer dağılır, çocuklardan daha büyük olanlar oyunlarını bırakıp bir yapıya doğru yürürler. Siyah camlı bu yapının içerisinde çocuklar için belirli düzenekler hazırlanmıştır, buraya otururlar, kafalarına bir şey takılır ve zamanı geldiğinde onlara korkunç bir acı verecek olan işleme başlarlar. Hepsinin birden kafasından bir ışık çıkar, bu ışık yukarı doğru giderken birleşip daha kuvvetli bir ışık yaratır ve göğe yükselir. 

Yorum: Buradaki çocuklar, Stephen King dünyasında « Shining » olarak adlandırılan, ışıkları yüksek, özel çocuklar arasından seçilip bu evrene getirilir. Filmin direkt olarak bu çocuklarla başlaması, kitap sıralamasına göre gidilmeyeceğinin ipucunu verir çünkü birinci kitapta böyle bir atıf bulunmaz. Ayrıca filmin sınırlı sayıdaki güzel sahnelerinden bir tanesidir. 

Bu tuhaf sahnenin ardından gerçek dünyaya dönülür. Meğer Jake isminde 9-10 yaşlarında bir çocuk rüyasında bu yaşananları görmüştür. Çocukların kafasından ışık çıkıp göğe yükseldiğinde gerçek dünyada da deprem olmaya başlar. Annesi, telaşla odasına girip Jake'i kontrol eder. Telaşlı olduğu kadar kuşkuludur da, Jake'in hep bu tür rüyalar gördüğünü öğreniriz ve belli ki depremler de bu rüyalarla bağlantılıdır. Oğullarının psişik olduğunu bildikleri için nasıl başa çıkacaklarını bilmezler, endişelidirler. Jake rüyasında gördüklerini çizip duvarına asmaktadır. Hep Silahşör ve Siyahlı Adam figürlerini gördüğü için gerçekten öyle bir evren olduğuna inanmaktadır. Annesi ve üvey babası ise bu duruma korku ve endişeyle yaklaşıp, onu psikoloğa gönderirler. Psikolog, bu duruma babasının yangında ölme hikayesinin neden olduğunu söylemektedir, çünkü Jake'in rüyalarının teması her zaman "karanlık ve ateş" şeklindedir. 

Yorum: Jake’in annesi fazlasıyla sinir bozucu bir karakter olarak tasvir edilir. Oğlunun rüyalarının depremlere neden olduğunu görür, böyle doğaüstü bir bağlantı olduğuna bizzat tanık olur ama oğlunun rüyalarının yalnızca bir delilik alameti olduğunu varsayarak, gözünün önünde gerçekleşen şeyleri görmezden gelerek onu sıradan psikologlara göndermeye devam eder. Neden oğluna inanmaz, neden onun tarafını tutmaz, belirsizdir. Ayrıca bu noktada film kitaptan kopar. Kitapta Jake’in ailesi zengin ve ilgisiz bir ailedir ve bu gibi bir ilişkileri yoktur.

Bir gece rüyasında gizemli bir ev görür. Bu evin çizimini yapıp internette paylaşarak insanlara adresini sorar. Birisi "universal studios" esprisi yapar, filmin klişe Hollywood esprilerinden ilkidir, son olmayacaktır. Bir başkası bu evin Brooklyn'de olduğunu söyleyip adresini verir. Bu arada bir psikoloji derneğinden iki görevli Jake'in annesine yaklaşmıştır. Jake'i iyileştireceklerini, yalnız birkaç günlüğüne kliniğe gelip orada kalması gerektiğini söylerler. Jake'i almak üzere eve gelirler. Kulaklarının arkasında, rüyalarındaki karakterlere benzer dikişler olduğunu gören Jake, onların kötü adamlar olduğunu anlayarak kaçar. Kaçarken çizimlerini ve Brooklyn'deki evin adresini de yanına almayı başarır.

Yorum: Film, kitabın o karanlık atmosferini söküp yerine klasik bir Hollywood filmi atmosferi koyar. En can alıcı gerilim sahnelerinin arasına, süper kahraman filmleri tarzında espriler koyar. Hikayeyi modern bir Amerikan evine taşır. İşin içine interneti dahil eder. Filmin çiğ ve sıradan olmasının birincil sebebidir. 

Brooklyn'deki eve vardığında, buranın sıradan bir ev olmadığını, onu rüyalarındaki evrene taşıyacak bir geçidi barındırdığını görür. Rüyasında gördüğü 19-19 şifresini girerek kapıyı aktive eder. Tam diğer tarafa geçmek üzereyken parkeler yükselip (daha sonra bunun, çocuğun girmesini engellemeye çalışan parke canavarı olduğunu öğreniriz) girmesine engel olur. Ama çocukta öyle bir zihin gücü vardır ki, parke canavarını aşıp diğer tarafa atlar. Bir çölün ortasında bulur kendini. Tek yaşam belirtisi olarak uzaklarda yanan cılız bir ateş görür, oraya doğru gider. Ateşi Silahşör yakmıştır, tanışırlar. Ona çizimlerini göstererek düşman olmadığını kanıtlar. Silahşör, Siyahlı Adamı ve kendisini rüyalarında gören bu çocukta bir numara olduğunu anlar, görülerini yorumlatmak üzere çocuğu güvenli köye, oradaki kahine götürmek üzere yola çıkarlar. Yolda karanlık bir ormandan geçerken, üzerinde "Pennywise" yazılı antik, üzeri tamamen yapraklarla kaplanıp paslanmış bir theme park bulurlar. Burada bir canavarın saldırısına uğrarlar. Silahşör silahını düşürüp canavar tarafından boğulmak üzereyken, Jake silahı alma cesareti gösterdiği için aralarında bir bağ oluşur. Canavarı alt edip yollarına devam ederler ve güvenli köye, oradaki kahine ulaşırlar. 

Yorum: Birinci kitap, Jake’in bir Cadillac’ın altında kalarak öldüğünü ve o şekilde diğer evrene geçtiğini söyler. Filmde ise rüyasında gördüğü evin peşinden giderek parke canavarıyla boğuşup kendi kendine gider. Diğer evrene geçip Silahşör’le tanıştığında tam olarak neden orada olduğunu bilir ve geldiği dünyayı tamamen hatırlar. Bu noktada kitabın Jake’le ilgili kattığı fantastik havayı söküp daha ayakları yere sağlam basan bir karakter oluşturmuşlardır. Yine kitabın türünü görmezden gelen bir hamledir. Öte yandan, birinci kitapla en çok bağlantı kurulan kısım, bu kısımdır. Jake ve Silahşör’ün çölde karşılaşmalarını anlatır. Pennywise, Stephen King’in "It" romanına yapılmış bir göndermedir ve filmin az sayıdaki iyi anlarından biridir.

Bu arada Siyahlı Adam, yani Walter kapıdan izinsiz bir giriş olduğunu öğrenmiştir, çocuğu aramaya koyulur. Güvenli köye adamlarını gönderir. Güvenli köyde Jake'in zihnini okuyan Kahin çocuğun ışığının çok kuvvetli olduğunu söyler, özel bir çocuktur. Siyahlı Adam'ın eline geçerse bu ışığın kullanılması kötü sonuçlara yol açacaktır. Kahin, Jake'in rüyasında gördüğü siyah yapının yerini öğrenip Silahşör'e söyler. Silahşör, Kahin'den kendilerini oraya göndermesini ister, tehlikeli olduğu gerekçesiyle reddeder, bunun yerine dünyaya gönderecektir, dünyadan Dixie geçici aracılığıyla oraya gitmek daha kolaydır. Siyahlı Adam'ın adamları köyü basar, yakıp yıkar, Jake ve Silahşör sağ kurtulur. Dünyaya giderler. Siyahlı Adam, kahini bulup nereye gittiklerini öğrenerek yine peşlerine düşer. 

Yorum: Bu kısımda birinci kitapla ilgili kurulabilecek tek bağlantı Kahin’dir, ama filmle kitabın bahsettiği Kahin birbirinden çok farklıdır. Birinci kitaba göre yollarına çıkan bir Kahin, Jake’in kaderini okuyarak onun bu serüvende yalnızca bir basamak olduğunu söylemiştir. Söz konusu Kahin, kötücül bir karakterdir ve kötü haber verir. Filmdeki Kahin ise meleksi bir karakter olup çocuğu kahramanlaştıracak şeyler söyler. 

Bu arada dünyaya döndüğünde Jake'i kötü bir sürpriz beklemektedir, Jake'in dünyadaki evine ulaşan Siyahlı Adam, evde bulduğu anneyi ve üvey babayı öldürür. Jake hayatta değer verdiği tek kişi olan annesini kaybetmiştir, hayatı tamamen değişir. 

Yorum: Bu sahne de yine Hollywood’a özgü bir kaybeden sahnesidir, çocuğu dünyaya bağlayan her şey yok edilir ve çocuğun serüvenine diğer evrende devam etmesi sağlanır. 

Walter’ın adamları dünyaya gelir. Üzerinde Sombre yazan bir minibüsle Jake’i kaçırırlar. Onu geçitten geçirip siyah yapıya götürüp kafasına, ışığından faydalanacakları düzeneği takarlar, çocuktan çıkan enerjiyle Kara Kule’ye darbe indirirlerken dünyada da kırmızı bulutlar oluşur. Bir dünyada olan diğer dünyaya da yansır diyerek paralel gezegenlerde olduklarına başka bir gönderme yaparlar. 

Yorum: Serinin tamamını okuyanlar, Sombre’ye filmde bu kadar yüzeysel bir şekilde yer verilmesine kızarlar. İlk kitapta adı geçmese de, serinin gelecek kitaplarında önemli bir rolü vardır. Filmde bu rol, bir minibüsün üzerine yazılıp sahnede 2 saniye gösterilerek geçiştirilmiştir.

Silahşör Jake’i takip etmiştir. Geçidi koruyan kişilerin hepsini öldürüp Jake’in yanına girmeye çalışır. Jake enerjisiyle geçidi açık tutar, Walter bunu fark edip dışarı çıkarak Silahşörle dövüşür. Tam yenilmek üzereyken Jake, geleneksel Silahşör yeminini hatırlatarak Silahşöre motivasyon verir ve Silahşör toplanarak Walter’ı öldürür, Jake’i kurtarır, siyahlı yapı çökmüştür. Dünyaya dönerler. Silahşör onu kendisiyle birlikte diğer dünyaya geçmeye davet eder, dünyada değer verdiği hiçbir şey kalmayan Jake bunu kabul eder, kapalı bir kapının arkasına geçip kaybolurlar.

Yorum: Bu sahne tamamen Hollywood seyircisi için yaratılmış bir sahnedir. Aşırı aksiyon sona saklanır, gerilim en yükseğe getirilir, sonra kötü adam iyi adamların arasındaki duygusal bağın da kuvvetiyle hiç beklemediği bir yenilgi alır, seriden bihaber Hollywood seyircisi heyecan, hüzün, sevinç duygularının aynı anda harekete geçirilmesinden mutludur, zevk alıp salondan çıkar. Elbette seriyi okuyanlara saç baş yolduracak kadar yüzeysel bir sondur bu. 

----

Film, serinin tüm kitaplarından biraz alarak ortaya genel bir uyarlama çıkarır. 8 kitabı 2 saate sığdırmak gibi zor bir görevi üstlendiğine bakmayın, o kadar iddialı ve ince düşünülmüş bir yapımla karşılaşmayacaksınız. Eğer iyi vakit geçirmek istediğiniz bir aksiyon filmi arıyorsanız bu film tam sizlik, yalnız seriyi nasıl anlatmışlar bakayım mantığıyla gidiyorsanız, hiç gerek yok. İsmi The Dark Tower olan bir filmin sonu, kimse kuleye ulaşamamasına rağmen mutlu sonla biter, her nasılsa. Kökeni masallara, Shakespeare’e ve 19. yüzyıl şiirine dayanan Roland ilk defa içtiği cola'yı çok seven, metrodaki mini etek giyen kızlara atanızın yolundan sapmışsınız diyerek komik durumlara düşen, çocuğun yediği şeyin hot dog olduğunu öğrenince « savages ! » gibi aşırı orijinal ( !) bir tepki veren tırt bir karaktere dönüşmüştür. Bu gereksiz uyarlamanın devamının gelip gelmeyeceği merak konusudur. Gelirse 8 kitabı birden birazcık anlatan filmin devamını nasıl getireceklerdir, henüz lafı bile açılmayan Kara Kule’ye ulaşmaya çalışırken daha ne kadar sığ olabileceklerdir, bilinmez. Dileriz her kitabı layığıyla aktaran bir seri şeklinde yeniden uyarlanır ve bu filmi hiç çekilmemiş kabul edebiliriz. Filmin tek çok iyi tarafı olan Idris Elba ve Matthew McConaughey oyunculuklarına yazık olmuştur.

28 Ağustos 2017 Pazartesi

Kitaptan Filme: Julieta / Runaway


1931 doğumlu Kanadalı öykücü Alice Munro'nun 2004 yılında yayınlanan Runaway öykü kitabında yer alan üç öykü (Chance, Soon, Silence), 2016 yılında Pedro Almodóvar'ın çok ses getiren Julieta filmine uyarlanır. Film yıllardır görmediği kızının arkadaşıyla karşılaşıp kızı hakkında haber alan ve dağılan Julieta ile başlar. Daha sonra flashback'le Julieta'nın kızıyla ilgili gizem yavaş yavaş ortadan kalkar. Hikaye entrikalardan çok, karakterlerin psikolojileri etrafında döner, derinliklidir.

Film, Munro'nun Kanada'da geçen hikayesini İspanya'ya taşıdığı için karakterlerin ismi değişir: Juliet-Julieta, Antia-Penelope, Eric-Joan, Christina-Ava, Heather-Beatriz, Gary-Lorenzo, Ailo-Marian.

Almodóvar, Julieta'nın hayatındaki üç evreyi -Antia'dan önce, Antia ile birlikte, Antia'dan sonra- üç farklı oyuncuyla anlatarak Munro'nun 3 farklı öykü formülüne atıfta bulunur. Kadın öykülerini gizemli bir şekilde işleyerek izleyiciyi ters köşeye yatırmayı seven Almodóvar ile yine kadın öykülerini dingin, çarpıcı ve derinlikli bir şekilde işleyen Munro iş birliği eşsizdir. Julieta'yı Munro doğurup büyütür, Almodóvar ona küçük dokunuşlarda bulunup geliştirir. Julieta'yı anlamak için hem kitabı okumak hem de filmi izlemek kuşkusuz alacağınız hazzı iki katına çıkaracaktır.

Munro'nun Julieta'ya Kattıkları

Burada filmin farklı gösterdiği ancak, kitapta daha akla yatkın olan detaylardan bahsedelim. 

Film yıllar sonra kızından haber alıp sarsılan bir anne görüntüsüyle başlar. İzleyiciye kırılgan ve acınası bir kadın imajı verilir. Kitapta ise Julieta asla acınası bir kadın değildir. Kendi kızı onu terk ettikten sonra belirli bir süre bunu takıntı haline getirse de, daha sonra kabullenir ve hayatına kaldığı yerden devam eder. Filmdeki gibi sarsılmaz. Hayatındaki taşları yerine oturtup kızının kendisini terk edişini kabullendiği için daha dingin bir tepkiyle karşılar. Hatta ruhani arayışı için kendisinden kaçtığını düşünen Julieta, Penelope'nin 5 çocuklu anaç ve zengin bir hayat sürdüğünü öğrenince onun sıradanlığı karşısında biraz hayal kırıklığına uğrar. Kendince olayın gizemini çözmüştür ve artık ona aklını kaçırtacak kadar önemli bir konu değildir Penelope

Film Julieta'nın son haliyle başlar, bir gizem yaratılır, izleyici film boyunca Antia'yı merak eder ve ona yoğunlaşır. Bu da filmin Antia'nın çevresinde dönmesine neden olur. Kitapta ise öyküler tamamen Juliet'in etrafında dönmektedir. Önce gençliğini, sonra Eric ve Penelope'li yıllarını en sonunda da yalnız yıllarını okuruz. Yalnız yıllarının anlatıldığı üçüncü öyküde dahi Penelope'yi çok fazla merak etmez okur. Bir yan karakter olarak Julieta'nın hayatından geçer gider.

Filmde Antia'nın davranışının derinine inilmez. Kaç insan durup dururken sıradan bir ilişkisi olan annesini bir daha görmemek üzere terk edip gider ki? Bunun sebepleri çok belirsizdir. Kitapta ise bu, Juliet ve Eric'in tanrıtanımaz olmasıyla açıklanır. Penelope, genç yaşta babasını kaybedip annesinin dağıldığını gördüğü ve ergenlik döneminde kendisini güçlü olmaya zorladığı için muhtemelen ileriki senelerde bir anda patlak verir ve içindeki boşlukla yüzleşir, bu boşluğu da ailesinin öğretmediği ruhani keşifleriyle doldurmayı hedefler. Bu nedenle inzivaya çekilir. Sonra da belki annesini çekip çevirme görevi ona ağır geldiğinden tamamen kaçar. Kitapta üstü kapalı bir şekilde bu açıklamalar verilir. 

Filmde Julieta, iyi bir evlat ve başlarda günahkar, sonlarda zavallı bir anne olarak yansıtılır, izleyicinin üzerindeki acıma hissi iyice derinleşir. Kitapta ise zaman zaman kötü bir evlat, genellikle iyi bir annedir. Anne ve babasını isimleriyle anar. Mesafeli ve tamamen yetişkin bir ilişkileri vardır. Zaman zaman annesiyle çatışmalar yaşar ve ona kendini kötü hissettirecek şekilde davranır. Kitap kadını anaçlık, bağlılık, ödev, eş, evlat ve anne görevleri gibi kavramlardan soyutlayıp olduğu gibi yansıtabildiği için zamanın ötesinde ve boğmayan, nefes aldıran, içerdiği drama rağmen içinizi vıcık vıcık ezmeyen bir hikaye sunar.

Metinler Arası Göndermeler 

Juliet, kitapta Yunan ve Latin dili eğitimi görmüş, mitolojiye delicesine tutkulu bir kadındır. Öykülerde metinler arası atıflar vardır, ki filmde olmayıp kitapta olan en önemli unsurdur:

- Eric'in cenaze töreninde vakur bir tavra bürünen Ailo'ya, edebiyatta sık kullanılan Deniz Dulu yakıştırması yapılır örneğin. 

- Milattan önce üçüncü yüzyılda Heliodorus tarafından yazılan Aethiopika romansına da atıf vardır. Buradan İngilizce çevirisini okuyabileceğiniz bu Antik Yunan romansında, Juliet'in hikayesine benzer bir hikaye, daha dramatik ve elbette destansı bir tonla anlatılır. Etiyopya kraliçesi, beyaz doğan kızını zina yaptığı sanılmasın diye büyütmesi için bir gimnosofiste (bir tür filozof) verir, kızı alıp Mısır'a götürürler, büyük tehlikeler atlatır, büyüyünce de az kalsın bir ayinde kurban edilecekken kurtarırlar, anne-baba-kız mutlu bir hayat yaşarlar. Ağır bir dramın ardından keskin bir dönüşle mutlu sona geçilir. Antik Yunan romanslarındaki kusursuz karakterlerin, mutlu sona ulaşana dek korkunç dünyayla karşılaşıp sürekli tehlikeler atlatması teması, Greimas'ın eyleyenler şemasıyla kolayca analiz edilebilecek çok klasik bir kurgu formülüdür. Juliet'in hikayesiyle Etiyopya kraliçesinin hikayesi genel hatlarıyla birbirine benzese de, Antik Yunan edebiyatıyla 21. yüzyıl edebiyatı birbirine benzemez. Munro, öyküsünün sonunu Greimas'ın şemasına kolay kolay yerleştirilemeyecek şekilde bitirir. Hatta bir son yazmaktan çok, Julieta'yı hayatın gidişatına teslim ederek kendisi başka bir öyküye geçer. Destansı anlatımın duyguları harekete geçiren yapısı, yerini Munro'yla birlikte gerçekçi ve yalın anlatımın dinginliğine bırakır. Annesinden istemeden kopan, hayatı boyunca birçok tehlikeden geçen ve uzun yıllar savaştıktan sonra annesine kavuşan kızın aksine, Penelope annesi yanındayken zorluklar çeker, daha sonra annesini kendi iradesiyle terk eder ve geri dönmez. Ruhani bir topluluğun içinde yetişen Etiyopyalı prensesin aksine, Penelope ruhani arayışla çıktığı yolculuğu beş çocuklu, zengin ve sıradan bir kadın olarak sonlandırır. Munro, Heliodorus'un kurgusunu tam olarak tersine çevirir, hikayeden mutlu sonu alır ve antik metinlerin insanlara atfettiğinin aksine, kimsenin kusursuz olmadığını, kusurlarla harmoni içinde yaşamakta olduğumuzu vurgular.

- Eski metinlere bir başka dolaylı atıf daha vardır. Juliet, evli ve karısı hasta bir adamla ilişki yaşamak üzere Whale Bay'e doğru yola çıkar. Tesadüfen Ann onun gittiği gün ölmüştür. İlişkiye başlarlar. Kadın adama giderek, yasak meyveyi koparmaya teşvik eder. Adam yasak meyveyi (zina) koparır. Efsaneye göre bu günahı işleyen Kadın doğum yapıp çok acı çekmekle cezalandırılır; Adam ömrü boyunca çalışmak zorunda olmakla cezalandırılır. Öyküde Kadın doğum yapar, dini metinlerin söylediğinin aksine doğurduğu sırada değil ama çocuğu bir yetişkin olduğunda acı çeker. Adam ömrü boyunca kazancını elde etmek için balıkçılık yapmak zorundadır, o kadar ki bu onun hayatına mal olur. Yasak meyve hikayesine yapılan bu atıf, öykünün dini bir mesaj taşıdığı şeklinde yorumlanmamalıdır. Yalnızca eski metinlere çakılmış bir selamdır, eserin edebi zevkini artırır. Juliet hayatı boyunca dinlere inanmaz. Öyküdeki dinle bağdaştırılan tüm karakterler acımasız, taraflı, ukala olarak tasvir edilir. 

Almodóvar'ın Julieta'ya Kattıkları

Munro, edebiyatçı protagoniste destansı bir kader çizip hikayesini eski metinlere atıfta bulunarak anlatır. Edebi hazzı yoğundur. Almodóvar, bu hazzı görsele taşır. Hikayeyi Kanada’dan kopartıp İspanya’ya taşır. Aşk ve ölüm gibi karşıt temaları kırmızı yoğunluklu kontrast bir görselle anlatıp, daha keskin ve tutkulu bir izlenim yaratır. Çarpıcı dekorasyonlar, mitoloji, heykel atıflarıyla diğer sanat dallarından yardım alıp izleme keyfini artırır. Görsellerle kattığı « kalite » marjinal karakterlerle iyice güçlenir. Kendi tarzına uygun şekilde, cinsel açıdan özgür ve toplumsal baskılara boyun eğmeyen karakterler tasvir eder.

Kitapta olmayıp filme eklenen birtakım detayları bu kısımda inceleyeceğiz. 

Trende intihar eden adam öyküde biraz havada kalır, görselde ise daha akılda kalır bir etkisi vardır. Julieta'nın hayatındaki ölümlerin ilkidir. İkincisini de ironik bir şekilde bu ölümle bağlantılı olarak kendisine çeker. 

Kitapta ilk gençliğini sönük bir şekilde geçiren Juliet’in aksine, kitaptaki Julieta deli dolu bir genç kadındır. Öğrencileriyle ilişkisi sıcaktır. İletişim kurmakta sıkıntı çekmez. Kitaptaki Juliet, Eric’le trendeki karşılaşmalarında bakire olduğunu söyleyip kaçar ve bundan daha sonra çok pişman olur. Almodóvar, Juliet’in hayatı boyunca pişman olacağı bir karar vermesine izin vermeyerek filme bir trende sevişme sahnesi ekler. Almodóvar gibi, karakterleri de özgürdür. 

Kitapta Deniz Dulu yakıştırması yapılan sahiplenici komşu Ailo, filmde iyice karikatürize edilerek ikonik bir karaktere dönüştürülür. Almodóvar’ın filmlerinde sık sık kendisine rol bulan Rossy de Palma, bu yan karakteri adeta bir efsaneye dönüştürür. Öyküye gizem ve tuhaflık katan bir karakterdir. Almodóvar’ın kendine özgü, adeta parodiye kayan gerilim dokunuşlarının bir örneğidir. Antia’yı gitmeye teşvik eden bir görüntü yaratılır. Kitaptaki dini figürlerin soğukluğu ve iticiliği olduğu gibi bu karaktere aktarılmıştır. Zaten Julieta’ya günahkar olduğunu sık sık hissettirmek için elinden geleni yapar.

Kitap Penelope’yi okura çok göstermez. Film ise uzun uzun gösterir. Babası öldükten sonra sergilediği güçlü tavırları ve annesine olan desteğini görürüz. Daha sonra ona ağır gelip kaçmasına neden olan şey bu durumdur belki de. Kitapta Juliet, Heather ile yalnızca bir kez karşılaşıp kızı hakkında iyi şeyler duyar. Filmde ise iki kez karşılaşırlar, ikincisinde Antia’nın aslında uzun zamandır tuhaf olduğunu ve görüşmediklerini ona açıklar. Film, başlarda Antia’nın tarafını tutan izleyiciye ters köşe yaptırır. Julieta’nın başından beri bir günahı olduğunu düşünen izleyici, filmin sonunda çarpıcı bir sonla karşılaşıp boşluğa düşer. Yine Almodóvar üslubu söz konusudur.

---

Kitabın Can Yayınlarından çıkan Roza Hakmen çevirisi şiddetle tavsiyedir. 

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Kitaptan Filme: Mrs. Dalloway

Feminizm, Bloomsbury, melankoli, intihar, bilinç akışı... Evet Virginia Woolf'tan bahsediyoruz. Bu yazıda, bilinç akışı tekniğiyle yazdığı Mrs. Dalloway romanına ve romanın aynı isimli 1997 yapımı sinema uyarlamasına yakından bakacağız.

Bilinç akışıyla başlayalım. Öncelikle Mrs. Dalloway'in hiç de kolay okunur bir kitap olmadığını söylemek gerekiyor. Hiçbir bölümlendirme yapılmadan (bölüm başlıkları, alt bölüm numaraları) karakterler arasında aniden geçiş yapan bakış açısı okunurluğu zorlaştırır. İlk paragrafta olaylara Clarissa'nın gözünden bakarken, ikinci paragrafta bir anda Peter Walsh'in zihnine girersiniz ve bir başkasının gözünden baktığınızı uzun süre ayırt edemezsiniz. Dolayısıyla ortaya karman çorman bir okuma çıkar. Bu nedenle Woolf'un romanlarını, fikir edinmek için önce baştan sona bir kez okursunuz, daha sonra asıl okumayı yapmak için dönüp birinci sayfadan başlarsınız. Mrs. Dalloway'de bu kafa karışıklığını yaşamanızın gayet normal olduğunu belirtelim.

Sinema uyarlamaları edebiyat okuruna bu bağlamda yardımcı oluyor. Okuma sırasında tam olarak somutlaştıramadığınız şeyleri ete kemiğe büründürerek görselleştiriyor. Tıpkı kültürel anlamda aramızda uçurumlar olan, yüzyıllar önce yazılmış veya farklı coğrafyalarda yazılmış romanlardaki atmosferi, tavrı anlamanıza yardımcı olduğu gibi; hiç anlamlı gelmeyen bir üslubu/anlatımı da somutlaştırarak hayatı size kolaylaştırıyorlar. Başkalarının o atmosferi nasıl yorumlamış olduğunu görmek, kendi yorumunuzla karşılaştırmak da işin keyifli kısmı. Bilinç akışı tekniğiyle yazılmış, zamanın kronolojik bir düzende akmadığı ve bakış açısının sabit olmadığı bu gibi dinamik anlatımlarda film uyarlaması, okur için bulunmaz bir nimet.

Kitabın aynı isimli 1997 yapımı film uyarlaması, 1925'te yayınlanmış bir romanı sinemaya aktarırken 90'lar modasına uygun mobilya ve kıyafetler kullandığı için dönemin atmosferini çok iyi yansıtamamış olsa da, tüm bu karmaşık anlatımı sadeleştirmeyi ve anlaşılır bir iskelete oturtmayı başarmış.

Filmi 2 açıdan değerlendirmek lazım: zaman ve bakış açısı kullanımı. 

Zaman Kullanımı

Film Woolf'un zaman kullanımına hiç müdahale etmiyor. Yaşlı Clarissa ve genç Clarissa'yı 2 farklı oyuncuyla canlandırarak kitaptakine uygun şekilde flashback'ler yapıyor. Clarissa'nın 1 gününün anlatıldığı romanda, günlük işlerinin arasına genç Clarissa hatıraları yerleştiriyor. Romandaki zaman atlamaları sinemaya olduğu gibi yansıtılmış.

Bakış Açısı Kullanımı

Bakış açısına gelince, zaman kullanımı gibi bariz bir şekilde olmasa da, film bu tekniği de doğru yansıtmış, yansıtmak için elinden gelen her şeyi yapmış. Romanda odak kaygan bir zeminde, tek bir karakterin üzerinde değil, dolayısıyla birden çok ana karakter var hissine kapılıyorsunuz. Örneğin hiçbir fiziksel bağlantısı olmamasına rağmen, Septimus da en az Clarissa kadar derinlemesine anlatılıyor ve okurda yer ediyor. Filmde de bu hissettirilmiş. Bakış açısının o anda Septimus'a geçtiğini doğrudan söyleyemezsiniz belki. Ancak sahnelerin uzunluğundan, karakterlerin sessiz kalma sürelerinden vs. şu anda onların odağa yerleştirildiği çıkarımını yapabilirsiniz. Film bunu elinden geldiğince izleyiciye aktarmış.

Toplumsal Çözülmeler

Roman, 1. Dünya Savaşı bittikten sonraki birkaç yılda yaşanan toplumsal değişimleri, Hindistan'dan henüz dönen Peter Walsh karakteri aracılığıyla gözlemleme fırsatı sunar. Kan ve çatışma sona ermiş, toplum savaşın ekonomik ve siyasi sonuçları ile yeniden şekillenme sürecine girmiştir.
"O beş yıl -1918’den 1923’e- nedense pek önemli olmalı diye geçirdi aklından. İnsanlar farklı görünüyorlardı. Gazeteler farklı görünüyorlardı. Örneğin şimdi adamın biri saygın haftalık dergilerden birinde tuvaletler hakkında lafını esirgemeden yazı yazıyordu. On yıl önce böyle bir şeyi asla yapamazdınız – haftalık saygın bir dergide adlı adınca tuvaletler hakkında yazı yazamazdınız. Sonra şu dudak boyasını ya da pudrasını çıkarıp herkesin içinde makyaj yapanlar. Ülkeye döndüğü gemide açıkça flört eden – özellikle Betty ile Bertie kalmıştı aklında – pek çok delikanlı ve genç kız vardı; anneleri de oturmuş, örgülerini örerken bir yandan da onları gözlüyorlardı, hem de kıllarını kıpırdatmadan. Kız durup herkesin içinde burnunu pudralıyordu. Üstelik nişanlı da değildiler, sadece hoşça vakit geçiriyorlardı; ikisi de bu işi ciddiye almıyordu."
19. yüzyılda Sanayi Devrimi ile iyiden iyiye keskinleşen sınıf ayrımı, savaş sonrasında girilen ekonomik buhran nedeniyle çözülür. Fakirleşen aristokrasi sınıfı artık toplumun gözünde eskisi kadar korku uyandırmaz. Ahlak, soyluluk ve asalet gibi kavramlar artık değerlerini yitirmeye başlamıştır. Bir yandan işçilerin sömürgeye karşı grev hareketleri devam ederken bir yandan da kadınlar atak yapmıştır ve kendilerine biçilen edilgen rolden sıyrılmaya başlamıştır.

Clarissa Dalloway, bir yandan yetiştiği aristokrat ortamın parti, gösteriş, kibarlık gibi alışkanlıklarını sürdürmeye hevesliyken diğer yandan kendisini ve çevresini sorgulama sürecine girmiştir. Hem dışa dönük, hayat dolu hem de melankolik, içe dönük bir görüntü sergiler. Septimus karakteriyle yalnızca bu melankoli ve hayatın anlamını sorgulama konusunda örtüşürler. Savaşın yıkımına birinci dereceden tanık olan Septimus için artık inandığı tüm değerler yıkılmış, yaşamak için bir sebebi kalmamıştır. Kendisini kocasının soyadının arkasına sıkışmış bulan Clarissa da tüm bu gösteriş ve yapmacıklığı sorgulamaktadır. Kocasına ve kocasının zengin çevresine uygun bir hayat sürdürmektense, tıpkı Sally gibi tamamen bencil ve istediği gibi yaşasaydı acaba hayatında ne gibi değişiklikler olurdu diye sorar. Toplumsal imajı için yaptığı seçimlerle bastırdığı benliği bir günde ortaya çıkmış, kendisini köşeye sıkıştırmıştır. Tüm kitap boyunca pişmanlıkları, yapamadıkları, yaşamadıkları hakkında düşünür. Ama bu bir değişim isteği olarak algılanmamalıdır. Huyundan vazgeçmeye niyetli değildir, kendinden ödün vermez, kızı Elisabeth'in daha mütevazi yaşamını garipser, onu kendi yanına çekmeye çalışır örneğin.

Ölüm

Savaş dedik, Septimus'un intiharı dedik, yıkım dedik. Kitap bunların etrafında dolaşır, ölüm baskın bir temadır. Bir bakıma Clarissa ölümü düşünerek kendi hayatını sorgulamaktadır. 

Kadın 

Clarissa edilgen, pasif bir hayat sürdürmüş olsa da hayatında hep güçlü kadın figürlere hayranlık duyuyor. İlk öpüştüğü kişi, gençlik yıllarındaki yakın arkadaşı, deli dolu Sally. Güçlü Lady Bexborough'ya hayranlık duyuyor. Kendi çabalarıyla bulunduğu yere gelen, Elisabeth'te saygı uyandıran tarih öğretmeni Miss Kilman karakterine de kitapta epey yer veriliyor. Kadın kitapta önemli bir öğe ve en az erkekler kadar güçlü tasvir ediliyor.

Kitap ve Film hakkında 

Film, kitap üzerinde değişiklik yapmayan, mümkün olduğunca orijinaline uygun bir uyarlama. Sadece bahsetmediği ufak tefek noktalar var. Mesela Septimus'un Rezia ile ne zaman ve nasıl evlendiğinden bahsedilmemiş. Bunun gibi küçük şeyler. 

Güzeller güzeli Natascha McElhone, kitapta tasvir edilen Mrs. Dalloway'in ete kemiğe bürünmüş hali Vanessa Redgrave ve Game of Thrones izleyicilerini çok şaşırtacak olan Lena Headey'i izlemeye doyamıyorsunuz.

Dünya edebiyatı için çok önemli bir yere sahip olan bu romanı hala okumayanlardansanız, bir an önce aradan çıkarmanız şart. Daha güzeli yapılana kadar şimdilik en iyi film uyarlaması da budur ve izlemeniz tavsiyedir. 

İyi okumalar/izlemeler.

6 Temmuz 2017 Perşembe

Kitaptan Filme: Nocturnal Animals / Tony and Susan


2016 yapımı Nocturnal Animals uyarlamasıyla Türk okurun dikkatini çeken Tony and Susan, ilk olarak 1993 yılında Amerika'da yayınlandı. Romancı, edebiyat eleştirmeni ve Cincinnati Üniversitesi'nde profesör olan Austin Wright (1922-2003) altyapısı sağlam, ancak tanınmamış bir yazar. Yaşadığı süre boyunca ne yazık ki büyük bir üne kavuşamadı ve Tony and Susan o öldükten sonra tanınırlık kazandı. Her ne kadar edebiyatçılar, sinemanın erken dönemlerinden bu yana uyarlamaları kendi eserlerinden küçük görüp önyargıyla yaklaşsalar da, sinemanın bir esere tanınırlık açısından getirisini görmezden gelmek doğru olmaz. Evet, bazı edebiyatçıların tanınmak için sinemanın desteğine ihtiyacı yok, ama Austin Wright gibi donanımlı, ancak çok fazla tanıtımı yapılmamış yazarlar bakımından sinema büyük bir reklam aracı.

Kitap, daha önce de denenmiş ancak son derece zor olan bir misyon üstlenerek hikaye içinde hikaye anlatır. Yazar, bir psikolojik romanın içine, bir aksiyon hikayesi yerleştirerek ortaya hem derinlikli, hem de sürükleyici bir iş çıkarmıştır.

Kısaca

Susan, bir gün eski kocasından bir kurye alır. Zamanında kitap yazmaya çalışan ancak bir türlü üretip para kazanamayan, buna takıntılı derecede emek harcayan Edward, aradan 25 yıl geçince nihayet kitabını tamamlar ve okuyup değerlendirmesi için bir kopyasını Susan'a gönderir. Birkaç gün sonra Susan'ın şehrine geleceğini, geldiğinde onunla görüşmek istediğini, okuyup ona yorumlar yaparsa çok hoşnut olacağını yazar. Susan yıllar sonra Edward'dan haber almanın ve nihayet kitabını tamamlamış olduğunu görmenin şaşkınlığıyla kitabı birkaç günde okuyacaktır. Bu arada biz okurlar, bir yandan Nocturnal Animals isimli bu kitabı okurken, arada da Susan'ın kafasının içindekileri, Edward'la olan geçmişini, vs. öğreniriz. 

Bakış açısı 

Austin Wright, Susan'ı üçüncü tekil şahıs kullanarak anlatır, tanrısal anlatıcı (omniscient narrator) tekniğini kullanır. Geçmiş zaman ve şimdiki zaman arasında zikzak yaparak eski evliliğini, yeni evliliğini aktarır, karakterini derinleştirir, okura kapsamlı bir profil sunar. Susan'ın duygusal dünyasında aşama aşama derine ineriz. Edward da kitabını (Nocturnal Animals) aynı anlatıcı tekniğiyle yazar. Ana karakter Tony'yi Edward'ın gözünden tanırız. Edward kendisini yazar kimliğiyle tamamen gizleyerek Susan ile yazdığı kitap üzerinden iletişime geçer. Haliyle Susan, Edward'ın kendisine bu kitapla bir mesaj iletmeye çalıştığını sezmiştir, gelebilecek kötü bir mesaj onu belli belirsiz huzursuz etmiştir, fakat merakına yenik düşerek kitabı okumaya koyulur. Bu arada bazı bölümlerde kitabı elinden bırakıp Edward'ı düşünmeye başlar, geçmişlerini muhakeme eder, kafası biraz karışmaya başlamıştır. 

Edward ve Tony

Nocturnal Animals romanının ana karakteri Tony, kurallara uyan, medeni, modern, kültürlü ve zarif bir matematik profesörüdür ve son derece sakin (hatta etkisiz) bir yaşam sürmektedir. Bir gece otobanda yollarını kesen 3 serseri gözünün önünde karısını ve kızını kaçırarak onları vahşice katleder. Burada tamamen etkisiz ve korkak bir tavır sergileyen Tony, Susan'a içten içe Edward'ı hatırlatır. Yazma tutkusuyla para kazanmak için hiçbir şey yapmayan, son derece duygusal ve kırılgan Edward, Susan'ın ayakları yere sağlam basan ve hırslı yapısına aykırıdır. Edward'ın hayallerinin peşinden koşma arzusu, Susan'ı evliliklerinin başında ondan uzaklaştırmıştır. Daha güçlü bir duruşu olan, komşuları Arnold'la ilişkiye başlar ve Edward'ı terk eder. 

Edward, ego ve intikam

Nocturnal Animals'ın 2. bölümünde Tony, her şeyini kaybetmiş, daha hırslanmış bir halde tasvir edilir. Bu, Edward'ın Susan'dan sonraki halini yansıtır. Edward kendisine inanmayan, kitaplarını beğenmeyen ve kendisini başka birisi için terk eden Susan'dan sonra terk edilmiş, etkisiz bir hisse kapılmıştır. Görünen o ki, Nocturnal Animals'ı içinde biriktirdiği kinden beslenerek, bir gün Susan'ın canını yakma arzusuyla yazar. Tony'nin dönüşümünü ve hazin sonunu Susan'a okutarak bir taşla iki kuş vurmayı planlamıştır: 1) Susan'ın terk ettiği Edward'ın geçirdiği uzun süreç sonunda gayet başarılı bir romancıya dönüştüğünü ispatlar. Böylece Susan'ı, kendisine inanmadığı için pişman etmek ister. Kitabıyla Susan'ın gözünde devleşme, kahraman olma arzusundadır. Susan ile zedelenen egosunu tamir etmeye çalışmaktadır. 2) Kitabın sonunda öldürdüğü Tony ile Susan'a büyük bir darbe indirmek ister. Yıllar önce terk ettiği adamın şu anda güçlü olduğunu, ama artık onu tamamen kaybettiğini bu hazin sonla Susan'a hissettirir. Söz verdiği buluşmaya da gelmeyerek, Susan'a bu kaybetme hissini daha derinden yaşatır. Dolayısıyla Edward, yıllar sonra Susan'dan intikamını almıştır. 

Not: Burada tabi Edward'ın hala o eski kırılgan, duygusal ve zayıf Edward olduğunu görmek zor değil. 25 yıldır kendisini aldatan kadına kızgınlık duygusunu, zedelenen egosunu tamir etmek için gecelerce kafa patlattığını, sürekli kafasında Susan ile ilgili hayaller kurduğunu biraz düşündüğünüzde fark ediyorsunuz. Bu bakımdan Edward'ın intikamı mı, yoksa Edward'ın zaafı mı demek daha doğru olur, bilinmez. 

Kitap ve Film 

Tom Ford, kitabın hikaye içinde hikaye anlatımını sinemaya çok başarılı bir şekilde yansıtır. Örneğin, Tony karakterinin aslında Edward'ı temsil ettiğini kitapta sonraları hissedersiniz, ama filmde her iki karakter de aynı oyuncuyu (Jake Gyllenhaal) oynatarak izleyiciye en baştan neyin ne olduğunu açıklarlar. Aynı şekilde Tony'nin karısı ve kızı ile Susan kızıl düz saçlı kadınlar olarak tasvir edilir ve Nocturnal Animals'ın aslında Susan düşünülerek yazılmış olduğunu baştan fark edersiniz. 

Kitapta öğretmen olan Susan'ı filmde yapay bir görünüme sahip, soğuk, içi boş bir karakter olarak gösterirler. Kitapta birkaç çocukları olmasına rağmen filmde yaşadıkları bu sentetik dünyaya çocuk figürü, anaçlık gibi detaylar hiç eklenmemiştir. Hatta Susan, filmde Edward'dan onun haberi olmadan çocuk aldırır. Susan karakterinin gaddarlık düzeyi iyiden iyiye yükseltilmiştir. Susan, bir sanatçıyı canlandırır ve moda sektörünün sahte ortamına aşina biri olarak tasvir edilir. Tom Ford burada kendi sektörüne gönderme yapmıştır. Hayalperest Edward'ın karşısında Susan'ı daha hırslı, daha açgözlü biri olarak tasvir ederek Susan'ın film sonundaki hüsranını iki katına çıkarır. 

Kocası, kitaptakinden farklı olarak bir iş adamıdır. Filmde ona çok fazla boy göstermese de Susan'la o kadar ilgilenmediğini, kariyerine odaklandığını ve Susan'ı biriyle aldattığını öğreniriz. Zaten romandaki temel rolü de aynıdır.

Kitapta bir müzede sergilenen "REVENGE" (intikam) tablosuyla, bunun aslında bir intikam hikayesi olduğu da okura hissettirilir. 

Oyuncular

Amy Adams'ın canlandırdığı karakter, Arrival filminde canlandırdığı karakteri andırır. Kızıl saçlarını yanına atıp duygusal müzik eşliğinde acıklı bir şekilde karşıya bakma olayını iki filmde de bolca izleriz. Keşke Amy Adams'a böyle donuk roller oynatılmasadır.

Tony'yi Jake Gyllenhaal'ın canlandırması biraz şaşırtıcıdır. Etkisiz bir adamı karizmatik bir adamın canlandırması ilginç bir deneyim. Eh, fena olmamış. Gittikçe tükenen bir görünüm sergilemeyi başarmış.

Susan'ın ikinci kocasını canlandıran Armie Hammer, bildiğiniz gibi The Man From U.N.C.L.E. filminde yükselen bir oyuncu. Bu filmde yüzünü keşke biraz daha fazla görseydik dedik. 

Değerlendirme

Kitap, size ipuçları vererek karakterlerin psikolojik haritasını çıkarmanıza yardımcı olan, sürükleyici bir psikolojik roman. Bir tür puzzle gibi ilerler. Keyifli ve derinlikli bir okuma sürecinin sizi beklediğini söyleyelim. Film de kitapta kafanıza yatmayan şeyleri tamamlar açıkçası, Edward'ın sebeplerini daha iyi anlamanıza yardımcı olur. Kitabın uzun tasvirlerle aktardığı ipuçlarını film görsellerle verir. Hem hikayenin aslını iyi yansıtıp hem de sinemanın iletişim olanaklarından faydalanır. İyi bir uyarlamadır.

İyi okumalar, iyi seyirler.