16 Mart 2017 Perşembe






BRON/BROEN

Kitap : -
Dizi : 2011 -
Yazar : -
Yönetmen : Henrik Georggson, Charlotte Sieling, Lisa Siwe
IMDB : 8.6
Goodreads : -


İsveç-Danimarka ortak yapımı bir polisiye dizi. İlk sezonu 2011 yılında yayınlandı. Bugüne kadar toplam 3 sezon çıktı, sezonların çıkış yılı sırasıyla: 2011, 2013 ve 2015. 4. sezonun 2018 yılında yayınlanması bekleniyor. Sezonlar yaklaşık 1 saatlik 10 bölümden oluşuyor.

Çok dikkat çeken bu başarılı dizi daha sonra Amerika ve Fransa tarafından uyarlandı. The Bridge adıyla 2013-2014 yıllarında 26 bölüm olarak yayınlanan Hollywood versiyonunda Diane Kruger var. Le Tunnel adıyla yayınlanan Fransız versiyonu 2013 yılında başladı. Şu ana kadar 24 bölüm yayınlanan dizi hala devam ediyor.


Konuyu özetlemek gerekirse, İsveç ve Danimarka arasındaki Öresund Köprüsü’nün üzerinde, iki ülkeyi ayıran sınır çizgisinde bir kadın ölü bulunur. Ölen kadın İsveç kimliğine sahip olduğu için, davayı İsveç Emniyeti üstlenir. İlk bakışta basit bir cinayet gibi görünen olay, kadının cesedinin tam sınır çizgisi üzerinden ikiye bölündüğünün ve iki parçanın iki ayrı kişiye ait olduğunun anlaşılmasıyla, iki ülkeyi ilgilendiren politik bir dava halini alır. Malmö Emniyeti’nden Saga Norén ve Kopenhag Emniyeti’nden Martin Rohde'nin yürüttüğü soruşma, her ipucuyla birlikte daha da ilginçleşir. Çok planlı ve titiz çalışan katil, yeni cinayetleriyle ve verdiği sosyal mesajlarla iki ülkenin gündemi haline gelir.


Bu orijinal kurguya orijinal karakterler de eklenince ortaya çok sürükleyici, hiçbir pürüzü olmayan, çok başarılı bir iş çıkmış.

Dizinin ilk sezonu, orada burada çeşitli karakterlerin gösterilmesiyle başlıyor. İlk başlarda aralarında bağlantı kuramadığınız bu dağınık anlatım, her yeni bölümle biraz daha toparlanıyor ve son bölümde aklınızda hiçbir soru işareti bırakmadan etkileyici bir finalle çözülüyor. Bu derli toplu hali nedeniyle çok beğeni toplamasına şaşırmamak lazım.


İnceledikleri olayın ilginçliğinin yanı sıra, karakterler de çok dikkat çekici. Aslında bir an önce yeni bölümü açmak için sabırsızlanmanızın nedeni biraz da karakterler. Sosyal ilişkilerde tuhaf davranışlar sergileyen, zeki ve analitik, başarılı polis Saga dizinin imzası niteliğinde. Martin, ilk bakışta Saga kadar ilginç görünmese de, aile hayatına inildiğinde ve ilişkilerine ışık tutulduğunda aslında onun da karmaşık bir karakter olduğunu anlıyorsunuz. Saga ile dostluk kurması bakımından da sizi yakalayan bir yanı var. Karakterler her yeni bölümle birlikte biraz daha derinleştiriliyor. Özel yaşantılarını ve Saga ile Martin’in ikili ilişkisini gördükçe psikolojik profillerini çıkarabilmek için daha fazla ipucu toplamış oluyorsunuz.


İlk bölümde Martin’e karşı tamamen ruhsuz, sevgisiz ve öfkeli tavırlar sergileyen Saga’ya gözünüz iyice alıştığında, aslında “farklı” bir insan olduğunu anlıyorsunuz. Çevresiyle olan ilişkisinde ve olaylara karşı verdiği tepkilerde duygusallığı anlamlandıramıyor. Örneğin, Danimarka polis teşkilatının, intihar eden arkadaşları için neden otopsi yapmadığını, oradaki saygı ve duygusallık hissini anlayamıyor. Zamanla Saga’nın Otizm Spektrum bozukluğuna sahip olduğu çıkarımını yapıyorsunuz. Hiçbir zaman açık açık söylenmiyor. Hatta dizinin yaratıcısı, bunu oyunculara bile açıkça söylemiyor, oyuncuların karaktere karşı yaklaşımını etkilemek istemiyor.


Senaristlerin Saga karakterini başta ve sonlarda farklı gösterip seyirciyi duygusallaştırma taktiği yaptıklarını da söylemek lazım. Başta Martin’e karşı sergilediği düşmanca tavırlar, aslında Saga’nın karakteriyle bağdaşmıyor. Duygusal bağlantıya anlam veremese de, insanlara karşı düşman değil, sadece “direkt”. Ortamın ve zamanın uygunluğuna bakmadan, yapması gerektiğini düşündüğü şeyleri yapıyor. Henüz komadan çıkmış bir kadına geçmiş olsun demeden davayla ilgili sorularını sorabiliyor ve yorgun olabileceğine ihtimal vermeden cevap vermesi için ısrar edebiliyor örneğin. Çünkü kendisi de kurşun yedikten bir saat sonra ayağa kalkıp işine devam ediyor. Kendi direktliğinin herkeste var olduğunu sanıp ona göre hareket ediyor. Kendi amiriyle ve Martin’le yakın olduğu için onların kendisinden rica ettiği şeyleri, mantıklı bulmasa da yapıyor. Sosyal ortamlardaki tuhaf davranışlarını bu iki arkadaşının yönlendirmeleriyle değiştirme çabası içinde. Analitik ve direkt bir insan ama saldırgan, öfkeli, düşman değil. Aksine biraz yakınlık gördüğü kişilerin ricalarını geri çevirmeyen bir yapısı var. Yumuşak kalpli bir karakter. Seyirci üzerinde ilk bıraktığı izlenim gerçekçi bir izlenim değil. Başta karakterden nefret ettirerek sonra onu sevdirme taktiğiyle seyirci şaşırtılıyor ve karaktere bağlanması sağlanıyor.


Bu noktada yine de Saga'nın karakteriyle ilgili, gerçeğe uymayan bir şeyler var. Böyle kolay yön alabilen ve yumuşak kalpli bir kadına neden, örneğin, ekipteki diğer insanlar yaklaşmadı ve neden onu dışlama eğilimindeler? Bir diğer soru da, Saga mantığını anlamadığı halde duygusal davranışları taklit edebiliyorsa, Martin'den önce kimse ona bunu yaptırmayı denemedi mi? Daha önce onu yönlendiren, davranışları öğreten kimse olmadı mı? Aslında yalnız bir karakter olarak çizmişler, daha önce bu kadar yakınına gelen kimse olmaması normal karşılanabilir. Ancak yaptığı iş, eğitim hayatı, vs. onun sürekli insanlarla birlikte olmasını sağlayan bir süreç ve bu süreçte neden başkalarıyla yakınlık kurmamış? 3 günlük ekip arkadaşı Martin’e bu kadar kısa sürede ısınabiliyorsa, geçtiği bu yollarda da birilerine bir şekilde ısınmış ve yakın ilişkiler kurmuş olmalı.


Birinci sezon, karakterleri tanıyarak geçti. İkinci sezonda aynı karakterlerle devam etmişler, bakalım bu sefer hangi davanın peşinde koşacaklar? Umarız bu davayı daha fazla eşeleyip hikayenin derli toplu halini dağıtmazlar.

İyi seyirler.

Hiç yorum yok: