21 Mart 2019 Perşembe

Dilbilim Meraklılarına Roland Breton'dan Dünya Dilleri Atlası

1931 doğumlu Fransız coğrafya profesörü Roland Breton'un ilk olarak 2003 yılında Atlas des langues du monde : une pluralité fragile adıyla Fransa'da daha sonra 2007 yılında Orçun Türkay çevirisiyle NTV Yayınları'ndan Türkiye'de yayınlanan dilbilim kitabı. Dilbilime coğrafi yaklaşım getirerek dillerin haritasını çıkaran Breton, dilbilime giriş yapmak isteyenlere, haritalarla ve grafiklerle basitleştirilmiş bir anlatıma sahip kapsamlı bir özet sunuyor. Dilleri dört açıdan ele alıyor. Birinci bölümde dillerin akrabalığı, ailelere olan dağılımı; ikinci bölümde dillerin devlet, nüfus ve birey ölçeğinde kullanımı; üçüncü bölümde başlıca anakaralarda dillerin dağılımı; dördüncü bölümde ulusal dillerin değer kazanması ve dilleri gelecekte bekleyen tehlikeler işleniyor.

Kitabın salt Saussure dilbiliminden bahsetmediğini söyleyeyim. Dilbilimi farklı disiplinlerle birlikte ele alıyor, böylece daha güncel ve pratik bir hale sokuyor.
.. nicel olguların göz önüne serilmesini sağlayacak başka olanaklardan, örneğin ilgili nüfusların hacmi ve büyümesine ilişkin, özetle nüfus-dilbilime ilişkin grafiklerden ve çizimlerden yararlanılmıştır. Buna koşut olarak dillerin toplum içinde (toplum-dilbilimsel), doğal topluluklar içinde (etnik dilbilimsel) ya da hepsi açıkça ya da dğil “dil planlaması” (language planning) yürüten devletler tarafından (siyaset-dilbilimsel) kullanımına ilişkin bu değişimlerin nitel durumları da incelenmiştir. (sf. 8-9)
Temel olarak baz aldığı dil aileleri şu şekilde: Hint-Avrupa, Amerika yerli dilleri, Ural-Altay, Çin-Tibet, Avustrik, Dravid, Hami-Sami, Africa. İlerleyen bölümlerde her bir dil ailesini detaylandırıyor.

Dünya üzerinde bulunan dillerin toplam sayısıyla ilgili çarpıcı bilgiler sunuluyor. 1999'da yapılan bir incelemeye göre, dünya üzerinde 6784 dil konuşulmakta! Bunların lehçelerini, bölgesel kullanımlarını hesaba katınca daha da içinden çıkılmaz bir tablo söz konusu.
Dallas’ta Barbara F. Grimes’ın, Summer Institute of Linguistics’in desteğiyle, 1951’den beri aşağı yukarı her dört yılda bir yayımladığı Ethnologue, Languages of the World aralarında birçok Protestan misyonerin de bulunduğu dünya çapındaki bir haberciler ağından yararlanıyor. Her sayıda gitgide artan bir dil sayısı çıkıyor ortaya: 1992’de 6528, 1996’da 6703, 1999’da 6784...

Başka ilgi çekici bir döküm de David Dalby’nin 2000 yılında Galler’deki Hebron Dilbilim Araştırma Merkezi tarafından yayımlanan The Linguasphere Register of the World’s Languages and Speech Communities adlı çalışmasıdır; 4994 “dış” dil (outer languages) içeren 13840 “iç” dil ve 8881 lehçe bulunduğunu ileri sürer. Bu sınıflandırma üç farklı karşılıklı anlaşılabilirlik düzeyini yansıtır – birçok iç dili ve lehçeyi içerebilen bir dış dil. Bu şekilde, D. Dalby’ye göre, iyi bilinen bir örneği, tek bir dış dil olan Sırp-Hırvat dilini ele alırsak, o 9 iç dili içerecektir. 3 yazınsal ve 6 bölgesel dil; bu bölgesel dillerin birinin, Sırpçanın da 9 lehçesi olacaktır. Dış dil Slovence 13 iç dile ve 49 lehçeye bölünerek tüm rekorları alt üst eder! (sf. 15)
Kreol, Picin, Lekt kavramları basitçe açıklıyor. Dilbilimin derinlerine dalacaksanız bu kavramları bilmenizde fayda var.
Kreoller doğduğu topraklardan koparılıp karışmış, efendilerinin dillerini konuşmaya zorlanan ve o dillere kendi anadillerinden öğeler katan eski köle hakların melez dilleridir. Picinlerse bir sömürge sisteminde çalışan yerli halkların ikincil, aracı dilleridir; sömürgeci dillerinin basitleştirilmiş halidir. (sf. 15)

Dilbilimciler kesin biçimde her konuşma şeklinin ya da her bölgesel dilin – ister bir ya da birçok ülkede tüm bir halk tarafından konuşulan bir dil olsun – ister dilin o halkın bir bölümünün kullandığı farklı bir çeşidi olsun, bir “lekt” olduğunu düşünüyorlar. Bu bir bölgeye ait olduğunda, diyalekt (lehçe) olarak adlandırılır; ama söz konusu olan toplumsal bir sınıf olduğunda, “sosyolekt” adını alır (halk dili, orta sınıfın dili ya da kurallı, resmi, akademik dil için basilekt, mezolekt ve akrolekt);

- isterse de adına “idiolekt” denen, her bireye özgü kullanım olsun. (sf. 15)
Dünyanın en yaygın olarak konuşulan ikinci yabancı dili Fransızcanın gelişimini ve bugünkü haline gelişini çok özet şekilde açıklıyor.  
Fransız dilinin doğuşu antikçağın sonunda Galya’da Latince konuşulan bölgenin ortaçağda bölünmesinden ileti gelir. Üç lehçe kümesi gelişimleri son derece farklı olan üç gizil dilin alt katmanı oalrak ortaya çıktı: kuzeyde langue d’oil, güneyde langue d’oc ve doğuda, ikisinin arasında, Fransız-Provans lehçeleri. Sadece langue d’oil ortak alanın bütünü içinde her düzeyde kullanılmasını ve “Fransızca” sözcüğünü kendi tekeline almasını sağlayan ulusal bir konum elde etti. Dolayısıyla, merkezi bir ağzın sağladığı bu erken üstünlük tüm öteki yerel biçimlerin hızla gerilemesine, toprak kaybetmelerine yol açtı. Oil bölgesinde lehçeler çok büyük ölçüde ortadan kalktı; en büyük direnci Belçika’ya yakınlığından ötürü Valon lehçesi gösterdi. Aynı şekilde, Fransız-Provans lehçeleri de İsviçre’nin Fransızca konuşulan bölgelerinde diğer yerlerden daha fazla yaşadı. XII. Yüzyıldan sonra Albi Haçlı Seferi’nin doğrudan Krallığa bağlanmasına neden olduğu Oc bölgesine gelince, oraya da Paris Fransızcası dayatılacaktı.

Günümüzde, Fransa’da lehçelerin çoğu yittiyse de, belli bir dilsel çeşitlilikten söz edilebilir. Örneğin hemencecik fark edilebilir vurgularıyla ve özel alt katmanlardan ileri gelen sözcük kalıntılarıyla kendini belli eden “bölgesel Fransızcalar”ın ortaya çıkışı: Belçika, Yukarı Marne, Alsace, Neuchâte, Vaud, Marsilya, Toulouse, Korsika, Cezayir Fransızcası vs. Ayrıca Paris argosu ya da Verlan ve az çok Mağripli vurgular taşıyan banliyö ağızları gibi, farklı bir konum edinmek isteyen gruplara özgü bir bağ oluşturmak üzere yaratılan ya da ağırlaştırılan argolara da değinilebilir. Bunlarla birlikte, dil alanındaki genel görünüme başlıca göçmek toplulukları ya da onların çocukları tarafından getirilen yabancı dil etkisi de sürüyor: İtalyanca, Ermenice, Lehçe, İspanyolca, vb. (sf. 19)
Dilbilimci David J. Peterson'ın Game of Thrones için oluşturduğu Valyrian ve Dothraki dilleri, Peterson'ın Duolingo'ya eklediği Valyrian derslerinden sonra günümüzde çok popüler bir konu haline geldi. Yapay dil kavramı aslında 19. yüzyılın sonlarında ilgi görmeye başlıyor. Günümüzde sadece birkaç kişinin konuşmaya devam ettiği, o günden bu güne gelmiş birkaç yapay dil mevcut. Şu an hala en çok konuşulan yapay dil, bildiğiniz gibi Esperanto.
(...) yapay ya da planlı diller ardır. En dikkat çekici denemeler Schleyer’in (1879) Volapükü (world-speak), Zamenhof’un (1887) Esperantosu, Couturat’nın (1907) İdosu (Esperantonun bir bolu) ve Gode’un (1951) Interlinguasıdır. Esperanto en yayın yapay dildir. Artık bir bülteni bulunmayan Volapükü konuşan insanların sayısı aşağı yukarı on kişi olarak tahmin ediliyor; hala bir gazetesi olan İdonunkilerse altmış kadarlar, Interlinguanunkiler de birkaç yayınla 200’ü buluyorlar. Esperantoya gelince, dünya üstünde yaklaşık 8.000.000 ilgili kişiden 500.000’i bu dilin etkin kullanıcısı konumunda. Her yıl Esperanto dilinde 100 süreli yayın ve yaklaşık 200 kitap yayınlanıyor. (sf. 21)
Başta İngilizce ve Fransızca olmak üzere, uluslararası kullanılan diğer dillere de kısaca yer veriliyor. Svahili beni şaşırtan bir dil oldu örneğin, sadece Kenyalıların konuştuğunu düşünürdüm. 
İngilizce ve Fransızcadan sonra dört uluslararası dil anakaralar arası bir yayılıma sahiptir (İspanyolca, Portekizce, Arapça ve Hollandaca); başka beş dil de birbirine yakın birçok devlete yayılmıştır (Almanca, Rusça, Farsça, Endonezya dili ve Svahili). (sf. 28)
İkidillilik kavramı, bir hakim grubun toprağına sonradan gelip egemenlik kuran başka bir hakim grubun o bölgeye beraberinde kendi dilini de getirmesiyle meydana geliyor. Dünyada bunun zıt bir örneği var, Yahudiler. Tarih boyu oradan oraya azınlık olarak sürüklenen ve anadillerinin yanında gittikleri ülkenin de dilini konuşan, bu ikisini birleştirip ortak bir dil üreten ve sonra tüm bu yapısı değiştirilmiş dilleri kendi topraklarına geri götüren bir topluluk.
Yahudi diasporası, bir toplumun dünyaya dağılmasıyla ikidilliliğin ne hale geldiğini gösteriyor. Yahudiler her yerde din ve kültür dili olarak İbraniceyi korudular; 135’te Romalılar onları bozguna uğratmadan çok daha önce bu dilin sözlü kullanımını bırakmışlar ve Aramca konuşmaya başlamışlardır. Ardından, gündelik yaşamda onları kabul eden halkların dillerini kullanmaya başladılar, ama aralarında bunları İbraniceleştirerek konuşuyor, yerel yazımdan yararlanıyorlardı Selanik ya da Konstantinopolis’e götürülen Yahudi İspanyolcası, Rusya’ya ve Amerika’ya götürülen Yidiş dili ya da Litvanya ya da Orta Asya’ya götürülen Yahudi Türkçesi ve Kırım Yahudi Tatarcası gibi yeni göçler sırasında da çoğunlukla bu ağızları korudular. En sonunda, İsrail’e döndüklerinde, onların çocukları çağdaş İbraniceye geçti. Burada eski dünyanın geleneksel diasporasının gündelik dil kullanımları görülüyor. Çağdaş diaspora Yahudilerine değinilmedi. (sf. 45)
Din dili olması sayesinde, dünyaya en çok yayılmış dillerden biri de Arapça. Arapçayı iki şekilde ele almak gerekiyor; asla değişmeyen klasik Kuran Arapçası ve farklı ülke vatandaşlarının bir araya gelince birbirini anlayamayacağı kadar değişkenlik gösteren sokak Arapçası. Libya'da konuşulan Arapça Cezayir'de anlaşılmıyor örneğin. Cezayirliler ve Faslılar birbirlerini anlıyorlar ama kimi harfleri daha başka telaffuz ediyorlar, vs.
Arapçanın geleneksel dağılımını ve bu dilin halkların anadili, devletlerin resmi dili olduğu bölgelerle kısıtlı değildir. Kuran’ın dili Arapça Müslüman dünyasının bütününde kullanılır. Bununla birlikte, sadece dilbilim planında kalınırsa, dünyada konuşulan dördüncü dil olan bu dilin bütünlükten yoksun olduğu görülür. Birçok kullanım düzeyine göre bölünmüştür aslında. Din ve kültür dili olan Klasik Arapça ya da Kuran Arapçası tektir ve kesin hatlarıyla belirlenmiştir; ama yüzyıllardan beri her yerde Kuran okullarında okutulsa da, artık halkların konuştuğu bir dil değildir. Dünyanın bir ucundan ötekine Arapçanın karşılıklı anlaşılmayacak denli farklı birçok lehçesi vardır: Bunlar özellikle hiçbir şekilde yazınsallaştırılmayan, resmi dil özelliği kazanmayan Mağrip (Arapça Batı) ve Maşrık (Doğu) lehçeleridir. Bunların üstüne kendiliğinden üç ağız yaygınlaşmıştır: Başta Klasik Arapçaya çok yakın olan Kahire aşk şarkılarınınki, sonra basın ve radyonunki, daha doğrusu Maşrıki (Doğu) ve son olarak da özellikle merkezi Bahreyn’de bulunan El Cezire Kalanı (Ada) tarafında yaygınlaştırılan televizyon ağzı. (sf. 51)
Kitabın bir bölümünde de Türkçenin kökeninden bahsediliyor. Farsçayla birlikte Türkçe, etrafındaki topluluklara yayılan diller arasında gösteriliyor.
Antikçağdan beri Orta Asya’ya yayılan Hint-Avrupa dilleri, XI. yüzyıldan sonra bozkırlardan ve Altay’dan gelen Türklerin istilalarıyla karşı karşıya kaldı ve Müslümanlığın hizmetine girip Arapça-Farsça gücünün yerini aldılar. Ayrıca, Türkçe ailesinden diller de göçmen topluluklar halinde tüm Ortadoğuya yayılmıştı; bu topluluklar yavaş yavaş yerleşik düzene geçti ve diller kentli çevrelerin, devletlerin ve imparatorlukların ifade aracı haline geldi. Bugün, egemen olan Türkçe diller, batıdan doğuya Türkiye’de konuşulan Türkçe (Eski Osmanlıca); ona çok yakın olan ve Azerbeycan’dan İran’ın tüm kuzeybatısıyla ve küçük topluluklar halinde tüm ülkeye yayılmış olan Azeri Türkçesi; S.S.C.B.’de ortaçağdaki Çağatay Türkçesinden hareketle yapılandırılmış, Eski Türkistan’ın dört ulusa dili: Türkmence, Özbekçe, Kırgızca ve Kazakça. Mustafa Kemal’in gerçekleştirdiği devrimden sonra tüm bu diller Latin abecesini benimsemişlerdi; 1989’dan sonra bundan vazgeçilmiştir. Şimdi de hala uydu yayınlarını ya da Türkiye’den gelen kasetleri rahatlıkla anlayabilecek kadar Türkçeye yakın diller bunlar ve kendilerini aynı halk ailesine ait hissediyorlar. (sf. 53)
Tek baskı yapılmış ve şu anda internette satışını bulmak çok kolay değil. Bir hafta sonu, kurgudan sıkılanlarınızın eline alıp sayfalar arasında dolaşarak güzel vakit geçirmesini sağlayacak bir kitap. Ben de böylece siteye sadece kurgular hakkında içerik üretme kuralımdan sıyrılmış ve buraya kurgu dışı bir kitap hakkında küçük notlarımı düşmüş olayım.

20 Mart 2019 Çarşamba

Kitaptan Filme: The Night Eats The World

1975 doğumlu Fransız yazar Martin Page'in, Pit Agarmen takma adıyla yazdığı, 2012'de la nuit a devoré le monde ismiyle yayınlanan romanıdır. Kendini toplumdan dışlanmış hisseden, bir türlü kafa dengini bulup da kalabalıklara karışamadığı için hep dışarıda olan, bu izole hali nedeniyle toplumdaki diğer insanları düşmanları olarak gören sıradan ama üretken bir yazar, bir gün hayatında düzgün iletişim kurabildiği tek kişi olan Stella'nın evine gider. Partideki kalabalıktan sıkılıp kendini bodrumdaki kitaplığa kapatır ve orada uyuyakalır. Uyandığında evde kan gövdeyi götürmüştür ve dünyadaki herkes bir anda zombiye dönüşmeye başlamıştır. İçinde biraz metafor, biraz dünya barışı mesajı barındıran, söyleyecek bir çift sözü olan son derece akıcı bir romandır. Körlük romanının yolundan giden, daha az ustalıklı stiline ve daha hafif alt metnine rağmen yine de insanı durup düşündüren bir kurgudur. 2018 yapımı, Dominique Rocher yönetmenliğinde çekilen uyarlama film ise, kitabın bu alt metnini tamamen alıp yırtar, geriye kalan zombi sahnelerinden kendine durağan ve sıradan bir film inşa eder.

KİTAP

Hollywood zombilerinin aksine, Clichy bulvarında geçen bu hikayeyi güzel yapan birkaç detay söz konusudur. Kitapta günlük şeklinde anlatım vardır. Protagonist, yaklaşık 5 aylık bir süre boyunca, duygudurumunu yansıtarak yaşadıklarını günlüğe döker. "Ötekilerin" dünyaya baskın ırk haline gelmesiyle insanın iktidarı sarsılır, bir anda güçsüz ve muhtaç hale düşer. Günlük anlatımıyla, bu değişim okura gün gün hissettirilir. Diğer zombi hikayelerinin aksine, kitapta korkunç gerilimli bir kaçma kovalama havası hakim değildir. Yazar, yeni dünyasına alışana kadar kimi tehlikelere maruz kalsa da en sonunda kendine güvenli bir kale oluşturmayı başarır ve keyif aldığı rutinler edinerek hayatından, yalnızlığından haz alır. Clichy bulvarına yukarıdan bakan dairesinin balkonuna çıkıp, okuru insanlığın geldiği noktayı gözlemleyen bir konuma sokar. Dolayısıyla bir kaçma kovalama hikayesi değil; gözlemleme hikayesidir.

1 Mart: Herkes birden zombiye dönüşür. Kendine bir silah bulup gardını alarak yeni yaşamına ilk adımını ayar. Kendisinin yeni Amerika'daki Kızılderili olduğunu fark eder.
9 Mart: Zombiler araba kullanmaz, kıyafet giymez, cep telefonu taşımaz, gözlük takmaz, gazete okumaz. İnsanın tüm düzeni, tüm alışkanlıkları yok olur.
10 Mart: Ailesinin, sevdiklerinin çoktan ölmüş olduğunu düşünür. Ölmeyen tek kişi olduğunu, yine herkesin dışında kaldığını, yine anormal olduğunu fark eder. 
21 Mart: Zombilerin onu öldürdüğü kabuslar görmeye başlar.
24 Mart: Civarda tek sağ kalan insan olduğu için tüm zombiler artık onun kapısının önündedir, çok korkar.
28 Mart: Yalnızlıktan çıldırmamak için anılarına sarılır. 
3 Nisan: Çatıya çıkar, kendini ilk kez özgür hisseder. Artık özgürlük diye bir şey olmadığını o anda fark eder.
5 Nisan: Yanına gelen kediye sevinir. Sonra kedinin yeni dünya düzeninde insanlara sırtını dönüp daha güçlü olan zombilere bağlandığını anlar ve afallar. İnsan kimliği artık doğada güç ve hakimiyet özelliğini kaybetmiştir.
6 Nisan: Çiçekleri canlı tutmak ruhuna iyi gelir.
7 Nisan: Evi yeniden dekore etmek ruhuna iyi gelir. 
12 Nisan: Oscar Wilde'ın doğa sanatı taklit ediyor lafını hatırlar. Doğa, son yıllarda yaygınlaşan zombi hikayelerini taklit edip insanın karşısına böyle bir düşman çıkarmıştır. İnsan artık kendisini kibirli hale getiren bir doğa hakimiyetine sahip değildir. Zombiler de, narsist insanlara Copernic, Darwin, Freud gibi tokadı indirmiştir. Evrenin merkezi olmadığımızı kanıtlarlar. Bunu metafizik bir değişim olarak tanımlar. 
13 Nisan: Diğer dairelerden yeni kıyafetler alıp giymek hoşuna gider. Kıyafetler yoluyla kendine yeni bir kimlik oluşturmaya çalışır. Eski kendini yıkıp, yeni dünyaya uygun yeni bir kimlik yaratmaya çalışır. Başlarda absürd kombinasyonlar denese de daha sonra klasik tarza geri döner.
19 Nisan: Stella'ya duyduğu aşkın artık anlamsız olduğunu fark eder, fotoğraflarını yakar, sevdikleri için yas tutar. 
25 Nisan: Bu durumdan kurtulmanın tek yolunun ölüm olduğunu fark eder. 
27 Nisan: Zombiliğin nereden geldiğini düşünmeye başlar. Bunun yanıtını verme olanağı olmadığını fark edince hayal gücünü kullanır. İnsanoğlunun savaşlara, yıkıma, kirliliğe, katliamlara tanık olduğu bir dönemde, tam da zamanında sahneye girdiklerini söyler. İnsanın istediği yıkım, Noel babanın elinden zombi hediyesiyle dünyaya öylece verilmiştir.
1 Mayıs: Yaşamlar ihtiyaçlarını düzenli şekilde karşılamaya devam eder. Tırnaklarını keser, saçlarını kısaltır, tıraş olur, evini temizler.
7 Mayıs: Bu kişilerin yıllarca arasında yaşadığı insanlar, arkadaşlar, akrabalar, okurlar olduğunu fark eder. Çocukluğundan beri nefret beslediği insanlar artık canavara dönüşmüştür, bu da onda intikam duygularını ortaya çıkarır. Her gün birkaç tane zombiyi, aslında hiç ihtiyacı olmamasına rağmen kafasından vurarak öldürür ve kendini iyi, intikamını almış hisseder.
12 Mayıs: Yazmak ve anılarını hatırlamak iyi gelir. 
14 Mayıs: Sessizliğin güvenlik, sesin tehlike olduğunu fark eder. 
25 Mayıs: Analog fotoğraf makinesi bulur, günde 3 tane günlük hayatını anlatan fotoğraf çeker. Doğanın yaşamı sürdürdüğünü fark eder.
1 Haziran: Dünyada sağ kalan diğer insanların olduğundan ve insanlığın yaşamını sürdüreceğinden, ama artık hakim pozisyonunu kesin olarak kaptırdığından emindir.
4 Haziran: Zombilerden ikisine Richard ve Catia adını verir. Zombilerin birlikte hareket ederken aynı, köşelerine çekildiklerinde kendilerine özgü davrandıklarını fark eder.
9 Haziran: Dokunmayı çok özlediği için bir gün tüm önlemlerini alarak zombiye dokunur.
12 Haziran: Ses duymayı çok özler.
25 Haziran: Evlerden birinde bulduğu müzikle Cumartesileri şarap açıp mum ışığında konser dinlemeye karar verir.
29 Haziran: Predator zombilerin, para-seks-güç tutkunu insanlardan çok farkı olmadığını düşünür. Zombilerle ilişkisinin mesafe, karşılıklı saygıya dayandığını bir yerlere not eder.
1 Temmuz: İnsanoğlunun yaşamını sürdüreceğine inandığı için bir roman yazmaya başlar. Yazdıklarını balkona çıkıp zombilere okur, aradığı kitleyi bulduğunu söyler.
5 Temmuz: Tüm zombiler bir anda kaybolur.
10 Temmuz: Zombiler yok olunca hastalanır, kendini salar, düzenini yıkar. Artık yaşamasının amacı kalmadığını fark eder. 
12 Temmuz: Daha önce kendilerine medeni diyen agresif bir toplumda tutunmayı başaramamış; ama bu kez gerçekten vahşi bir topluluğa karşı kendini savunmayı başarmıştır, bu nedenle hayatında ilk kez güçlü hisseder. Rakipleri yok olunca bu his de çöker
14 Temmuz: 2 kilo alır. Yeryüzünde cenneti yaşadığını düşünür. Edebiyat, resim, müzik, yalnızlık. Zombilere şükreder, nefret ettiği toplumu onun için öldürmüşlerdir.
16 Temmuz: Eskiden de hayatı felaket olduğu için yeni felakete kolayca adapte olabildiğini fark eder.
21 Temmuz: Zombileri Goya ve Rembrandt eserlerine benzetir. Onları artık güzel bulmaya, kendi pembe yüzünü garipsemeye başlar. Yeni normlar oturmaya başlar.
24 Temmuz: Bir kadın çıkagelir, tanışırlar. Birbirleriyle iyi bir iletişim kurarlar. 
27 Temmuz: Sanat, yalnızlık, güzel bir daire, güzel bir kadın. İstediği her şeye sahip olduğunu düşünür.
29 Temmuz: Sakinleştirici alıp zombilerin arasında dikkat çekmeden gezmeyi öğrenirler.
3 Ağustos: Birlikte markete gidip alışveriş yaparlar, fark edilince zombi hareketleriyle usulca kaçarlar.
8 Ağustos: Kitabın final cümleleridir, şöyle der: Birkaç yüzyıl boyunca zombilerle birlikte insanlık da yaşamını sürdürecek. Çünkü zombiler bizi birbirimizen koruyacak. Artık komünistlere, Yahudilere, Araplara gerek kalmayacak, hepimizin düşmanı bir olacak. Sonrasını göreceğiz. Zombiler bizim biraz daha iyi bir tür olmamızı sağlayacak. Daha alçakgönüllü, hassas bir medeniyet yaratacağız. Sara'ya bakar, kendisinin kurtulmuş olduğunu düşünür. Artık beni hiçbir şey öldüremez der.

FİLM

Dominique Rocher yönetmenliğindeki filme dair ilk tuhaflık, dilinin İngilizce olması. Evet daha çok seyirciye ulaşacağı doğru, ama bu hikayenin orijinalliği zombilerin Fransız olmasıydı ve benim gibi birçok insan bakalım onların zombisi nasılmış diye ekran başına geçti. İngilizce duymak hikayeyi bir anda sıradanlaştıran bir detaydı.

Sırf biz Denis Lavant'ın zombi makyajına cuk oturan ikonik tuhaf suratını görelim diye evcil asansör zombisi diye bir karakter yaratmaları sizce de biraz çiğ olmamış mıydı? Kitapta, çıplak tenle temastan kesinlikle kaçınan yazarın aksine, Sam'in asansör zombisiyle sürekli yüz göz olması, onunla el sıkışması anlamsızdı.

Aslında burada konuşulması gereken daha önemli bir nokta var. Hatırlayacaksınız, bir sahnede asansör zombisi yerinden çıkıyor, Sam'e dokunmadan yanından geçip gidiyor. Zombiliğin doğasına tamamen ters bir hali bu karakterin üzerine yüklemelerinin altında elbette bir mesaj var. Onları "öteki" diye dışlamaz ve düşmanlık beslemezseniz onlar da size iyi davranır. Kitabın alt metnini tamamen değiştirme girişimini fark ettiniz mi? Michael Page, zombileri insanın predator'u olarak görüyor ve onların insan avlamaya muhtaç doğasını olduğu gibi kabul edip zombi-insan ilişkisini romantize etmeye çalışmıyorken; Rocher, gözümüzün önüne bir zombi-insan dostluğu sokuyor. Kitaptaki silahla zombi vurma sahnelerini, paintball'la zombi vurma şeklinde değiştiriyor örneğin. Apartmanın bir dairesindeki zombileri vurmak yerine üzerlerine kapıyı kilitleyip yaşamalarına izin veriyor. Zombi kontaminasyonunun kol gezdiği bir yeni dünyada, kahramanımız korkmadan asansör zombisinin elini sıkıyor. Zorlama bir barışçıllık katmaya çalışılıyor. Kitabın iddia ettiği, "zombiler geldi ve insanlar artık birbiriyle barıştı" mesajını alıp "zombiler geldi, evet ama insanlar onlara öcü gibi davranmazsa mutlu mesut geçinecekler" mesajına çeviriyor. Niye yapıyor bunu? Çünkü kendi filmindeki zombilerin diğerlerinden daha sanatsal olduğunu kanıtlaması için bir alt metne ihtiyacı var ve aklına gelen ilk şeyi yazıp sahnelerin arasına kabaca fırlatıyor.

Kabaca fırlatıyor diyorum, çünkü bir kurgunun alt metnini sökecekse bari tüm öğeleri kaldırsaydı. Kedinin insanlara sırtını çevirip yeni baskın tür olan zombilerle iş birliği yaptığı sahneyi olduğu gibi filme koyuyor örneğin. Zombi-insan hiyerarşisini madem yıktın, zombinin predator'lığını görmezden geldin, barış mesajını çarpıtıp zombiler kardeşimizdir mesajına evirdin, peki o kedinin içgüdüsel güçlüye yönelme öğesini neden hikayeden çıkarmadın? Hikayeye gerilim katıyor diye, görsele yakışıyor diye tabi...

Sarah'nın aslında baştan beri ölü olduğunu öğrendiğimiz sahne filmin hikayeye tek kabul edilebilir katkısı diyebilirim. Kitapta Sarah gerçekten var ve birlikte mücadele ederek zombilerin arasında yaşamlarına devam etmeye çalışıyorlar. İnsanlar bütün kavgalarını unutup zombilere karşı birleşmeli mesajına uygun bir şekilde hikaye son buluyor. Film, bu silinip atılan mesajın yerini şaşırtmalı bir sahneyle doldurmayı tercih ediyor. Böylece aslında bir şey demeyen bir film olduğunu, sadece güzel bir görsel deneyim yaşatmayı hedeflediğini bir kez daha kanıtlıyor. Filmde kahramanımız tek başına kaldığı dünyada, tam umudu yok olmuşken kendini karşı çatıya atmayı başarıyor; kafasını kaldırdığında etrafında onlarca yeni çatının olduğunu görmesiyle, hikaye nereden geldiğini ve nereye yerleştirmemiz gerektiğini tam anlamadığımız bir "yine de umut var" mesajı vererek son buluyor.

Kitabın şöyle bir mesajı var: Önceki hayatında da hep dışlanmış olduğu için, yazarımız dışlandığı bu yeni dünyaya ayak uydurmakta zorlanmıyor. Hayatta kalabilmesini sağlayan şey onun toplum dışı duruşu. Zombiler bu hastalıklı topluma musallat oldu, onu reddeden insanlara değil. Film bu açıklamayı biraz kırpıp "hayatta kalmamı sağlayan şey yalnızlığım"a indirgiyor ve bu bayık "yalnız adam" imajının sonuna yine bayık bir "umut var" mesajı ekleyerek bayıklık misyonunu tamamlıyor.

16 Mart 2019 Cumartesi

My Greatest Adventure #80-85 (Doom Patrol)

The Doom Patrol takımı, ilk kez My Greatest Adventure'ın Haziran 1963-Şubat 1964 arası çıkan 5 sayısında boy gösterir. Karakterlerin geçmişi, özel güçlerini elde edişleri, süper kahraman isimlerini nasıl aldıkları anlatılır. Diğer süper kahramanların aksine, özel güçlerini freak bulup bundan utanmakta ve kendi isimleri yerine süper kahraman isimleriyle anılmaktan rahatsız olmaktadırlar. Yavaş yavaş freak yanlarını birleştirince çok kuvvetli olduklarını fark eder ve onları tuhaf yapan özellikleriyle barışmaya, yeni kimliklerine alışmaya başlarlar. Bu arada karakterler arasında çeşitli aşk üçgenleri oluşur. Tek kadın karakter olan Rita etrafında çeşitli kıskançlık ve rekabetler kendini gösterir. Hikayenin en keyifli anları genelde bu rekabet anlarıdır. Müthiş kötü karakterler, düşmanlar tasarlanır. Her yeni düşmanla birlikte, karakterlerin güçlerinin limiti sınanır. Limitlerinin sonuna ulaştıklarında, ekip arkadaşları devreye girerek zorda kalan arkadaşlarını kurtarmaktadır. Chief ve freak'ler, Rıza Baba ve ekibi misali her sayıyı birbirlerine kenetlenerek sonlandırırlar. Kimi sayılarda dünya savaşına ve "düşman" Nazi'lere yapılan göndermeler, sayıların güzelliğine güzellik katar.

#80 - Haziran 1963
Birlikte çözdükleri ilk ciddi vakada, kötü adam General Immortus ile karşı karşıya gelirler. Dünya dışından bir uzay gemisiyle birlikte, herhangi bir maddeyi atom enerjisine dönüştüren bir makine gelir. Bu makine insanoğlu için hem sonsuz bir enerji kaynağı hem de gezegenleri yok edebilecek düzeyde güçlü bir silahtır. Chief, bu silahın kötü adam General Immortus'un eline geçmesini engellemek için ekibi seferber eder. Birlikte olay yerine gidip uzay gemisini etkisiz hale getirirler. General Immortus uzay gemisinin içinde mahsur kalır, aracı havalandırır, havadayken patladığını görürüz. Bu ilk "başarıları" ile birlikte ekip ruhları artık tamamen oluşmuştur.

#81 - Ağustos 1963
Bu beşi arasında en keyifli sayıdır. Doom Patrol üyeleri, basının radarına takılır. Halk onlara Elasti-Woman, The Negative Man, Automaton isimlerini takar. Askeri bir denizaltı aracı, pervanesi bozulduğu için okyanusun dibinde mahsur kalır. Ekibimiz durumu çözerler. Tam eve dönecekleri anda karşılarına bir deniz canavarı çıkar. Yalnız burada bir tuhaflık vardır. Robotman canavarı göremez. İkinci görev çağrısı gelir. Ekibimiz Kanada'ya gidip karda mahsur kalan insanları kurtarır. Yine eve dönecekken bu kez bir kar canavarı karşılarına çıkar. Robotman yine göremez. Karargaha dönerler, televizyonda canavarlarla ilgili bir röportaj çıkar, hepsi birden konuşmacıya kulak kesilir. Dr. Janus ismindeki ilk kez gördüğümüz karakter, deniz ve kar canavarıyla ilgili teorisini açıklar. Dr. Janus'a göre, bundan 15 sene önce dünyaya düşen bir göktaşıyla birlikte, insanlar garip yaşam formları gözlemlediklerini raporlamaya başlar. O olayla birlikte bir boyut açılmış, o boyuttan yaratıklar dünyaya doluşmuştur. Kahramanlarımız birbirlerine dönüp bu söylentileri hatırladıklarını söylediklerinde Robotman yine öfkelenir, çünkü o bunları hatırlamamaktadır. Bu üç tuhaf olayı birleştirince Chief'in zihninde bir ampul yanar. Belki de sorun Robotman'de değil, yaşayan diğer tüm 6 milyar insandadır? Belki de tuhaf olan Robotman'in birkaç spesifik olayı görememesi değil, 6 milyar insanın var olmayan bir şeyleri görmesidir? İşlerin ilginçleşmeye başladığı bu noktada, Dr. Janus'ın asıl kimliğini öğreniriz. Dr. Janus, eski bir Nazi propagandacısı, iğrenç ve korkunç adam Josef Kreutz'un ta kendisidir. Savaşı kaybedince kaçmış, kaçarken müthiş bir icadı yanında götürmüştür. Elindeki süper makineyle radyo mesajlar yayıp tüm insanlığı olmayan şeylere inandırabilmektedir. Yıllar önce düşen göktaşıyla birlikte, insanları başka bir boyuttan gelen yaratıklara inandıran kendisidir, ayrıca kahramanlarımızın karşısına çıkan canavarlar da onun eseridir. Nihai amacı, dünyayı ele geçirmeye gelen istilacılara insanları inandırmak ve onların gözü önünde sözde istilacıları alt ederek dünya lideri olmaktır. Amacını önceden anlayan ekibimiz istilanın gerçekleşeceği yere gelir, Dr. Janus'ın foyasını ortaya çıkarır ve dünyayı bir kez daha kötülerden korurlar. Robotman, beyninin çevresindeki çelik sayesinde radyo mesajlarından etkilenmeyen tek kişi olabilmiştir ve bu "öteki" hali sayesinde dünyayı kurtarır. Sayının sonunda Cliff artık garip özelliğini, başka bir deyişle Automaton kimliğini kabullenmiştir. Kendiyle barışık bir Automaton olarak hayatına devam edecektir.
 
#82 - Eylül 1963
Yayıncı Mr. Roy Jameson, Rita'ya içine gizli kamera ve mikrofon gizli birer çakmak verir. Bu sayede Chief'in yüzü ve sesi ilk kez açığa çıkar. Chief, kimin takıma ihanet ettiğini anlamak için ekipteki herkese geçmişiyle ilgili farklı hikayeler anlatır. Rita'ya anlattığı, kendisinin aslında bir uzaylı olduğunu söylediği hikaye, basına sızan hikaye olur.  Rita kendisinin bir ispiyoncu olmadığını kanıtlamaya çalışadursun, dünyaca ünlü finansçı Monsieur Duvoir, aşırı nüfuz sahibi Senator Dunham ve süper zeki bilimadamı Dr. Savatini hikayeye dahil olur. Chief'in uzaylı olduğunu öğrenince çok heyecanlanan bu üçlü, bir araya geldiklerinde yüzlerindeki insan maskesini çıkarıp yeşil iğrenç uzaylı suratlarını okura ifşa ederler. Bu üç tanınmış figür aslında kötü niyetli birer uzaylıdır. Amaçları Chief'i de yanlarına çekip dünyayı ele geçirmek ve gezegenlerine geri dönmektir. Chief zokayı yutmuş numarası yapar, dünyayı bu iğrenç uzaylılardan korumak için planını uygulamaya koyulur ve ekibini sahaya sürer. Güçlerini birleştirip cengaverce mücadele eden kahramanlarımız dünyayı kurtarıp kötüleri bir kez daha başarıyla alt eder.

#83 - Kasım 1963
Bir binanın tepesine çıkan eli silahlı adam, eğer istekleri yerine getirilmezse terastaki doğal gaz tankerine ateş edeceğini ve mahalleyi havaya uçuracağını söyler. Rita naylon iplik makarasıyla birlikte olay yerine sızar. Saldırganımızın silahının horoz kısmına girer ve horozu çekili tutar. Silahı etkisiz hale geldiğinde, diğer kahramanlarımız saldırgana müdahale edip olayı çözerler. Chief, Larry'nin Negative Man dışarıdayken 60 saniyeden daha uzun süre dayanıp dayanamayacağını test etmek ister. Negative Man test için gövdeden çıktığında talihsizlik yaşar ve kuvvetli bir radyo sinyaliyle çarpışarak patlamaya neden olur. Sonra kontrolü kaybedip şehri aydınlatan dev elektrik direklerine dalar ve başka bir patlamaya neden olur. Devlet görevlileri şehre daha fazla zarar vermemesi için Negative Man'in üzerine güçlü bir sinyal salarak onu yok etmeye çalışır. Chief ve ekibimiz olaylar karmakarışık hale geldiğinde müdahale ederler. Negative Man'i Chief'in icat ettiği funnel'a çekip kapana kıstırırlar ve Larry'nin bedenine geri sokarlar. Larry'nin hayatı son anda kurtulur.

#84 - Aralık 1963
Birinci sayıda öldü sandığımız azılı düşman General Immortus geri döner. Kaçış kapsülüne binip kaçarak geçen seferki patlamadan sağ kurtulmuştur. Zamanın kendisi kadar yaşlı olan bu adam, kendisini zengin eden elmasların 200 yıla kadar tükeneceğini bildiği için yeni kaynaklara açtır. Bunun için Hammurabi'den bile daha eski bir hükümdar olan Sumu-Abi'nin mezarındaki altınları ele geçirme planı yapar. Babylon taşının üç parçasını kaçırıp üzerinde yazan gizli mesajı çevirerek altınların tam yerini öğrenir. Robotman'i kaçırıp kurşunla kaplar, bedeninin beynine hükmetmesini sağlar, kendisi için çalıştırır. Negative Man ve Rita dostlarına yardım etmeye geldiklerinde, Immortus Robotman'in beynini patlatmak için elindeki düzeneğin düğmesine basar. Düğmeden çıkan kıvılcımla Negative Man yarışır, Negative Man kazanır, kabloyu koparır ve Robotman'i kurtarır. Immortus bir kez daha kaçar.

#85 - Şubat 1964
Rita'ya film teklifi gelir. Chief'in ısrarıyla kabul eder. Yönetmen Rita'yı oyuna getirip freak rolünü ona oynatınca Rita'nın tepesi atar ve seti terk eder. Chief bunu en başından beri bilmektedir, ama neden Rita'ya izin vermiştir? Yanıta ikinci bölümde ulaşırız: Onu tehlikeli bir görevden korumak için. 90 gün önce hükümet ve başka bir güç eş zamanlı olarak yer altında nükleer bomba patlatır. Chief iki patlamanın birleşim noktasından sinyaller alır.  Bu sinyaller orada yaşayan bir canlı olduğunu gösterir. Karargahın laboratuvarındaki gelişmiş sondaj aracıyla, Larry ve Cliff'i de yanına alıp evrenin merkezine inerler. En dibe yaklaştıklarında iki tane kırmızı yer altı canavarı belirir. Mücadele güçleri zayıfladığı anda Rita belirip onlara yardım eder, Chief'in kendisini tehlikeden uzak tutmaya çalıştığını anlayıp kendince planlar yaparak aşağı inmeyi başarmıştır. Hepsi birden karargaha dönerek bu yaşayan nükleer reaktörleri yok etme planlarına çalışırlar. Daha sonra tekrar aşağı inip üzerlerine karbon püskürterek onları etkisiz hale getirirler.

11 Mart 2019 Pazartesi

Hennoz - İlker Karakaş

1968 Bodrum doğumlu Türk öykücü. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni 1998 yılında bitirir. Bodrumda avukatlık yapmaktadır. Hennoz yayınlanan ilk öykü kitabıdır. Daha sonra üç kitabı daha yayınlanır: Tahterevalli, Kasaba Avukatı, Çıkmaz Sokak. Hennoz, 2007 yılında diğer kitapları gibi Notos'tan çıkar, 96 sayfalık bir kitaptır. Kitap 13 tane öykü içerir. Kimi hikayelerde protagonistin ismi farklı olsa da (bazılarında Orhan, bir tanesinde Kenan, vs.) aslında aynı adamın hikayesi anlatılır. Karakterler, yazarın kendi yaşamıyla örtüşen niteliklere sahiptir. Kişisel deneyimlerden yola çıkarak yazmış gibi görünür. Hikayeler İzmir'de geçer. Kahramanımız Hukuk fakültesinde okumaktadır. Ya yeni başlamış, ailesinden para almakta ya artık 7 yıl uzatmış askerden kaçmaktadır.

Protagonist 20-25 yaş arasında, İzmir'de, ya çok korkak olduğu için ya kaybettiğini önceden kabullendiği için ya sisteme tutunamadığı için depresif ruh halinde, sürekli içki içen, arada fahişelerle yatan, aynadaki yansımasından utanan, bakkala gidip ekmekle yumurta almak, berberde saçını kestirmek ve genelevlere gitmek dışında pek bir günlük aktivitesi olmayan bir "kaybedendir." Anlatımı sizi sürüklese de, tema gerçekten Türk edebiyatının en bayat temalarındandır. Yine de kitabın editörlüğünü Semih Gümüş yaptığı için ve kitap şöyle bir önsöze sahip olduğu için bir şeyler mi kaçırıyorum diye kendinizi paralarsınız: 
Hennoz, öykücülüğümüzün son dönemlerinde kendini gösteren arayışların özgün bir örneği. İlker Karakaş'ın öyküleri ilk bakışta Sait Faik'ten Orhan Kemal'e uzanan çizgi üstünde görünüyor. Onlardan aldığı etkileri seçilmiş bir yaşam biçimi içinde yeniden üreten bu öyküler, aykırı bir tip çevresinde oradan oraya konuyor.

İçki tutkusu, serseri yaşam, kendini sokağa vurmuş genç kimliği, genç yazarların sıklıkla el attığı konular arasında değil. Hennoz'da sanki aynı tip, bütün öykülerin genç kahramanı olarak kendini sert bir rüzgâra bırakmış. Sonunda gene bir yere ait olamama duygusu, hiçlik, kendinden hoşnutsuzluk, çıkmaz sokak gerçeği. Anlatılması kolay olmayan bir genç öykü kişiliği onu iyi tanıyan bir yazarın elinden çıkmış.

Hennoz: dipbalığı: öykülerin kahramanı...
Önsözde bahsedilen bu "içki tutkusu, serseri yaşam, kendini sokağa vurma" artık Türk edebiyatı için gerçekten çok sık görülen, hatta artık fazlasıyla baymış temalar haline geldi. Muhtemelen üzerinden 12 yıl geçtiği için önsözde bunlardan yeni bir şeyler gibi bahsediliyor. Belki kitabın çıktığı dönemde henüz İncir Reçeli'nde Halil Sezai'nin canlandırdığı embesil loser yazar karakterini izleyip onu karikatürize etmemiştik; Emrah Serbes'in o aşırı ataerkil, vıcık vıcık arabesk "loser" karakterlerine maruz kalmamıştık; afili filintalar tayfası bu kadar meşhur olmamıştı. Belki bu yüzden bu sürekli bira üzerine viski ve sonra rakı içen İzmirli fakir öğrenci tiplemesi o dönemde edebiyat çevresine marjinal geldi, bilemiyorum. 

Ama şu anda, bunlardan bağımsız değerlendirecek olursam, beni gerçekten hayal kırıklığına uğratan bir kitap oldu. Notos'un yayınlamış olması ve güzel kapağı bende olumlu hisler oluşturmuştu. Her ne kadar adını duymadığım Türk yazarlara ve öykü kitaplarına önyargılı olsam da, önyargılarımı bir kenara atıp objektif şekilde kitapta güzellikler aramaya söz vermiştim. İlk öykü, Hennoz ile birlikte biraz kıpırdanma oldu, yalan söylemeyeceğim. Denizin dibinde, yemleri en kolay yutan, avlaması hiç de uğraştırmayan, birbirinin aynısı alık balık türü benzetmesiyle, sistemin çarklarında heba olmuş, toplumun önüne serdiği yemleri kolayca yutan, birbirinin aynısı insanlara gönderme yapıldığını fark etmiş, "vay canına söyleyecek sözleri var kulak kabartayım" demiştim. Ta ki öykünün sonunda metaforu, biz gerizekalı okura açıklama ihtiyacı duyana kadar. Kitabın sonraki öykülerinde de bu hayal kırıklığım katlanarak devam etti. Yalnızca (ismini yanlış hatırlamıyorsam) Cevriye isimli öyküde, anlatımın akıcılığına kapıldım. Yalnız o öyküye de teması bakımından itirazlarım var.

Artık gerçekten "rakı, eve atılan güzel kız, kızın güzel kıçı, yatağa atma, fahişe, fahişeye aşık olma, boşluğa bakma, insanlardan uzaklaşma, yalnızlaşma" öğelerinin marjinal bir yanı kalmadı. Edebiyatın; sistemin çarklarında ezilmekten bıkmış, yeni çağın adamı olarak karşımıza sürekli aynı karakteri çıkarması şevkleri kırıyor. Sanki sistem sadece erkeğe yükleniyormuş gibi, loser'ın mutlaka "adam" olması gerekiyormuş, kadının bu hikayelerdeki tek rolünün seks olması gerekiyormuş gibi söylemlerden, kurgulardan bıktık. 

Daha aklı başında, eşitlikçi söylemlerin modern Türk edebiyatı kurgularında yer alması ve artık rakı edebiyatının tümüyle bırakılması dileğiyle.

10 Mart 2019 Pazar

Amok Koşucusu - Stefan Zweig

1881 doğumlu Avusturyalı romancı Stefan Zweig'ın 1922'de Amok. Novellen einer Leidenschaft ismiyle yayınlanan novellasıdır. Türkiye'de en çok Nafer Ermiş çevirisiyle Modern Klasikler Dizisi'nden çıkan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları baskısı ve İlknur Özdemir çevirisiyle yayınlanan Can Yayınları baskısı bilinir. Modern Klasikler Dizisi'nde Amok Koşucusu tek başına yayınlanır; Can Yayınları ise Amok Koşucusu'nu toplam 7 öyküden oluşan derleme kitabına dahil eder. Öykülerin ortak özelliği "ölüm" temasıdır. Bu ortak tema, türlü "settinglerde" işlenir. Kısa öyküler olduğu için, alt metni çok derin olmayan, daha çok çarpıcı metinler söz konusudur. Hepsinin başka bir ortak teması, "zavallılıktır". 

Stefan Zweig, zengin bir tekstil üretici babanın ve bankacılık yapan Yahudi bir aileye sahip olan annenin oğlu olarak Viyana'da doğar. 1904'te Viyana Üniversitesi'nde felsefe okur. Dini inanışları eğitiminde baskın olmasa da Yahudilik inancını reddetmez, hatta bazı öykülerinde bunu konu alır. Birinci Dünya Savaşı'na pasifist olarak katılır, Savaş Bakanlığı'nın Arşivlerinde görev alır. Nobel Edebiyat Ödüllü arkadaşı Romain Rolland'la aynı görevdedir. 1913'te Salzburg'a yerleşir. Burada 18 sene sürecek ilk evliliğini yapar. 1934'te Almanya'da Hitler'in yükselişi üzerine Avusturya'dan ayrılıp İngiltere'ye gider. Burada, Salzburg'da sekreterliğini yapmış olan Elisabet Charlotte Altmann ile ikinci evliliğini yapar. Hitler'in birlikleri batıya doğru ilerleyince karısıyla birlikte New York'a göçerler. Birkaç ay burada kalıp 1940'ta Brezilya'ya göçerler. Zweig Avrupa'daki durumdan ve insanlığın geleceğinden umutsuz şekilde yaşamaktadır. Şubat 1942'de Brezilya'daki evlerinde uyku hapı alarak el ele intihar ederler. 

Sigmund Freud ile arkadaştır. 1926 tarihinde Freud'a yazdığı bir mektupta, psikolojinin hayatındaki en önemli uğraş olduğunu söyler. Proust, D.H. Lawrence ve James Joyce gibi yazarlar üzerinde Freud'un etkisinin olduğunu iddia eder.

Bir Çöküşün Öyküsü
Fransa saraylarında çok önemli bir pozisyona sahip, savurgan harcamaları ve havai tutumu nedeniyle saraydan uzaklaştırılmış bir soylu kadını konu alır. Bir taşra kasabasına uzaklaştırılmış, burada unutulmaya yüz tutmuştur. Bu muameleyi kaldıramaz, kendine çok konuşulacak ve adını tekrar herkesin gündemine taşıyacak bir ölüm komedyası yazar. Her şey tam istediği gibi gider, küçük şişeden zehri içer, ölür. O öldükten sonra kimse ölümünü beklediği gibi şaşkınlıkla karşılamaz, ismi, kendine tasarladığı gibi ölümüyle beraber dilden dile dolaşmaz. Diğer sıradan haberler gibi 2-3 güne unutulur. Üst sınıfa mensup bir kişi, yaşamında varlığı sayesinde etrafına çektiği yaldızlı kalabalığı, ölümünün esrarengizliğiyle de kendine hayran bırakacağını tasarlar. Ancak insanlar bu kişiden elde edecekleri çıkarlar ortadan kalkınca artık ondan bahsetme gereği duymayıp ölüm haberini 3-5 günde unuturlar. 

Madalya
İspanyol askerlerle savaşan üst düzey bir asker bir gün savaş sırasında bayılıp çalıların arasında kalakalır. Kendine geldiğinde askerlerin tümünün asılmış olduğunu, yalnızca kendisinin kurtulduğunu görür. Bir süre ormanda idare etmeye çalışsa da insan içine karışıp ülkesine dönme arzusu ağır basar. Öldürülmemek için bir İspanyol askerin kıyafetlerini çalıp giyer, kendi üniformasından Napolyon'un kendisine verdiği madalyonu söküp yanına alır ve yola koyulur. Yolu üzerinde Fransız birliklerini görünce heyecanlanır, coşkuyla onların önüne atılır ve üzerindeki üniforma nedeniyle tüm birliğin kurşunlarına hedef olur. Öldüğünde bu onurlu Fransız askerinin pis bir İspanyol askeri olduğunu ve cebindeki madalyonu da bir Fransız askerinden çaldığını düşünürler. Bir asker için en onurlu seçeneklerden olan ölüm, burada karakteri trajikomik şekilde yakalar. O öldüğünde artık olanları açıklayabilecek kimse kalmamıştır. Kahraman olmak için aldanıp yola çıktığı savaş komedisinde, olabilecek en trajik biçimde hayatını kaybeder. Üzerindeki kıyafetler nedeniyle, bir anda üç gün önce düşmanı olan insanların kimliğine bürünür ve bu kimlik nedeniyle aşağılanarak öldürülür.

Bezginlik
Bir öğrenci, defalarca kez sınıfta kaldığı için artık okuldan nefret etmekte, ancak ailesini karşısına alacak cesareti olmadığından ders almaya devam etmektedir. Kendisini üst üste sınıfta bırakan okutmanın dersine her girdiğinde hayatının en büyük stresini yaşar. Bir gün artık dayanamayıp okutmana karşı nefretini ders sırasında dile getirir. İlk kez içinden geçeni söylemiş olmasına rağmen bu onu gevşetmez. Üzerindeki strese dayanamaz, okuldan çıkar ve doğru kendini nehre atıp intihar eder. Toplumun baskısı nedeniyle koşullarını değiştiremeyen, bu durumun gün geçtikçe üzerindeki yükü arttırdığı, bu yüke dayanamayan ve çözümü intiharda bulan bezgin bir birey anlatılır.

Amok Koşucusu
Amok’un ne olduğunu biliyor musunuz?
-"İşte Amok... evet Amok, şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor... Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta... tıpkı benim odamda oturduğum gibi... sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor... dosdoğru koşuyor, dosdoğru... nereye gittiğini bilmeden... Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor... Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi uluyor... ama koşuyor, koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor... Köylerdeki insanlar bu Amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler... o gelirken uyarmak için ‘Amok! Amok!’ diye haykırırlar ve herkes kaçışır... ama o bunları hiç duymadan koşar, görmeden koşar, önüne çıkanı devirir... sonunda kuduz bir köpeği vururcasına vurup öldürürler onu ya da o ağzından köpükler çıkararak yere yığılıp kalır...
Cinnet halini belirten "Amok" rahatsızlığını temel alan bir öyküdür. Hindistan'ın ücra bir köşesinde göreve giden bir doktor, görevinin 7. senesinde artık korkunç derecede yıpranmıştır. Bir gün kilometrelerce uzaktan bir beyaz hasta gelir. Kadın gayrimeşru şekilde 3 aylık hamiledir, doktora kürtaj talebiyle gelir. Bunu buyurgan ve küstah şekilde istemesi doktorun sinirlerini bozar. Karşısındaki bu küstah kadını yola getirmek için istediğini para karşılığında değil ama yalnızca "başka bir şey" karşılığında yapabileceğini söyler. Kadın hışımla çıkar. Adam az önceki ruh halinden sıyrılıp neden böyle yaptığını sorgulayarak günlerce kadının peşinden gider. Sonunda kadını bir merdiven altı kürtajcıda, kanlar içinde bulur. Alıp evine getirir. Son dakikalarında kadının sırrını saklayacağına söz verir. Kocası gelip İngiltere'ye taşımak üzere tabutunu gemiye yüklettirdiğinde, başka bir kimlikle o da gemiye biner. Kocası otopsi yapamasın diye geminin güvertesinden kendini tabutun üzerine atıp intihar eder. Tabutu okyanusun derinlerine gömülen kadının sırrını canı pahasına korumuştur. 

Sömürgecilik, ırkçılık, ayrımcılık temaları da hikayede hissedilir. Sarı ırk ve beyazlar şeklinde sürekli bir ayrım söz konusudur. Sonunda beyaz adam, kendi etik olmayan seçimleri ve kapıldığı takıntılı ruh hali neticesinde sarı ırkın hastalığına yakalanır, kendi varlığına son verir. [Buradan alt metinle ilgili çeşitli çıkarımlar yapılabilir. Ancak bizim "çok beğendim, süper metaforlar vardı, aşırı güzeldi çünkü Zweig" tayfa dışında kitabın derinlemesine analizini bulamadığım için alt metni hakkında sağlam çıkarımlar yapamamaktayım. Belki de altında bir şey gizli değildir, ne dersiniz?]

Ay Işığı Sokağı
Fransa'nın liman kentlerinden birinde bir denizci mahallesinde gezinen bir gezgin, Almanca bir şarkı söylendiğini duyunca sesin geldiği yöne doğru gider. Ufak sakin bir pavyona girer. Şarkıyı söyleyen kadının basit, ucuz giyimli ve makyajlı bir kadın olduğunu, mekanın da köhneliğini fark edince pişman olsa da sigarası bitene kadar kalmaya karar verir. Bu arada içeriye giren bir adam, ucuz giyimli kadını kızdırır. Adama cimri olduğunu söyleyerek saldırmaya başlar. Gezgin rahatsız olup çıkar, tekrar sokaklarda dolaşmaya başlar. İçerideki cimri adam sessizce yanına yaklaşır ve kadınla arasındaki ilişkinin hikayesini anlatmaya koyulur. Kadın eski karısıdır. Kendisi varlıklı kadın ise fakirken evlenirler. Kadının maddi açıdan ona bağımlı ve muhtaç olması onu çok eğlendirdiğinden, bir şey isterken kadını yalvartmaya bayılır. Bir gün artık buna dayanamayan kadın onu terk eder. Bin bir çabayla peşinden gidip kendini affettirdikten sonra aynı hatayı tekrar yapar ve kadını tekrar kaybeder. Yaşadığı bu işkenceye artık dayanamadığını gezgine anlatır ve ondan kadına gidip onu ikna etmesini ister. Aksi halde cebindeki bıçakla kadını öldüreceğini söyler. Bu deliden sıyrılıp yoluna giden gezgin, tam uzaklaşacakken gözü kadının çalıştığı evin kapısına takılır. Bir adam, elinde parlayan bir metalle eve girmek üzeredir. Metalin bıçak mı yoksa para mı olduğu sorusunun yanıtı verilmez.

Leporella
Kaba saba yaşlı bir kız olan, Baron'un kendisine daha sonra yakıştırdığı takma adıyla Leporella, gösterdiği çalışkanlık ve azim sayesinde Baron'a tavsiye edilir ve orada göreve başlar. Baron çapkın, şeytan tüylü bir adamdır, iç güveysidir, savurgandır. Karısı ise varlıklı, tutumlu, makuldür. Bu nedenle aralarında sürekli çatışmalar çıkar. Bir gün karısı ruhsal bunalımını atlatmak için hastaneye kaldırılır. Baron ve Leporella evde baş başa kalır. Baron bu kaba saba yaşlı kıza iyi davranır. Umutlanan Leporella Baron'a aşık olur. Evde çapkınlık yapmasına yardım eder. Yaklaşık 2 ay huzur içinde yaşar giderler. Derken karısı eve geri gelir. Leporella'nın gerilimi ve kıskançlığı boy gösterir. Bir gün Baron "yapılacak bir şey yok" deyince, "aslında yapılacak bir şey var" diye yanıt verir ve karşılık almayışını bir iş emri gibi algılayıp ertesi gün kadını yatağında öldürür. Durumdan çok rahatsız olan Baron, Leporella'yla daha fazla muhatap olmamak için eve bir uşak tutar. Uşak da zamanla Leporella'dan korkup onu kovmayı önerir. Leporella Baron'la yüzleşir, bunun ona ait bir talimat olduğunu öğrenir. Ertesi gün yıllardır biriktirdiği parasını Baron'a bırakmıştır. Baron neler olduğunu anlamaya çalışırken Leporella'nın intihar haberi duyulur. Ölüm, bu kez bir aşığının canını acıtma enstrümanı olarak kullanılmıştır.

Leman Gölü Kıyısındaki Olay  
Bir Rus, bir balıkçı tarafından çırılçıplak vaziyette Leman Gölü'nde bulunur. Kıyıya çıkarıp giydirirler. Yakınlardaki bir otel müdürü aracılığıyla adamla Rusça konuşup kim olduğunu öğrenirler. Evine ulaşmaya çalışan bir Rus olduğunu öğrenince, kağıtları yapılana kadar onu kasabada misafir etme görevini üstlenirler. Ancak Rus, tüm saflığıyla, gölü geçince Rusya'ya ulaşacağını düşünerek tekrar kendini göle vurur ve ölür. Trajik bir öyküdür.

6 Mart 2019 Çarşamba

How To Get Away With Murder (1. Sezon)

İlk sezonu 2014'te ABC'de yayınlanan avukatlık dizisi. Sezonlar 43 dakikalık 15'er bölümden oluşuyor. Viola Davis (Annalise), Charlie Weber (Frank), Liza Weil (Bonnie), Alfred Enoch (Wes), Jack Falahee (Connor), Aja Naomi King (Michaela), Matt McGorry (Asher), Karla Souza (Laurel), Billy Brown (Nate) ve Conrad Ricamora (Oliver) başrollerde yer alıyor. Kemik kadro kalabalık. Hem olaylar hızla aktığı, hem de çok karakter etrafında döndüğü için tempo yüksek. 

Hikaye Philadelphia, Pennsylvania'da geçer. Middleton Üniversitesi'nde ders veren siyahi ceza hukuku avukatı Annalise Keating sınıftaki en başarılı beş öğrenciyi seçerek home office bürosunda çalıştırır. Bu beş birbirinden hırslı öğrencinin yanı sıra, Annalise yanında iki tane genç associate çalıştırmaktadır. Yeni katılan stajyerleri dizginleyip Annalise'in davalarına yardımcı olmakla görevli bu ikili de en az Annalise ve stajyerler kadar entrikalarla dolu ve hırslıdır.

Genel olarak siyahi karakteri bol bir dizidir. Zaman zaman ırkçılığa göndermeler yapılır. Siyahi ve beyaz karakterler arasında bazen nefret söylemleri içeren şiddetli diyaloglar geçer. Örneğin, Annalise Sam'le kavga ettiğinde, Sam'in dışarıda kendini iyi ve vicdanlı biri gibi göstermek için siyahi bir kadınla evlendiğini, böylece bir tür sosyal sorumluluk projesi gerçekleştirdiğini iddia edecek kadar ileri gider.

Dizide cinsel içerikler boldur. Karakterlerin tümünün bir normal, bir de gayrimeşru ilişkileri vardır. Herkes herkesle kolayca seks yapar. İşin antipatik tarafı, gizliliklerinin çok önemli olduğunu bilen karakterler saçma sapan davranarak herkese açık alanda öpüşür, sevişir. Ve mutlaka arkalarda bir yerde bunu gören ve ileride koz olarak kullanan birileri çıkar. Hikayedeki heteroseksüel karakterlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır.

Karakterler çok ilkesiz, kalpsiz, hırslı, başarmak için her şeyi yapabilecek sinsi kişiler olarak tasvir edilir. Herkesin herkese karşı dili keskindir, davranışlar düşmancadır.  Bu bakımdan ilk başlarda kimsenin kimseye yakınlık duymadığı, herkesin yükselmek için tırmaladığı, aralarında hassas bir şekilde saklamak zorunda oldukları ortak bir sırları olmasa birbirlerini rahatça harcayabilen tiplerden oluşan ruhsuz bir ergen dizisi görüntüsü çizer. Sezon sonuna doğru karakterler yavaş yavaş derinleştirilir. Bu kadar kötü olmalarına neden olan bir takım geçmiş travmalardan bahsedilir. İzleyicide hafif bir sempati uyanmaya başlar.

Bu travma muhabbeti fazlaca vurgulanır hatta. Şöyle diyaloglar sık sık karşımıza çıkar: "Geçmişte yaşadıklarına bakınca bu yaptıkları normal." Annalise, insanın geçmişinde yaşadığı kötülüklerin bugün kötü biri olmasına katkı sağladığına inanır. Kendisi de sorunlu bir gençlik yaşadığı için suçlularla empati kurar, genelde kötülerin avukatlığını yapar. Bunu yaparken de kimsenin gözünün yaşına bakmaz, en sevdiklerini harcama pahasına davaları kazanır.

Görsel olarak diziye koyu renkler fazlaca hakimdir. Sık sık flashforward'lar yapılır. Karanlık, sisli bir ortamda geleceği görürüz. Karakterler sabahlara kadar dağınık bir evin içinde, üzerindeki onca baskıyla birlikte karanlık karanlık çalışıp birbirlerinden nefret ederler. Klostrofobisi olanları krizlere sokacak bir atmosfer hakimdir.

Dizinin en ikonik sahnesi, bu yapay karanlığın biraz dağılmaya başladığı, Annalise'in ayna karşısında makyajını ve peruğunu çıkardığı sahnedir. Geceleri yatmadan önce, kendine yarattığı mükemmel dış görünümden sıyrılıp nihayet kendisi olmaktadır. Annalise'in çevresindeki yüksek duvarları aşıp ona daha yakından bakabildiğimiz ilk sahne budur. 

Dizinin ikinci en güzel kısmı da, Annalise'in muhteşem ötesi annesi Ophelia Harkness'ın boy gösterdiği bölümlerdir. Kızının dibe çöktüğü esnada yardım dilendiği Ophelia kalkıp Annalise'in yanına gelir. İlk önce faydasız kocası yüzünden bu halde olduğu için onu paylayıp muhteşem bir giriş yapar. Sonra yumuşak yüzünü gösterir, kızına şefkatini sunar. Yalnızca en kilit noktalarda gösterdiği bu şefkatli yüzü dünyalara bedeldir. Öyle ki, Annalise annesinin bu yönüne duyduğu ihtiyaç yüzünden onun yakıcı, yargılayıcı ve suçlayıcı sözlerine kulaklarını tıkamaya çalışır. En sonunda patlayıp annesini evden kovduğunda, Annalise'in geçmişiyle ilgili bir gerçeği öğreniriz ve duvarlar ikinci kez yıkılmış olur. Ophelia, yıllar önce Annalise'e tecavüz ettiğini bildiği amca'yı, uzun yıllar çalışarak aldığı evinin içinde yanarak ölmeye terk etmiştir. Bilip kılını kıpırdatmadığını düşündüğü için annesinden nefret eden Annalise'in bir anda dünyası değişir. 

Tüm bölümlerin isimleri, bölümde geçen repliklerden alınır.

1. Pilot
2. It's All Her Fault
3. Smile, Or Go To Jail
4. Let's Go To Scooping
5. We're Not Friends 
6. Freakin' Whack-a-mole 
7. He Deserved To Die
8. He Has A Wife 
9. Kill Me, Kill Me, Kill Me
10. Hello Raskolnikov
11. Best Christmas Ever 
12. She's a Murderer 
13. Mama's Here Now
14. The Night Lila Died
15. It's All My Fault 

Annalise Keating: Küçükken amcası tarafından tecavüze uğrar. Aksi ve geçimsiz annesinin buna göz yumduğunu düşünür. Bu psikolojik problemlerini anlatmak için gittiği psikoloğu Sam'e aşık olur ve evlenirler. Sam'in kendisini daha önce Bonnie dahil çeşitli kadınlarla aldattığını bilmektedir. Kendisi de karısı kanser olan polis dedektifi Nate ile ilişki yaşamaktadır. Zaten dizide genel olarak herkesin birden fazla ilişkisi vardır ve her bölümde birkaç seks sahnesi yer alır.

Frank Delfino: Annalise'in yakışıklı associate'idir. Kendisine verilen gizli görevleri tereyağından kıl çeker gibi yerine getirir. Hitman gibi bir karakterdir. Dizinin sonunda Lila cinayetindeki kritik rolünü öğreniriz. Aslında bir sevgilisi olan Laurel ile ilişkisi vardır. Annalise'in gözünde her zaman diğer associate'i Bonnie'den daha güçlüdür.

Bonnie Winterbottom: Annalise'in diğer associate'idir. Kendisine verilen görevlerde çuvallar. Annalise'e yaranmaya çalışır, ancak tüm çabaları başarısızlıkla sonuçlandığı için azarlanır. Her zaman Frank'in gerisinde kalmaktadır. Sam'e aşıktır. Kafasını dağıtmak için Asher ile yatar. Aralarında zamanla ilişki başlar. 

Wes Gibbins: Annalise'in sınıfına yedeklerden katılmıştır. İlk derste kendisine sorulan soruyu yanıtlayamaz. Sınıfta dalga konusu olacaktır. Bir gece Nate ile Annalise'i evde basar, bunun üzerine Annalise onu yakınında tutmak için yanına alır, kendisiyle birlikte çalışmasını kabul eder. Ekipteki diğer dört öğrenci tarafından torpilli olduğu için sürekli dışlanır. Karşı komşusu sorunlu Rebecca ile yakınlaşıp sevgili olurlar. Rebecca, su deposunda ölü bulunan Lila Stangard'ın yakın arkadaşıdır, aynı zamanda bu cinayetten yargılanmaktadır. Sam cinayetini işler, bunu Annalise'e anlatır. Böylece artık bu altılı, daha sonra Frank ve Bonnie'nin de öğrenmesiyle sekizli, ortak bir sırra sahiptir. 

Connor Walsh: Annalise'in sınıfın en iyilerini seçeceği assignment'ı yapmak için bir hacker'la yatan, grubun en slut karakteridir. Bencil ve umursamazdır. Çapkındır. Cinayete karıştığında ilk başta sıyrılmak istese de elindeki kozlar yetersiz olduğundan çenesini kapalı tutar. İlerleyen bölümlerde hacker'ı Oliver onu dize getirecek, kedi gibi bir aşık olmasını sağlayacaktır. Dizinin en eğlenceli karakteridir.

Michaela Pratt: Aşırı hırslı, akıllı, zengin koca avcısı kasabalı bir kızdır. Zengin aile çocuğu Aiden'la nişanlıdır, düğünlerine az kalmıştır. Bu süreçte cinayete karıştığı için işler karışır, düğün iptal olur. Bu arada Aiden'ın daha önce Connor'la ilişkisi olduğunu, eşcinsel olduğunu öğrenir. Aiden'ın aşırı kontrol manyağı annesi, Aiden'ın bu sırrını saklamak için Michaela'yla evliliği desteklemektedir. Cinayete yardım ve yataklık etmeyi başta kabul etmez, Connor'la işin içinden sıyrılmaya çalışırlar. Elinde yeterince koz olmadığı için devam etmek zorunda kalır. Sınıfın en iyisidir. Davalarda önemli şeyleri genelde Michaela keşfeder. İyi bir avukat adayıdır.

Asher Millstone: Zengin çocuğudur. Çalışkandır. Son derece tuhaf bir tiptir. Biraz pervert, biraz weird, tam bir iticidir. Yine de cinayete karışanların dışında kaldığı için saf bir yönü vardır. Bonnie, Annalise'ten darbe yediği gün kafa dağıtmak için Asher ile yatar. O günden sonra ilişkileri bir şekilde devam eder. Mide bulandırıcı, sevimsiz bir tiptir.

Laurel Castillo: Ekibin en sinsi, en pislik, en sessiz karakteridir. Aslında zengindir, bu özelliğini pek göstermez. Ailesi tarafından ciddiye alınmaz. O da onların sığlığını küçümser, kibirlidir. Frank'i tavlar. Onu parmağında oynatmaya başlar. Bu nedenle Bonnie'nin nefretini kazanır. İstediği kişiye sadece çıkarı olduğu anda yaklaşır.  

Nate Lahey: Annalise'in sevgilisidir. Dizinin en mülayimidir. Başına Annalise tarafından gelmeyen dert kalmaz. Basit bir polis memuruyken önce görevinden alınır, sonra Sam'i öldürdüğü gerekçesiyle hapse atılır. Yetmez, hapisten çıkarılsın diye Annalise'in kurduğu dümenle içeride feci şekilde dayak yer. Bu arada karısı da kanser hastasıdır, ileri boyutlara sıçramıştır. Bahtsız bedevinin önde gidenidir.

Oliver Hampton: Connor'ın kendi çıkarları için tavladığı hacker'dır. Aralarındaki şey dizi boyunca devam eder. Connor'ı hizaya getirir, adam eder. Maalesef dizinin sonlarında AIDS hastası olduğu ortaya çıkar. 

Genel olarak olayların gidişatı sardığı için bir solukta izleyebileceğiniz, bolca karanlık atmosfere, erotik sahneye, şantaja, gerilime sahiptir. Hala Suits en favori avukatlık dizim, ama How To Get Away With Murder da Annalise'in müthiş öfkelendiği ve davayı tek başına sırtlayıp kazandığı gaz sahneleri sayesinde araya sıkıştırılacak çerezlik bir alternatif olabilir.