7 Eylül 2017 Perşembe

Kitaptan Filme: Sunrise A Song of Two Humans

1857-1928 yılları arasında yaşayan Alman yazar Hermann Sudermann'ın adını daha önce duymuş muydunuz? Hafizanızı biraz zorlarsanız, Sunrise: A Song of Two Humans filminden hatırlayacaksınız. Dönemin en popüler filmlerinden biri olan, sinema tarihinin en iyi filmleri listelerinde kendisine yer edinen, Alman Dışavurumcu sinemanın özelliklerine sahip bu sessiz filmin dışında da, Sudermann'ın uyarlama dünyası açısından önemli bir figür olduğunu biliyor muydunuz? 1910'lu yıllardan bu yana, çeşitli ülkelerden yönetmenler Sudermann'ın eserlerini sinemaya, kısa filmlere, TV filmlerine, dizilere ve TV gösterilerine uyarlıyorlar. Başlıca işlere göz atmak isteyenler için, IMDB'den 7.0 üzeri puan alan uyarlamaları şöyle sıralayalım: Reise nach Tilsit (1969), Armchair Theatre, Sunrise (1927), Hochzeit auf Bärenhof, Flesh and the Devil, Wonder of Woman, Jons und Erdme, The Trip to Tilsit (1939).


Gazeteci olarak başladığı kariyerine kısa hikayeler yazarak devam eder. Yazarlık kariyerinde ona ilk olarak, yazdığı dramalar ün getirecektir. Bir roman yazarıyla evlenir. Eserleri çok tutar, 30'dan fazla filme uyarlanır. Kariyerinin son döneminde yazdığı Reise nach Tilsit (1917, Tilsit'e Seyahat) daha sonra tam üç kez sinemaya uyarlanacak ve bunlardan biri sinema tarihinde kendisine önemli bir yer edinecektir. Yine kariyerinin son döneminde yazdığı Die Frau des Steffen Tromholt (1927, Steffen Tromholt'un Karısı) daha sonra Wonder of Woman isimli filme uyarlanarak ses getirecektir.

Sunrise, neden diğer uyarlamalar arasından bu kadar sivrilir? 

İlk olarak, döneme damgasını vuran bir sinema akımından bahsedelim, Alman Dışavurumculuğu. Metropolis, The Hands of Orlac, The Golem, From Morn to Midnight, Nosferatu, The Cabinet of Dr. Caligari gibi nefis örnekler veren bu akım, Birinci Dünya Savaşı'nın özellikle ekonomik izlerini silmeye çalışan Almanya'nın, yükselen Hollywood trendine karşı sağlam bir pozisyon kazanmak amacıyla ortaya attığı bir akımdır. Mimari, heykel, resim gibi alanlarda Avrupa'yı saran Dışavurumculuğu sinemaya getirerek 1920'li yıllarda çok ses getiren birkaç film çekmeyi başarırlar. İzleyicinin duygularına hitap etmek ve rahatsızlık hissettirmek için perdelerle, boyalarla yapılan çarpık ve yapay dekorlar, gerçeküstü ortamlar, genellikle düşük bütçeyle yapıldığı için olsa gerek, izleyiciyi tatmin etmeyecek ve popülaritesini uzun süre koruyamayacaktır. Almanya'dan Hollywood'a taşınır, farklı genre'lerle birleşir. Özellikle korku sinemasında ve film noir'da bıraktığı etkiler nedeniyle Alman Dışavurumculuğu günümüzde bile popüler bir konudur. Sunrise, Alman Dışavurumculuğun kırıntılarından faydalanan ABD yapımı bir filmdir. Bir Dr. Caligari kadar Alman Dışavurumculuğu içinde yüzmese de, etkilerini taşır. Örneğin, vamp kadının odasından çıkıp ayakkabısını boyatmak üzere hizmetçilerin odasından girdiği sahnede, masanın ve üzerindeki kaselerin pozisyonuna hiç dikkat ettiniz mi? Ve vamp kadının tavırları, kıyafetleri, makyajı size de korkutucu, adeta bir "vampir" gibi gelmedi mi? Bunlar, filmin taşıdığı dışavurumcu izlerden birkaç tanesidir. 


İkincisi, alegorik bir yapıttır, Üzerine söylenecek laflar vardır. Hermann Sudermann'ın eserinde de yoğun bir şekilde hissedeceğiniz bir "iyiyle kötü arasında gidip gelme" durumu vardır. Esas Adam (insanoğlu), şehirden gelen vamp kadın (şeytan, kötülük) ve evdeki fedakar, güzel, çalışkan ve iyi huylu karısı (melek, iyilik) arasında seçim yaparken ecel terleri döker. Vamp kadının etkisi altına giren Esas Adam, Masum Karısını öldürmeye karar verir. Ama kararını uygulayacakken vicdanı devreye girer. Karısının masumiyetini görünce, sonra da bir kilise de birbirlerini sonsuza kadar koruyacaklarına yemin eden bir çiftin nikahına denk gelince şeytanı kafasından tamamen kovar ve iyiliği seçer. Film, bu gelgit üzerine kuruludur. Gerilimi yüksektir, duyguları harekete geçirir. Sonuyla da heyecanı son seviyeye çıkartır. O döneme ve o prodüksiyon olanaklarına göre çok zengin bir filmdir. 



Üçüncüsü, kadroda döneme damgasını vurmuş birkaç figür yer almaktadır. Yönetmen F. W. Munrau, Bram Stoker'ın efsanevi Dracula romanından uyarladığı Nosferatu filmi ile sinema tarihine silinmez izler bırakmıştır Nosferatu'dan beş sene sonra, Sunrise için yönetmen koltuğuna oturacaktır. Senaryoyu yazan Carl Mayer, yine akımın imzası niteliğindeki The Cabinet of Dr. Caligari'nin senaryo yazarıdır. Yedi sene sonra Nosferatu'nun yönetmeniyle bir araya gelerek yaptığı işin sönük olması zaten beklenemez.

Dördüncüsü, setler akımdaki düşük bütçeli filmlerin aksine son derece çeşitlidir ve gerçek mekanlarda oluşturulmuştur. Alman Dışavurumculuğun "derme çatma" dekor anlayışı, filmin geneline hakim değildir. Ev, evin yanından geçen nehir, dans ettikleri salon, kilise, kadının kaçıp bindiği tren... Dışavurumculuğu daha "gerçekçi" bir dekora oturturlar. Bu nedenle izleyici filmi daha çok benimser. 

Film hikayeye sadık kalmış mıdır? 

Uyarlamaları değerlendirirken çoğunlukla "aslına sadakat" üzerinden not veririz. Önce gelen edebiyat olduğu için aslolan edebiyattır ve sinemanın görevi bunu doğru şekilde yansıtmaktır diye düşünenlerin sayısı hiç de az değil. 20. yüzyılda ortaya çıkıp yaygınlaştığı için üvey evlat muamelesi görse de, sinemanın bir sanat dalı olduğunu unutmamak gerekiyor. Kendine göre bir stili, yöntemi var. Edebiyatı tıpa tıp taklit etmesi beklenemez. Öyle yapsa sanat olmaz.

Bu girizgahın ardından, tahmin edeceğiniz gibi yanıt: Hayır, kitap birebir yansıtılmamış. Tren sahnesi, mutlu son, kilise sahnesi sonradan eklenmiş; kadının zengin bir aileden geldiği, babasının gönül ilişkisini öğrenip damadı tehdit edişi, üç çocukları olduğu detayları filmde gösterilmemiş. Fakat bunların da ötesinde, kitapta olmayıp filme yansıtılan önemli bir detay var: Kasaba-Şehir zıtlığı. 

Filmde şehir ve şehre dair her şey, şehveti, kötülüğü anımsatır. Şehir büyük ve bireyi, içindeki vicdanı ve sağduyuyu yutmaya hazır bir canavar olarak tasvir edilir. Kasaba ise bireyin kendi iç dünyasına daha yakın, huzurlu, sağduyulu ve sakin bir şekilde yaşadığı bir yer olarak gösterilir. Her ne kadar Sudermann, bu öyküyü yazarken kendi doğup büyüdüğü coğrafyaları seçerek belki biraz kasaba hayatını öne çıkarmak istediyse de, kitapta şehir-kasaba zıtlığına dair bir yorum yok. 

Başka bir fark da, romanda karakterlerin isimleri var, filmde yalnızca rollerini öğreniyoruz. Belki de bunun alegorik bir anlatım olduğunu daha fazla vurgulamak için, karakterlerin üzerinden vurguyu çekmişler. 3 çocuk, zengin baba da hikayeden çıkartılmış. Daha yalın ve mesaja odaklı bir hikaye anlatımı seçilmiş. 


Kitap yorumu

Kitapta Indre, kocası Ansas'ın kendisini öldürme planı yaptığını anlar. Ansas ona bir tekne gezisi yapmayı önerdiğinde, başından itibaren bunun planlanmış bir cinayet girişimi olduğunu bilmektedir. Tekne gezisine çıktıkları andan itibaren, hazin sona ulaşana kadar sürekli olarak "öldürecek, hayır öldürmeyecek" ikilimi içinde kalırız. Bu da okur üzerinde müthiş bir gerginlik yaratır. Film adamın vicdan muhasebesi üzerinden akarken, kitap kadının korkusu üzerinden ilerler. Kadının korkak, pasif, kabullenmiş ve affetmeye hazır bakış açısından Ansas'ı gözlemleriz. Bazı hareketlerinde şefkat vardır, öldürmeyecek deriz. Bazen gözünden şeytani bir ışıltı geçer, öldürecek deriz. Kısacası gölün ortasında, savunmasız bir şekilde Ansas'ın gelgitlerini tartarak öldürülüp öldürülmeyeceğini hesap etmeye çalışırız. 

Burada hikayeyi Indre'nin gözünden algıladığı için okur otomatik olarak "melek" tarafındandır. Ansas'ın bir an önce kapıldığı cazibeden kurtulması için yumruğunu ısırır. Sonunda Ansas da, tıpkı filmdeki adam gibi içindeki şeytanı yenerek Indre'nin dizlerine kapanır, itiraf eder ve af diler. Daha sonra çok sarhoş oldukları için ikisi de suya düşecek, Indre kurtarılacak fakat Ansas ölecektir. Okur bu noktada ikiye ayrılır. Ansas'ın bu hazin sonuna üzülen "melekler" ve kitap boyunca kadına çektirdikleri için ondan nefret edip sonuna zerre üzülmeyen, hatta Indre'nin bu affediciliğine ve pasifliğine kızan "şeytanlar".

Kadına 20. yüzyılda biçilen affedicilik, pasiflik, yakarış, kabulleniş 21. yüzyılda iyice küflendiği için, neden üzülecekmişim dediğinizi duyar gibiyim. Ben de sizinle aynı tepkiyi verdim. Elbette hiçbir şey bu kadar iki boyutlu, tam siyah veya tam beyaz olamaz. Sanırım herkes bu hikayeden, kişisel deneyimlerine bakarak farklı bir sonuç çıkarabilir. 

Kitap zulmeden adamı sonunda öldürüp "bu dünyada ilahi adalet var, eden bulur" diyerek aslında ezilen kadının tarafını mı tutuyordu yoksa, sonunda adamı affettiği halde yine de öldürüp "kadının yüzü gülmeyecek, öyle de üzülecek, böyle de üzülecek" diye kadının dramına dram mı katıyordu? Yoksa yalnızca okuru ters köşeye mi yatırmak istemişti? Sizce?

Hiç yorum yok: