2 Mart 2019 Cumartesi

Metinlerarasılık ve Rocket Man

Ray Bradbury 1951 yılında 18 kısa hikayeden oluşan The Illustrated Man isimli hikaye kitabını yayınlar. Kitaptaki hikayelerden biri, The Rocket Man, yıllar sonra Elton John'un bir şarkısına ilham kaynağı olacaktır. 1972'de çıkan Honky Château albümündeki Rocket Man şarkısı, tam olarak Bradbury'nin hikayesindeki roket adamı konu alır. 

Bradbury'nin Rocket Man'i, karısı ve çocuğunu bırakarak 3 aylık roket seyahatlerine çıkan idealist bir roket adamdır. Ne zaman uzaya çıksa dünyayı, ne zaman dünyaya dönse uzayı özler. Dünyaya geldiğinde yalnızca 3 gün dayanabilir. İlk gün sadece toprağa bakar, yüzünü asla gökyüzüne çevirmez, uzay arzusunu bastırmaya çalışır. İkinci gün kıpırdanmaya başlar, başını ara sıra gökyüzüne çevirip yıldızlara kaçamak bakışlar atar. Üçüncü gün artık yerinde duramaz hale gelir, gözü sürekli yıldızlardadır, daha fazla dayanamayıp yeni bir üç aylık seyahate çıkar. 2000'lerin başında geçen hikayede, roket adam, çağının sayılı roket adamlarından biri olduğu için hangi gezegeni seçerse oraya gidebilme özgürlüğüne sahiptir. Bazen Mars'a, bazen Uranüs'e, bazen Venüs'e gider. Roket adam bir gün yine üçüncü günün gecesinde dayanamayıp ailesini arkasında bırakarak yeni bir seyahate çıkar. Birkaç gün sonra aile roket adamın haberini alır. Bir şeyler yolunda gitmemiş, Güneş yüzünden ölmüştür. Arkasında  güneşe küstükleri için gündüzleri uyuyup geceleri yaşayan bir aile ve oğlunun gizlice üniformasının üzerinden toplayıp anı olarak sakladığı gezegen tozlarını bırakır.


Elton John'un Bernie Taupin ile birlikte bestelediği Rocket Man şarkısı, karısı akşamdan elbiselerini hazırlayan, haftanın beş günü ekmek parası için roket adamlık yapan, uzayda kendini çok yalnız hisseden, orada çocuğunu yetiştiremeyeceği gerçeğiyle yüzleştiği için ailesini Mars'a aldırma hayallerinden usulca vazgeçen, ne dünyada ne de uzayda yapabilen basit bir roket adamı konu alır. Roket adamımız yaşadığı çılgın teknolojik devire ve akıl almaz yıldızlararası seyahatlere tezat şekilde, bilimden anlamayan basit bir memurdan fazlası değildir. Bilim ve teknoloji o kadar gelişmiştir ki, artık roket şoförlüğü, metrobüs şoförlüğü kadar sıradan bir meslek haline gelmiştir.

She packed my bags last night pre-flight
Zero hour nine AM
And I'm gonna be high as a kite by then
I miss the earth so much I miss my wife
It's lonely out in space
On such a timeless flight
And I think it's gonna be a long long time
'Till touch down brings me round again to find
I'm not the man they think I am at home
Oh no no no I'm a rocket man
Rocket man burning out his fuse up here alone

Mars ain't the kind of place to raise your kids
In fact it's cold as hell
And there's no one there to raise them if you did
And all this science I don't understand
It's just my job five days a week
A rocket man, a rocket man

1972'de çıkan bu uzay temalı şarkının, 1969'da çıkan David Bowie şarkısı Space Oddity ile bağdaştırılması kaçınılmazdır. Space Oddity, 1968 yapımı 2001: A Space Odyssey'nin protagonisti Dr. Dave Bowman'den esinlenerek oluşturulan Major Tom karakterini merkeze yerleştiren, bilim kurgu tadında şarkı sözlerine sahip, uzay temalı başka bir şarkıdır. 


Çoğu kişi Rocket Man'in Space Oddity'den esinlendiğini iddia eder. Hatta Bowie de böyle düşünüp konserlerinde Rocket Man'e gönderme yapar. Elton John ve Bernie Taupin aşağıdaki videoda, şarkının Bradbury'den ilham aldığını açıkça anlatırlar. Hikayedeki o "gelecekte sıradan bir meslek olarak roket adamlık" temasını olduğu gibi şarkıya aktarmışlardır. Hikayeyi okuyanlar, ikilinin beyanının doğruluğuna hak verecektir elbette.


Bu arada Elton John'un hayatını anlatan Rocketman'in 2019 Mayıs'ta İngiltere'de çıkması bekleniyor, hatırlatalım. Dexter Fletcher'ın yönettiği, Lee Hall'un senaryosunu yazdığı filmde Elton John'u Taron Egerton canlandıracak. Filmde şarkının ne denli rolü olacağını merak ediyoruz. Acaba Bradbury'nin ismi, filmin herhangi bir anında geçecek mi? Biz edebiyatseverlere bir selam çakılacak mı? Göreceğiz.

Eh bu kadar daldan dala atlayınca, lafı metinlerarasılığa getirmeden kapamayayım yazıyı. Bu yazının başlangıç noktasını, şu anda okumakta olduğum A Discovery of Witches romanı oluşturuyor aslında. Rocket Man şarkısına yaptığı atıf sayesinde kitaplardan albümlere, albümlerden filmlere zıpladığım bir yazı yazmama neden oldu.

Postmodernist dönemin önemli kavramlarından biridir metinlerarasılık. 1960'lı yıllarda Julia Kristeva'nın ortaya attığı bir kavramdır. Bir metnin anlamını, başka bir metinle şekillendirmek şeklinde özetlenebilir. Metni oluştururken, kendisinden önce söylenen sözlere atıfta bulunmak üzerine kuruludur. Terimin çıkış noktasını, Wikipedia'daki şu satırlar doğrudan açıklıyor: 
Julia Kristeva was the first to coin the term "intertextuality" (intertextualité) in an attempt to synthesize Ferdinand de Saussure's semiotics—his study of how signs derive their meaning within the structure of a text—with Bakhtin's dialogism—his theory which suggests a continual dialogue with other works of literature and other authors—and his examination of the multiple meanings, or "heteroglossia", in each text (especially novels) and in each word.[8] For Kristeva,[9] "the notion of intertextuality replaces the notion of intersubjectivity" when we realize that meaning is not transferred directly from writer to reader but instead is mediated through, or filtered by, "codes" imparted to the writer and reader by other texts. For example, when we read James Joyce's Ulysses we decode it as a modernist literary experiment, or as a response to the epic tradition, or as part of some other conversation, or as part of all of these conversations at once. This intertextual view of literature, as shown by Roland Barthes, supports the concept that the meaning of a text does not reside in the text, but is produced by the reader in relation not only to the text in question, but also the complex network of texts invoked in the reading process. 
İnsanoğlu artık söylenecek her şeyi söylemiştir, bu nedenle konuşmadan evvel daha önce konuyla ilgili söylenmiş sözleri tarayıp gerekirse atıf yaparak anlatacağını anlatır. Günümüzde Ekşi Sözlük, bu kavrama çok katkı sağlayan bir organizma olarak karşımıza çıkar. İnsanlar duruma yapacakları yorumları, önceden sözlüğün kendi kendine doğurduğu esprilerle ifade ederler örneğin. Tepkiler, önceden yaratılmış söylemlerin üzerine eklemlenerek verilir. "Bkz." özelliği sayesinde, koca bir nesil, lafını söylemeden önce başkaları söylemiş mi diye aranarak veya mevzuyu destekleyen, konuyla yakından ilgili başka bir entry'ye bkz. vererek yetişir. Umberto Eco, durumu şu sözlerle açıklar:
“I think of the postmodern attitude as that of a man who loves a very cultivated woman and knows that he cannot say to her "I love you madly", because he knows that she knows (and that she knows he knows) that these words have already been written by Barbara Cartland. Still there is a solution. He can say "As Barbara Cartland would put it, I love you madly". At this point, having avoided false innocence, having said clearly it is no longer possible to talk innocently, he will nevertheless say what he wanted to say to the woman: that he loves her in an age of lost innocence.”
Ekşi Sözlük'teki şu entry, disiplinlerarası etkileşimleri net biçimde açıklamaktadır:
yapıtların sonsuz bir etkileşim içerisinde olduklarını, söylemlerin iç içe geçerek anlam ürettiklerini ileri sürerek öznellik kavramının egemenliğine son vermiştir.

böyle bir anlam üretimi ile bir “çokseslilik” ortamı yaratılmış, farklı türlerin ve disiplinlerin verileri buluşturulmuş, eski dönem yapıtlarına ait parçalar ile başka bir bağlamda, başka amaç ve işlevler doğrultusunda yeni, bir başka deyişle türetilmiş yapıtlar üretilmeye başlanmış, böylece ayrışık, süreksiz ve parçalı, dolayısıyla da umberto eco’nun söz ettiği gibi açık yapıtlar ortaya çıkmıştır.

yazınsal/dilsel alanda gerçekleşen bu metinlerarası alışverişler daha da ileri giderek, sanatın diğer biçimlerinden de yararlanarak geniş bir alan durumuna gelmiştir . böylelikle bir yandan yazınsal alan sanatın diğer biçimlerinden yararlanırken, diğer yandan sanatsal biçimler de kendi aralarında alışveriş yaparak, yeni yapıtların ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır. diğer sanat alanlarının hem kendileriyle, hem de yazınsal alanla olan alışverişlerine metinlerarasılık tanımının uygunluğu sorgulanarak yeni bir kavram önerilmiş, göstergelerarasılık kavramı ortaya çıkmıştır.
Kubilay Aktulum Türkiye'de bu konuyla ilgili en değerli kitapları yayınlayan akademisyendir. Metinlerarasılığı sinema, resim, göstergebilim ve folklör ile birlikte ele aldığı önemli kitapları mevcuttur.

Göstergebilim, metinlerarasılık, söylem; edebiyat da dahil olmak üzere çağımızda çeşitli disiplinlerde üretilmekte olan metinleri, sözleri anlayabilmek için oturup kafa patlatmanın şart olduğu kavramlar. Bir söylemin içine yerleştirilen eski metinler, bu yerleştirmenin maksadı, eski metne böylelikle kazandırılan yeni anlam, kelimelerin önceki anlamlarının yıkılıp yeni anlamlarının inşa edilmesi süreci gibi keyifli temalara ileride de çeşitli yazılarda değinmeyi düşünüyorum. Şimdilik daha farklı metinlere atlayıp zıplamadan, başka alıntılar yapmadan yazıyı sonlandırayım.

28 Şubat 2019 Perşembe

2019'da Vizyona Girecek 15 Uyarlama - Oscar Boy



Oscar Boy'u bilen bilir, buraların en hızlılarındandır. Ödül sezonu kapandıktan 5 dakika sonra yeni sezon hakkında konuşmaya başlar. Ben daha ruhen 2019'a girememişken kendisi Twitter'da 15 kitaplık bir 2019'da vizyona girecek uyarlamalar derlemesi yayınladı. Eh, bu kadar erken gelen bir listeyi siz uyarlama severlerle paylaşmamak olmazdı. Fotoğraflara tıklayarak IMDB sayfalarına göz gezdirebilirsiniz. Aşağıya tüm kitaplar için birer satın alma linki bırakacağım. Kobo'nun Türkiye mağazasında yabancı dildeki e-kitapların fiyatı malesef aşırı yüksek. Amazon'un her ülkeye satışı olmadığı için Kobo'ya muhtacız. Ama bu fiyatlarla zor. 14 e-kitap yaklaşık 650 TL tutuyor örneğin. Yine de takibe alalım. Sizi şöyle alalım uyarlama canavarları.

1. Where'd You Go, Bernadette
10. Henry V
12. Radioactive: E-kitap mevcut değil, sadece basılı halde satılıyor. En en ilgi çekici kitaplardan biriydi. Dileriz yayınlarlar.
15. Caging Skies

Klasiklerin, gerçek yaşam öykülerinin, coming-of-age'lerin uyarlanacağı heyecan verici yeni bir film sezonu bekliyor bizi. Şimdiden herkese iyi okumalar.

27 Şubat 2019 Çarşamba

Kitap: Hayır / Adalet Ağaoğlu

1929 Ankara doğumlu yazar Adalet Ağaoğlu'nun 1987 yılında yayınlanan modernist romanıdır. Ölmeye Yatmak (1973), Bir Düğün Gecesi (1976) üçlemesinin son kitabıdır. Protagonist Aysel'in birkaç gününü zaman sıçramaları ve gezici bakış açısıyla anlatır. Gerçek ve hayali öğeler iç içedir. Romanın güncel zamanında geçen her olay Aysel'e geçmişi hatırlatır. Yaşlılık, nostalji, özlem, kayıplar, yalnızlık, sorgulama, ötekilere benzemeye karşı durup kendi yolunu çizmeye çalışma, muhaliflik, antimilitarizm, çelişkiler, tutarsızlıklar, 68 kuşağının travmaları işlenir.

Aysel Dereli, 68 kuşağına mensup, daha önce bir çalışması nedeniyle üniversitedeki işine son verilmiş, yetmemiş, cinsiyeti üzerinden de saldırıya uğrayıp ismi karalanmış, toplum tarafından anlaşılmayan ve sevilmeyen bir akademisyendir. Son yıllarda, Aydın ve Roman Kahramanlarının İntiharları üzerine bir çalışma sürdürür. Kendini toplumda yalnız ve kıstırılmış hisseden aydınların intiharının yanı sıra, o aydınların birer ürünü olarak gördüğü, dolayısıyla aydın ile doğrudan bağlantısı olduğunu düşündüğü roman kahramanlarının da ölümünü inceler. Toplumun bu kesimini intihara sürükleyen halleri anlamaya çalışır. Vaktinin büyük bir çoğunluğunu ayırdığı bu çalışma nedeniyle, kafasının bir kenarında intihar fikri varlığını oluşturup yavaş yavaş şekillenmeye başlar. 

Yenins ve Layana, Aysel'in varoluşunu kesin olarak anlamlandırmaya kendini zorladığı çetin sorgulama evresinde, aklına sık sık takılan iki karakterdir. Yenins de Layana da gerçek olamayacak kadar sembolik nitelikler taşır. Yenins önyargılardan tamamen uzak, salt sevgi taşıyan, cesur, genç, atılgan, yaşıtlarından farklı yönlere gitmeye korkmayan, kararlı bir "hali" temsil ederken, Layana yalnız kalınca, yalnızlaştırılınca yaşamla başa çıkamayıp kendini öldürerek varoluşunu sonlandırma "halini" temsil eder. Bir bakıma, Yenins Aysel'in kendini çok güçlü ve haklı hissettiği gençliğini, başka bir deyişle umudu; Layana ise artık kendini çok da güçlü hissetmediği, yalnız hissettiği, topluma ettiği hizmetlere karşın toplum tarafından daima karalanması nedeniyle aldığı yaralardan dolayı tekrar insanlara güvenemediği yaşlılığını, başka bir deyişle umutsuzluğu temsil eder. 

Aysel kitap boyunca şöyle bir sorgulamaya kafa yorar; diğerleri ne yapıyorsa onu yapmak, herkes gibi düşünüp herkes gibi yaşamak mı? Yoksa bu düzene hayır diyebilmek mi? Bu bağlamda açıkça görülmektedir ki, Yenins biraz cesaretini toplayıp hayır diyebilmeyi, Layana ise hayır diyecek cesaretin yoksa bu diyarlardan göçüp gideceksin duruşunu temsil eder. Kitap boyunca vicdanı iki karakteri zihninde oynatıp durur. Yenins gibi girişken ve kararlı olmak ve sisli de olsa bir yola doğru gitmek mi? Layana gibi, yükün altından kalkamayıp hayatına son vermek mi? 

Aysel'in romanın güncelinde yaşadığı toplumsal zorbalıklara tanık olan okur da psikolojik olarak karakteriyle birlikte isyan noktasına gelir ve Aysel'in gidişatı nasıl değiştireceğini beklemeye koyulur. Tam bu kadından ne istiyorsunuz yeter artık dediğimiz anda, flashback'ler devreye girer. Romanın başından beri ara sıra Aysel'in aklına esen isimlerle olan geçmişi yavaştan irdelenir. Bakış açısı başka karakterlere geçer, Aysel okura daha derin biçimde tasvir edilir. Az önce toplumun Aysel'e karşı davranışlarına sinirlenen okur, bu anılara kapılıp biraz sakinleşir. Aysel'i içselleştirir. Nasıl yavaş yavaş yalnızlaştığını öğrenir. Kronolojik olmayan zaman kullanımı, dağınık mekanlar, gezici bakış açıları, bilinç akışı gibi, romanı modernist edebiyat türüne sokan öğeler arasında yüzen okur, romanın sonunda, sansüre takılabileceği için net şekilde gösterilmese de, Aysel'in seçtiği yolu öğrenir. Üstü kapalı şekilde Aysel'in Yenins'i seçtiğini, bilinmezliğe doğru yola çıktığını, kendisini tutan tüm bağları artık kopardığını öğreniriz. Kötüleşen fiziksel durumu nedeniyle bu yolda ne denli uzun yürüyebileceğini bilemediğimiz, Aysel için biraz endişelendiğimiz ama Layana'yı seçmediği için sevindiğimiz bir ruh haliyle romanı sonlandırırız. Aysel'den geriye, okura şu notlar kalır:
HER DURUMDA ÖZGÜR KİMLİĞİMİZİ KORUYABİLMEK ANCAK EDİMLE SÖYLENEBİLECEK ŞU İKİ SÖZCÜĞE BAĞLI: YİNELEMEYE HAYIR…

AYNILAŞMAYA HAYIR… AYNILIĞA HAYIR… YİNELEMEYE HAYIR…

4 Şubat 2019 Pazartesi

Ursula Le Guin ve The Tombs of Atuan

1929 doğumlu Amerikalı yazar Ursula K Le Guin'in 1971'de yayınlanan romanı. Yerdeniz Büyücüsü'nden sonra, Yerdeniz serisinin ikinci kitabıdır. Kadın karakter Tenar'ın büyüme hikayesini anlatır, bildungsroman ya da coming-of-age türüne girer. Feminist edebiyata dahil edenler olsa da, yazarın kendisi Yerdeniz serisinin feminist edebiyat açısından tam bir fiyasko olduğunu söylemiştir. Seri Türkiye'de Çiğdem Erkal İpek çevirisiyle Metis tarafından basılır.

Öncelikle, hayranları tarafından açılan sitede paylaşılan, isminin telaffuzuyla ilgili yazmış olduğu tatlı sert uyarı yazısını paylaşalım. İsmini İngilizce, kızlık soyadını Almanca ve evlilik soyadını Fransızca telaffuz eden Vikipedi'yle bir güzel dalga geçer. 

How to Pronounce Me I still get questions about how my name is pronounced, and have been meaning to put something about it here on the website. And I wanted to correct Wikipedia, which led off its entry with the strangest screw-up in International Phonetic Alphabet: Ursula as pronounced in America, Kroeber as pronounced in Germany, and Le Guin as pronounced in France. Weird! I'd use those pronuncations only in Germany or France. And the French one isn't even as "correct" as whoever put it there thought, because Le Guin is not a French name at all; it's Breton. It's pronounced, to the best of my knowledge, just like its Welsh cognate gwyn — white, blond, fair. I am in English: URsuhluh (UR as in burr; or, in England, URsyoola) KROb'r l'GWIN

Ursula Le Guin, yazım yaşamı boyunca 21 roman, 11 cilt kısa hikaye, 4 koleksiyon deneme, 12 çocuk kitabı, 6 cilt şiir ve 4 cilt çeviri üretir. 6 Nebula, 7 Hugo ve daha nice ödüllerin sahibidir. Hem şiir hem düz yazı yazar. Gerçekçi kurgu, bilim kurgu, fantastik, genç çocuk edebiyatı, genç yetişkin edebiyatı, senaryo, deneme, müzisyenler için sözlü metinler ve sesli metinler gibi birçok türde yazar. Yazıları ilk olarak 1960'larda yayınlanır. Genellikle politikada fütüristik veya hayali alternatif dünyaları, doğal çevreyi, toplumsal cinsiyeti, dini, cinselliği ve etnografyayı konu alır.

Antropolog bir baba ve psikoloji mezunu yazar bir annenin kızı olan Le Guin ve kardeşleri küçük yaştan itibaren ailenin geniş kitap koleksiyonuna erişebildiklerinden dolayı hepsi kitap kurdu olarak yetişir. Üniversitede Rönesans Fransızcası ve İtalyan edebiyatı okur. Fransızcada master yapar. 1953-54 yılları arası Fransa'da burslu doktora hakkı kazanır ama okumaya gittiğinde tarihçi Charles Le Guin ile tanışarak aynı yıl evlenir, doktora eğitimini rafa kaldırır. 1957'de kızı doğana kadar Fransızca öğretmenliği ve sekreterlik yapar. 1950'lerin sonunda yazma kariyeri başlar, 50 yıldan uzun süre yazmaya devam eder. 22 Ocak 2018'de, 88 yaşındayken ölür. Margaret Atwood'un konuşmacılar arasında yer aldığı törenle son yolculuğuna uğurlanır.

Edebiyat çevresinde muhalif bir figür olarak hatırlanacaktır. 1975'te yayınlanan The Diary of the Rose hikayesine layık görülen Nebula ödülünü, Amerika Bilim Kurgu Yazarları derneğini protesto etmek amacıyla reddeder. Le Guin'e göre, dernek, Amerikan bilim kurgusunu eleştirdiği ve Sovyetler Birliği'nde yaşama isteğini sürekli dile getirdiği için yazar Stanislaw Lem'in üyeliğini iptal etmiştir. Politik tahammülsüzlüğü konu edinen bir hikayeye, politik tahammülsüzlük sergileyen bir grup tarafından verilmiş bir ödülü kabul edemeyeceğini söyler. Google Kitaplar'ı, telif hakkı kavramını tehlikeye attığı için şeytani bir girişim olarak görür. Amazon'u, yayıncılık sektörünün üzerindeki aşırı kontrolünden dolayı açıkça eleştirir.

1968 yılında yayınlanan Yerdeniz Büyücüsü, geniş kitleler tarafından beğeni kazanır. Başlangıçta genç yetişkinlere yönelik bir kitap yazmak aklında olmasa da, piyasadaki potansiyeli gören yayıncısının ısrarıyla böyle bir işe girişir. Coming-of-age öykü Amerika ve İngiltere'de beğeni toplar. Ünlü eleştirmen Harold Bloom'a göre, bu kitap Le Guin'in en önemli eserlerindendir. Kimileri, bu kitabı, Le Guin'in feminizme ilk katkısı olarak tanımlar. Serinin sonraki iki kitabında da coming-of-age temasıyla devam eder. Atuan Mezarları 1971'de, En Uzak Sahil 1952'de yayınlanır.

Victor Hugo, William Wordsworth, Charles Dickens, Boris Pasternak, Philip K. Dick gibi yazarlardan etkilenir. J. R. R. Tolkien ve Leo Tolstoy'dan stil olarak etkilenir. Virginia Woolf ve Jorge Luis Borges okur.

Kültürel antropoloji alanı, Le Guin'in yazımını gözle görülür şekilde etkiler. Babası, alanın öncülerindendir. Le Guin de, çocukluğunda antropolojiye ve kültürel keşfe bol bol maruz kalır.

Taoculuktan etkilenir. Hikayelerinde de bu gözlemlenir. Yerdeniz evreninde, iyi ve kötünün savaş halinde olduğu klasik Batı hikayelerinin aksine, karanlık güçler değil; karakterlerin yaşamın dengesine ilişkin yanlış anlayışları şeytanidir. Şeyleri kendi haline bırakabilen karakterlerin iyi, başaramayanların kötü olduğu görülmektedir. Örneğin Yerdeniz kitaplarının protagonisti Ged, kesinlikle gerekli olmadığı sürece sihir kullanmaması gerektiğini öğrenir.

Neil Gaiman gibi yazarları etkiler.

Çalışmalarında sosyoloji, psikoloji, felsefe çıkışlı fikirler/kavramlar kullandığı için, yazdıkları genellikle ılımlı bilim kurgu olarak adlandırılır, Le Guin'i bu alt türün tanrıçası olarak tanımlarlar. Bir grup bilim kurgu yazarı, ılımlı bilim kurgu terimine karşı çıkar, fizik, astronomi veya mühendislik konularını içermeyen hikayeleri dışladığını ve küçümseyici olduğunu ileri sürerler. Ayrıca kadınların veya diğer azınlıkların yazdıkları eserlerin türdeki değerinin küçümsediğini düşünürler. Le Guin'in konuyla ilgili yorumuna gelince; bazı yazılarını sosyal bilim kurgu olarak tanımlamayı, bazı yazılarının bilim kurguya dahil bile olmadığını söylemeyi tercih eder. Ilımlı bilim kurgu teriminin bölücü olduğunu ve genel geçer bilim kurguyu teşkil eden şeyleri çok dar bir çerçeveden tanımladığını söyler.

Yerdeniz kitaplarındaki protagonistlerin çoğu, beyaz derili geleneksel kahramanların aksine koyu renk derili kişilerdir. Kötü adamların kimi de beyaz derili olarak tasvir edilir. Böylece ırklara yüklenen rolleri birbiriyle değiştirir. Kimlik ve toplum üzerine sosyal bilimler perspektiflerine hakim olan Le Guin ırkı ve toplumsal cinsiyeti kasıtlı olarak işler. Ana karakterlernin çoğu beyaz değildir; beyaz olmayan ırkları yansıtmak için bilerek bu seçimi yapar. Kitap kapaklarında karakterlerin çizilmemesinin bu seçiminden kaynaklandığını iddia eder. İnsan kültürünün ve toplumun yapısal özelliklerini ve bunların birey üzerindeki etkisini incelemek için sıklıkla yabancı (dünyalı olmayan, insan) karakterleri kullanır.

Okurlar, yabancı dünyaların keşfi sırasında, Le Guin'in kahramanları aracılığıyla, kendilerinin neyi yerli neyi yabancı olarak tanımladıklarını gözden geçirme fırsatı bulur.

Le Guin, son vahşi Kızılderili olarak anılan Ishi ismindeki yerli Amerikalı konusuyla çok haşır neşir olunan bir ortamda büyür. California Üniversitesi Antropoloji Müzesi müdürü olan babası, müzede Ishi üzerinde çalışmaktadır. Yazar annesi, Ishi in Two Worlds ismindeki çok satan kitabı yayınlar. Böyle bir ortamda yetiştiği için, eserlerinde kültürel etkileşim hakim temasını görmek mümkündür.

Birçok barış yürüyüşüne katılır. Yaşam tarzı o doğrultuda olmadığı için kendini anarşist olarak tanımlamasa da şöyle der: "Demokrasi iyi ancak, adaleti adil bir dağılımla ede etmenin tek yolu bu değil." Ayrıca, anarşinin en azından gerekli bir ideal olduğunu söyler. Anarşizmin popüler hale getirilmesine yardımcı olduğu söylenir. Eserlerinin anarşizmi kültürel gettodan kurtarıp, entelektüel söylemle, ana akımla tanıştırdığı belirtilir. Esasında anarşizmi daha postmodern bir şekilde geliştirmektedir. Anarşizmle ilgili ve Taoculuk ile ilgili düşünceleri birbirine bağlıdır. İki fikrin birbiriyle ilginç şekilde örtüştüğünü söyler.

1980'li yıllarda Hayao Miyazaki, Yerdeniz kitaplarını animasyona uyarlamayı teklif eder. Animasyona ve yönetmenin işlerine aşina olmadığı için Le Guin bu teklifi geri çevirir. Yıllar sonra, Totoro'yu izler ve geri çevirdiğine pişman olmaya başlar. Yerdeniz'i uyarlayabilecek tek kişinin Miyazaki olduğuna inanır. Yerdeniz serisinin üçüncü ve dördüncü kitapları 2006 yapımı Tales from Earthsea animasyonuna uyarlanır. Ancak filmin Miyazaki tarafından değil, daha çok oğlu tarafından uyarlanmış olması Le Guin'i hayal kırıklığına uğratır. Genel estetiğinden memnun kalmasına rağmen, kitaplarındaki ahlaki yönün yeniden yorumlanış şeklini ve fiziksel şiddetin vurgulanmasını hiç beğenmez. "Şeytanı vicdanlarını rahatlatacak şekilde bir kötü adama yükleyerek kendilerini kötülüklerden soyutlamışlar. Öldürmek tüm sorunları çözmüş. Modern fantastik kurguda (edebi veya hükümetin gerçekleştirdiği) insanları öldürmek, iyiyle kötü arasındaki meşhur savaşın alışılagelmiş çözümü olarak görülüyor. Benim kitaplarım böyle bir savaşı içermiyor ve basit sorulara basit cevaplar sunmuyor."

2004 yılında Sci Fi Channel, Yerdeniz üçlemesinin ilk iki kitabını Legend of Earthsea adındaki mini diziye uyarlar. Le Guin bu uyarlamayı sert eleştirir. Kendi tasarladığı Yerdeniz'le uzaktan yakından alakası olmadığını söyler. Kendisinin kızıl, kahverengi veya siyah derili olarak tasvir ettiği tüm karakterlerin beyaz oyunculara oynatılmasına ve kendisinin uyarlama yapılırken dışarıda bırakılmış olmasına itiraz eder.

Romana gelince; Tenar'ın yetişkinliğe geçiş süreci boyunca en çok vakit geçirmekten keyif aldığı ve karış karış ezberlediği labirent sembolik anlamlar taşır. Tenar'ın kendini keşfettiği yerdir, bir bakıma iç dünyasıdır. Önce dünyasına, bariz bir tehlike olduğunu bilmesine rağmen Ged'i kabul eder. Comfort zone'undan bu kadar çıkmak yetmez, Ged'le tanıştıktan sonra iyice cesaretini toplar, daha önce girmeye cesaret edemediği karanlık kısımlara girmeye cesaret eder. O da yetmez, Ged ile birlikte oradan tamamen çıkıp özgürlüğüne kavuşur. Kendini kaybolmuş hissettiği, huzurunu bozan yeni ve özgür bir dünyaya adım atar.

Labirentin karanlığı, Tenar'ın etrafındaki somurtkan rahibeyle bağdaşır. Toplumların, özellikle de kadınların kadınlar üzerinde oluşturduğu baskıyı kitap boyu hissedersiniz. İktidar elde etme hırsıyla eril düzen söylemlerini benimseyip şakşakçılığını yapan sözde muhafazakar rahibenin varlığı yüzünden güneşten yoksun, karanlığa dönük, kendine dayatılmış kurallardan iki adım ileri gitmekten korkan, kuralları tamamen yıktığında ise, başka türlü bir yaşamın mümkün olduğunu daha önce hiç düşünmediği için bocalayan bir kızdır Tenar.

Ataerkil bir düzene karşı mücadele etmek zorunda olan bir kadın bildungsroman karakteridir. Kendini keşfedip sorular sormaya cesaret ettiği anda düzeni karşısına alır. Kendini keşfi boyunca, içine hapsolduğu labirentte önce tehlikeli yabancılarla karşılaşır; bunlara başta kendisine öğretildiği gibi sert tepkiler verir; daha sonra yabancıların söylediklerine kulak verip gardını düşürür; sorgulamaya başlayıp kendisine dayatılanların saçma olduğuna ikna olduğunda labirentinden artık çıkmaya hazırdır. Bu süreçte kendine değer vermeyi öğrenir. Hayat amacının rahibelik rolüyle sınırlandırılmasına isyan eder ve kendi yolunu çizmeye karar verir. Güçlü ve her istediğini yaptırabilecek bir rahibe olmaktansa, özgür ve fakat afalladığı için kendini pek de konforlu hissetmeyen sıradan bir insan olmayı seçer. Gerçek gücün iktidar koltuğunda oturmakta değil, bu ikisi arasında seçim yapabilmekte olduğunu fark eder.

Bir önceki kitabın protagonisti Ged ile devam etmeyip Tenar isminde, hikayede birden bire ortaya çıkan yeni bir karaktere odaklandığı için çoğu okurdan tepki yese de; bir bilim kurgunun merkezine kadın karakter yerleştirdiği için bir o kadar övgü toplar Le Guin. Bir önceki kitabın kahramanını burada yan role sokup pek de onun yaşadıklarını ciddiye almamak, hoş bir okuma hazzı da sunmuyor değildir. Le Guin'in "bu hikayede kahramanı veya olayı o kadar da önemsemiyorum aslında" deme şeklidir. Okuru biraz belirsizliğe sürüklediği için konforları bozsa da "ne anlatıyor bu roman" sorgulamasını yaptırdığı için; ve bu soruya da güzel sembolik yanıtlar sunduğu için keyifli bir okuma sunuyor denebilir.

17 Kasım 2018 Cumartesi

Kitaptan Filme: Heart Is a Lonely Hunter

1917 doğumlu Amerikalı yazar Carson McCullers'ın 1940 yılında yayınlanan ilk romanıdır. McCullers'ın babası bir saat tamircisi, annesi de kuyumcu çalışanıdır. Orta halli, son derece saygın bir ailedir. Carson küçük yaşlarında piyano çalmayı öğrenir. Daha sonra yazmaya daha ilgili olduğunu keşfeder. Yazmanın kendisi için bir "tanrı arayışı" olduğunu söyler. Bu bakımdan kitap otobiyografik özellikler taşır. Kendi coming-of-age deneyimini yazar bir bakıma.

McCullers Rus gerçekçilerin geleneğine uygun şekilde yazar. Güney kurgu geleneğini sık sık "gotik" olarak yorumlayan dönemin eleştirmenlerine tepki olarak, "Rus Gerçekçileri ve Güney Edebiyatı" isimli makalede, "gotik" teriminin aşırı kullanımını eleştirir ve Güney kurgu geleneğinin kökenlerini aksine gerçekçilikten aldığını, doğaüstü açıklamalarla ve olaylarla ilgisi olmadığını söyler. On dokuzuncu yüzyıl Rus gerçekçileriyle yirminci yüzyıl Güney gerçekçilerinin birçok ortak özelliği olduğunu, özellikle her ikisinin de "köylü" sınıfının mevcut olduğu bölgeler hakkında yazdığını söyler.

Müzik eğitimi almış bir yazar olarak, romanını bir füg şeklinde üç bölümde tasarlar. Birinci Kısım'da, insanın kendi iç yalnızlığına karşı isyanını ve kendini ifade etme dürtüsünü gösterir. İkinci Kısım'da, her insanın kendi özgür iradesi ve çevresel tuzakların bir araya gelmesiyle uğradığı kaçınılmaz başarısızlık anlatılır. Üçüncü Kısım koda işlevi görür. Karakterlerin durumu, Singer hayatlarına girmeden öncekinden daha da kötü bir hal alır. 

Romanını bir müzik eseri gibi ele alan McCullers, ayrıca beş "counter-theme" kullanır: 1) İnsanların birleştirici bir ilahi varlık veya ilke yaratma gereksinimi, 2) İnsan tarafından yaratılan bu tanrının bir yanılsama olma ihtimali, 3) Bireyselliğin toplumsal olarak bastırılması, 4) İnsanın diğerleriyle işbirliği yapma dürtüsünün saptırılması ve 5) Sıradan bireylerde zaman zaman ortaya çıkan kahramanlık.

Roman iki sağır ve dilsiz arkadaşın birkaç haftasıyla açılış yapar. Bir gümüşçüde oymacı olarak çalışan 32 yaşındaki uzun boylu John Singer ve kuzeninin şekerlemecisinde çalışan Yunan asıllı şişman Spiros Antonapoulos 10 yıldır birlikte yaşayan, her sabah birbirine yakın olan iş yerlerine birlikte gelip eve birlikte dönen dostlardır. John Singer eve geldiklerinde işaret diliyle gün boyu başından geçenleri büyük bir heyecanla dostuna anlatmaya hevesliyken Antonapoulos yalnızca tembel tembel dinleyip bolca yemek yer. Bir gün Antonapoulos hastalanır. Fiziksel olarak iyileşmesine rağmen tuhaf huylar sergilemeye başlar. Dükkanlardan eşyalar çalar, sokak ortasına tuvaletini yapar, vs. Singer ise büyük, hatta abartılı bir vefayla, adeta uyuşturulmuş gibi, her zaman dostunun arkasını toplar, hapse girecek kadar büyük suçlar işlediğinde birikmiş parasıyla mahkeme ücretlerini ödeyerek onu kurtarır. 

Nihayet Antonapoulos'un akli dengesinin yerinde olmadığına ikna olduklarında onu bir akıl hastanesine yatırırlar. Yıllardır paylaştıkları evde yalnız kalmaya tahammül edemeyen Singer taşınır. 

Böylece Singer, başından geçenleri anlatabildiği, kendi dilini anlayan bir dostuyla hayatını paylaştığı dönemi kapatır; ikinci ve yeni bir döneme başlar. Ev sahibinin kızı Mick Kelly, her gün yemek yediği restoranın sahibi Biff Brannon, Biff'in restoranına gelip giden sarhoş Jake Blount ve zenci doktor Copeland zamanla John Singer'ı keşfederler. Bir şeyler anlattıklarında kendisini hiçbir tepki vermeden dinlediğini ve anladığını görürler. Bunun üzerine başları sıkıştığında dertlerini anlattıkları bir dost haline gelir John Singer hepsi için. Hayatının ikinci döneminde, Singer, dostunun yokluğunda gelip kendisine kendi dertlerini anlatan insanlarla çevrelenmiş, bu kez dinleyici konumuna düşmüştür. 

Antonapoulos'tan önce ve Antonapoulos'tan sonra diye ikiye ayrılan her iki dönemde de, aslında bir şey anlatılmaya çalışılmaktadır. Romandaki karakterler, "karşılıklı" iletişime değil; yalnızca anlaşılmaya muhtaçtır. Singer, yalnızca konuştuğu dili bilen tek kişi olduğu ve kendisini anlayabildiği için  Antonapoulos'a bu kadar bağlıyken; diğer dört karakter de kendilerini dinleyip anladığını ve yargılamadığını düşündükleri için Singer'a bağlıdır. Oysa Antonapoulos başından beri Singer'ın kendisine anlattıklarını anlamaz. Singer da diğer dört karakterin içini yakan nefreti veya tutkuları anlamaz. 

Kimi eleştirmenlere göre Singer, herkesi sessizce dinlemesi bakımından İsa'yla ve kişinin Tanrı arayışıyla bağdaştırılır. Herkesin gelip günahlarını anlattığı, anlattıktan sonra rahatladığı, esrarengiz bir figürdür. 

Kitabın odak noktası John Singer karakteri olmasına rağmen, protagonistin Mick Kelly olduğunu söylemek daha doğru olur. Mick'in annesi evlerini pansiyon olarak işletmektedir. Babası bir saat tamircisidir. Evlerinde kiracılarla birlikte on dört kişi yaşar. Annesi daima meşgul ve sinirlidir. Kendisinden küçük olan 2 kardeşinin bakım sorumluluğu okula gitmediği zamanlarda Mick'e aittir. Mozart ve Beethoven hayranı, ünlü bir müzisyen olmak isteyen Mick bu duruma çok bozulur. Almak istediği piyanoya, kemana ve radyoya asla ulaşamaz, müzik derslerini hiçbir zaman alamaz. Kendi kemanını yapmaya çalışır. Gizlice başka evlerden yükselen radyoları dinler. Ablaları gibi elbiseler giyip süslenmeye ilgi duymaz. Tıpkı Harper Lee'nin Scout Finch'i gibi bir tomboydur. Koşulların onu hayal ettiğinden bambaşka yerde eli kolu bağlı şekilde tutmasından dolayı başta ailesi olmak üzere herkese öfkelidir. Bu öfkesini dindirebilen tek kişi kiracıları John Singer'dır. Mick kitapta 2 kez coming-of-age evresinden geçer. İlk olarak arkadaşları için evde bir parti verdiğinde, güzel elbiseler giyip makyaj yapar. Liseden büyük çocuklar partiye gelir. Bu, onun kendini büyük hissettiği ilk andır. İkinci olarak Harry Minowitz'le cinsel yakınlaşma yaşarlar. Bu onun cinsel yönden büyük hissettiği ilk andır. Kitabın sonunda ekonomik durumu kötüleyen ailesine destek olmak için okulu bırakıp çalışmayı kabul eder, kendince kahramanlık yapar. Bu noktadan sonra dönüşü olmayan bir yetişkinlik yoluna girmiştir. Artık müzikle ilgili hayallerinden, tomboy tarzından tamamen vazgeçmiştir.

Biff Brannon, New York Café isimli restoranın sahibidir. Karısı Alice'le birlikte işletirler. Mutsuz bir evlilikleri vardır. Alice romanın ilerleyen bölümlerinde ölür, Biff yalnız kalır. Yalnız kaldığında Singer'ı ziyaret etmeye başlar. Romandaki diğer karakterlerin aksine, Biff anlatmayı değil gözlemlemeyi sever. Gözlemlediklerini hisleriyle birleştirme becerisi yok gibidir. Geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği sentezleyemez. Singer'ı gözlemler, onun davranışlarını ve insanlarda yarattığı etkiyi anlamaya çalışır. Singer'a kapılmayan tek kişidir. Anlaşılmakla değil, anlamakla ilgilenmektedir. Mick'le kimi zaman cinsel olarak kimi zaman da bir baba gibi ilgilenmektedir. Restorana sık sık gelen deli dolu Jake Blount'a da büyük bir ilgi duymaktadır. 

Jake Blount nerede akşam orada sabah yaşayan bir adamdır. Öfkelidir. Marksizmden etkilenmiştir. Kapitalizmi zenginlerin cebi dolsun diye fakirleri sömüren adaletsiz bir sistem olarak görür. Okuyarak kendini çok geliştirmiştir. Kapitalizmin bu adaletsizliğinin farkında olan diğer insanlarla bir araya gelip eyleme geçme isteğiyle yanıp tutuşmaktadır. Etrafındaki insanların cehaleti onu çok öfkelendirir. Singer'a öfkesini anlatırken onun kendisini tamamıyla anladığı, onun da "bizden" olduğu izlenimine kapılır. Oysa Singer hiçbir şeyin farkında değildir. 

Dr. Copeland zenci bir doktordur. O da tıpkı Blount gibi Marksçıdır. Ancak toplumdaki maddi eşitsizlikten çok ırkçılık konusuna yönelir. Zencilerin cahilliği ve ayaklanmaması nedeniyle öfkelidir. Oğullarından birinin ismini Karl Marx koymasına rağmen hiçbir çocuğu kendi fikirlerini paylaşmaz, hatta Marx'ın kim olduğundan bihaberlerdir. Bu nedenle ailesinden kopuktur. Bu bakımdan Mick Kelly'ye benzer. Ailesinden kopuktur. Bu arada, Singer'ın dinleyicileri, içlerindeki öfke ve yalnızlık bakımından birbirine çok benzese de bir araya geldiklerinde doğrudan iletişim kuramazlar. Singer onlar arasında bir köprü niteliğindedir. Örneğin Copeland ve Blount çok benzer fikirleri savunmalarına rağmen bir araya geldiklerinde birbiriyle asla anlaşamazlar. 

Dr. Copeland karakteri aracılığıyla McCullers, 1930'ların sonunda Güney'de ırkçılığın geldiği boyutu işler. Kölelik yıllar önce kaldırılmasına rağmen ırkçı önyargılar toplumda hala sürmektedir. Zencilerin birçok kamu alanına girişi hala yasaktır.

Karakterlerin öfkesini, yazarın kendi öfkesiymiş gibi gerçekçi bir şekilde hissettiğiniz müthiş karakter tasvirlerinden sonra kitabın en çarpıcı bölümü olan üçüncü bölümde Singer, dostunun akıl hastanesinde öldüğü haberini aldığı anda hayata küser. Artık dünyada kendisini anlatabileceği kimse kalmamıştır. Tamamen yalnız hisseder ve bunun altından kalkamayıp intihar eder. Onun intiharıyla birlikte 4 karakter de büyük bir yıkıma uğrar. Buldukları huzur artık yok olmuştur. Onları anlayan kimse kalmaz, hepsi bir tarafa saçılır.

FİLM

1968 yılında Robert Ellis Miller yönetmenliğinde sinemaya uyarlanır. Singer'ı Alan Arkin, Mick'i Sondra Locke oynar. Kimi kısımlar kitaptan kesilip atılsa da aslına epey uygun bir uyarlama olarak karşımıza çıkar. Örneğin Mick kitaptakinden daha büyüktür. Kitaptakinin aksine yalnızca bir kardeşi vardır. Ralph'in Baby'yi kafasından vurma sahnesi filmde yer almaz. 

Sondra Locke'un ilk filmidir. Hem kendisi hem Alan Arkin filmdeki rolleriyle Oscar'a aday olsalar da ödülü alamazlar. 

Karakter tasviri ve coming of age sevenlerin, Harper Lee sevenlerin kaçırmaması gereken bir roman ve yazardır. İçinde bol bol sistem eleştirisi; cahil toplum içinde bildiğini anlatamamanın öfkesini yaşayan aydın karakterler barındırır. Bu bakımdan günümüz toplumuyla ve bireyiyle çok paralel özellikler taşır. İş Bankası Yayınları Modern Klasikler Dizisi'nden çıkan baskısı ve çevirisi şiddetle taviyedir. Filmi de çerez niyetine izlenebilir.

---
https://www.sparknotes.com/lit/lonelyhunter/

8 Kasım 2018 Perşembe

Kitaptan Filme: Apocalypse Now (Heart of Darkness)

İtalyan asıllı Amerikalı yönetmen Francis Ford Coppola’nın yönettiği Apocalypse Now (1979), Polonya asıllı yazar Joseph Conrad’ın Heart of Darkness kitabından serbest uyarlanır. New Hollywood dalgası yönetmenlerinden Coppola, Modernist Edebiyat yazarlarından Conrad’ın ucu yoruma açık narasyon stilini muhafaza eder. Bununla birlikte seti, temayı ve karakterleri neredeyse tamamen değiştirir. Kitaptaki hikaye Congo’da fildişi ticareti yaparken kontrolü kaybedip gaddar bir yöneticiye dönüşen Kurtz’e ulaşmaya çalışan şirket kaptanı Marlow’u konu alırken, filmdeki hikaye Vietnam Savaşı’nın ortasında Kamboçya’daki bir kabileye kendi ilkel yöntemleriyle hükmeden yoldan çıkmış kanlı ve gaddar Albay Kurtz’ü yok etmek üzere görevlendirilmiş Willard’ı konu alır. Kitap sömürgeciliği eleştirirken film Amerika’nın Vietnam Savaşı’ndaki müdahaleci pozisyonunun gereksizliğini eleştirir.

FİLM: APOCALYPSE NOW (1979)

60'lı yıllarda Roger Corman'in yanında küçük bütçeli filmlerle başarı yakalayıp adını duyuran Coppola, öğrencilik yıllarında tanıştığı George Lucas’la yakın arkadaş olur. Başlarda filmi yönetmesi tasarlanan Lucas, hikayenin senaryolaştırmasına büyük katkılar sağlar ve film boyunca Coppola’yla birlikte çalışırlar. Hatta filmde Harrison Ford’un canlandırdığı Albay Lucas karakteri, ismini ünlü yönetmenden alır.

Bu dostluğa ve filmler ilgili daha birçok detaya, Eleanor Coppola’nın 1991’de yayınlanan, çekim sürecini anlatan Hearts of Darkness: A Filmmaker’s Apocalypse belgeselinde yer verilir. En az film kadar ilgi çekici bir iştir.

Çekimler sırasında yaşananlar filmin ve hikayenin önüne geçecek kadar ilginçtir. Çekimlere başladıktan sonra Coppola'nın isteğiyle başrol oyuncusu değiştirilir. Odadaki sahnede Martin Sheen gerçekten sarhoştur ve elini gerçekten kanatır. Çekimlerin bitmesine az vakit kala kalp krizi geçirir, ülkeye geri döner. Dönülmez bir noktada oldukları için başka çaresi olmayan Coppola, Sheen'in iyileşmesini bekler. 1 milyon dolara nakit ödeme ile anlaştıkları Marlon Brando, filme katıldığında hikayeyi aslında hiç okumamıştır ve vereceğine söz verdiği kilolarından kurtulamamıştır. Kilolarını örtmek için ışık oyunları yapılır. Çekim sırasında tayfun çıkar, setlerin hepsi yerle bir olur, tekrar inşa ederler. Yapım şirketinin ayırdığı bütçe aşılır, Coppola kendi evini ve şarap evini ipotek ettirir. Günlük yüklü bir miktar kira ödeyerek kullanma hakkına sahip oldukları Filipinler hava kuvvetlerinin helikopter filoları, bölgede çıkan terör olayları nedeniyle çekimin ortasında sık sık seti terk edip savaşmaya gider. Eleanor Coppola, Apocalypse Now’ın Francis'in hikayesi; kişinin kendi iç dünyasına yaptığı yolculuğun bir metaforudur der. Kurtz’e ulaşmak için bir savaşın ortasından geçmeye çalışan Willard gibi, Francis de anlamlı bir sona ulaşmak için varını yoğunu ortaya döküp her gün kendi sınırlarını keşfederek büyük bir savaş verir. Yalnızca arayışın anlatıldığı ve sonun yoruma açık bırakıldığı hikaye gibi, Coppola'nın sonu muğlak olan serüveninin süreci bir hikayeye dönüşecektir.

Ünlü Cannes konuşmasında söylediği gibi, Vietnam Savaşı’nı filme çekerken Vietnam Savaşı’nın kendisini yaşarlar. Ellerindeki çok malzeme ve çok adamla Filipinler’in ortasında bir şeyler yapmaya çalıştıklarını, zamanla bunun onları delirttiğini söyler. Sörf delisi, klasik müzik meraklısı, napalm kokusu seven ikonik Yarbay Bill Kilgore karakteriyle savaşın şov yönüne eleştiri yapılır.

Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon kitabında Apocalypse Now’a bu bağlamda atıf yapar. Coppola’nın Amerikalıların savaşma yöntemiyle aynı şekilde film yaptığını söyler. Her ikisinde de ölçüsüzlük, çok fazla kaynak ve çok fazla insan kullanılır. Savaş, teknolojik ve saykodelik hayal gücünün ürünüdür ve özel efektlerle gelir. Adeta filme çekilmeden önce bile bir filmdir. Bu bakımdan film, savaşın bir uzantısı gibidir. Teknolojiyle haşır neşir olma yaklaşımları bakımından film savaşa, savaş da filme dönüşmüş gibidir. Amerikalıların gerçek Vietnam Savaşı’nı kaybederken Apocalypse Now’la kazandıklarını söyler. Sinematografik gücün endüstriyel ve askeri güçle eşit olduğunu, hatta onlardan üstün olduğunu öne sürer.

Başlangıçta 16 hafta sürmesi beklenen çekim defalarca ertelenince filmle ilgili Apocalypse When? Apocalypse Forever gibi karikatürler ve manşetler medyada sık sık görülür. 1979 yılında henüz tamamlanmamışken, 32. Cannes Film Festivali’nde devam eden iş olarak gösterilir ve o yıl The Tin Drum’la birlikte Altın Palmiye’yi paylaşırlar.

NEW HOLLYWOOD

1960’lı yıllarda Hollywood, ekonomik kriz zamanında, pahalı filmlerden büyük maddi kayıplar yaşanınca risk alan yenilikçi sinemaya yönelir. Genellikle genç sinemacılara ve yapımcılara yetki verilir. Yeni bir soluk, anlatım arayışı hakimdir. Stüdyolar Avrupa sanat filmlerine doğru ilgisi kayan izleyicinin ilgisini tekrar çekmek için, çoğu Roger Corman ekolünden gelen genç sinemacılarla çalışır.

1960’ların sonu, 70’lerin başında yeni bir jenerasyon Amerikan sinemasında kontrolü ele alır. Yaptıkları işler konu bakımından kompleks, yenilikçi, ahlaki bakımdan belirsiz, otorite karşıtıdır. Vietnam Savaşı ve iktidardaki yöneticiler tarafından hayalkırıklığına uğratılmış, aileleri kadar boyun eğme meraklısı olmayan yeni bir jenerasyonu temsil ederler.

Basının Yeni Hollywood ismini verdiği bu akımdan çıkan filmler genellikle büyük stüdyolar tarafından finanse edilir. Ancak yeni stilistik yaklaşım sunarak stüdyo geleneğinden ayrılırlar. Avrupa’daki devrim niteliğinde yeni sinema akımlarından etkilenip suç, savaş, vahşi batı gibi klasik Hollywood türlerini yeniden kurgularlar. Böylelikle Amerika’nın geçmişine ve geleceğine daha eleştirel bir bakış sunarlar.

Genellikle New York’ta eğitim almış olan aktörler, aktrisler, sinematograflar, editörler ve diğer çalışanlar Amerikan filmlerinin üslubunu tamamen değiştirmeyi başarırar.

Alfie gibi, 1966’da yayınlanan birkaç İngiliz filmine seyirciden büyük ilgi gelir, bu da izleyicilerin cinsel olarak daha açık içeriklere ve daha serbest narasyonlara açık olduğunu gösterir. Dönemin sinefilleri, örneğin Ingmar Bergman’dan, François Truffaut’dan, Jean-Luc Godard’dan yeni filmler çıkmasını büyük bir ilgiyle bekler haldedir.

Diğer taraftan, sinema sektörünün büyük patronları yaşlanıp işten ayrıldıkça stüdyolar satılmaya ve dev holdingler tarafından satın alınmaya başlar. Film prodüksiyonu, örneğin sigorta, araba, emlak gibi işlerde faaliyet gösteren firmaların alt işlerinden biri haline gelir. Yine de stüdyodaki ayaklanmalar prodüksiyona yeni yöneticilerin ve genç idarecilerin getirilmesine, risk alınmasına yol açar. Film seyircisinin zevkinin değiştiğini fark ederler ve onlara istediklerini verecek olan sinemacıları aramaya koyulurlar. Böylelikle Amerikan Yeni Dalgası başlar.

Arthur C. Clarke’la işbirliği yaparak çektiği 2001: Bir Uzay Destanı filminde Kubrick, hem bilim kurgu türü için büyük bir sıçrayış gerçekleştirir hem de sinema evreninin sınırlarını yeniden tanımlar. Steven Spielberg, filmi kendi jenerasyonunun büyük patlaması olarak yorumlar ve bu film olmasaydı Star Wars gibi sinemanın dev yapımlarının gerçekleştirilemeyeceğini söyler. Yeni Hollywood yönetmenleri için Kubrick’in auteur stili ve hem Hollywood sinemaları tarafından finanse edilip hem de kendisine müdahelede bulunulmaması müthiş bir ilham kaynağı olur.

Roger Corman de başka bir başarılı bağımsız sinemacıdır. Yeni yetenekleri keşfetme yeteneği sayesinde, deneyimsiz yetenekleri ucuz iş gücüyle çalıştırır. Francis Ford Coppola ilk keşiflerinden biridir. Azim, kararlılık ve yeteneğinden etkilendiği Coppola’ya The Young Racers (1963) filminden artan bütçeyle düşük bütçeli bir korku filmi yapma görevi verir. Coppola yalnızca 9 günde Dementia 13 filmini çeker.

Steven Spielberg, Martin Scorsese, Brian De Palma, Woody Allen ve George Lucas ünlü Yeni Hollywood’cu yönetmenler arasında yer alır.

Anlatımda çözümsüzlüğe, filmin açık uçlu olmasına önem verilir. Sonunu bağlamaya çalışan klasik filmlerin üslubu artık kullanılmaz.

MODERNİST EDEBİYAT

Açık uçlu anlatım, ahlaki değerleri empoze etmekten kaçınma, otoriteleri reddetme gibi özelliklere Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da çıkan Modernist Edebiyat akımında da rastlamak mümkündür.

Modernist romandaki anlatıcı, karakterlerin ahlaksızlıklarından, eksiklerinden bahsetmekten kaçınır.

İçi boş materyalist bir toprak parçası gibi görünen bir dünyayla yüzleşen birçok yazar ve sanatçı, pesimist ve yorgun bir ruh haline bürünür. Viktoryanizm’in kısıtlamalarından kendilerini sıyırmaya çalışan bu sanatçılar, dünya deneyimleri ve anlayışları üzerinden doğruyu anlatmaya çalışırlar. Dünya değiştikçe edebiyat da değişikliği yansıtacak şekilde dönüşür. Ortaya çıkan edebi dönem, şu an Modernizm diye adlandırdığımız, tüm sanat dallarını kapsayan devrim niteliğinde bir harekettir.

1920’lerde ve 1930’larda Avrupa ve Amerika’da gelişen edebi harekete atıf yapan Modernist terimi, yenilikçi anlamına gelen modern kelimesiyle karıştırılmamalıdır. Dolayısıyla her yeniyi modernist edebiyat olarak adlandırmak doğru olmayacaktır. Belirli coğrafi ve tarihi sınırları olan bir akımdır.

Modernizm, özellikle Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra edebiyat ve diğer sanat dallarındaki öznelere, formlara, kavramlara ve stillere atıf yapar. Yalnızca Batı sanatının değil, genel olarak Batı kültürünün geleneksel temellerinden bazılarını kasıtlı olarak radikal çekilde yıkmayı ifade eder. Friedrich Nietzsche, Karl Marx, Sigmund Freud gibi, toplumsal düzen, din ve ahlak, insanın kendisini anlamaya giden yolda benimsenen geleneksel yollar gibi mutlak kabul edilen değerleri sorgulayan düşünürler, modernizmin önemli entelektüel öncülleri arasında yer alır. Modernist yazarlar, Freud ve Carl Jung’un yeni psikolojik teorilerinden etkilenir. Modernist yapıtlar, Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşan kayıp, kandırılmışluk ve umutsuzluk hissini yansıtır.

19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başlarında, özellikle bir jenerasyonu neredeyse tamamen silen, geri kalanları büyük bir travma içinde bırakan, kendini yeni ve tuhaf bir dünyada yabancı gibi hisseden kayıp bir jenerasyona neden olan Birinci Dünya Savaşından sonra, Batı medeniyetinin, geleneksel inançlarının, toplumsal ve ahlaki sistemlerinin, teknolojik ilerlemelerinin, ilerleme kavramlarının üstünlüğüne ve sürdürülebilirliğine yönelik inanç sarsılır.

Modernist edebiyat ve diğer sanat dalları, savaş sonrasının sert gerçeklerini yansıtmak için geleneksel edebiyat yöntemlerinin yeterliğine inanç duymamaya başlarlar. T.S. Eliot’un dediği gibi, geleneksel şekilde tutarlı ve stabil bir toplumsal düzen sunan bir edebi eseri bir araya getirmek, gerçek tarihteki karmaşaya ve anlamsızlığa uygun düşmemektedir. Modernist yazarlar, güncel düzensizliği yansıtan, hatta genellikle dine ve kültürel geçmişin mitlerine dayalı entegrasyona zıt olan yeni edebi formlar ve stiller denerler ve genellikle insanlığın tarihsel olarak süreksizliğini ve yabancılaşmalarını vurgularlar.

Modernist yazarlar kendi güncellerinin doğruluğunu ifade ederler. Modernistler düzensizlik, süreksizlik, yabancılaşma, anarşi, dünyanın parçalanması gibi temaları; kısımların yerini kasıtlı olarak değiştirip çok çeşitli bileşenler arasındaki bağlantının keşfini okura bırakarak, naratif sürekliliği bozup, standart karakter yaratma yöntemlerinden uzaklaşarak ve bilinç akışı ya da diğer yenilikçi anlatım yöntemleriyle geleneksel cümle dizilimi ve naratif dil tutarlılığını ihlal ederek edebiyata eklerler.

Modernist edebiyat ve diğer yaratıcı sanat dalları “avant-garde” ve deneyseldir. Bir grup sanatçı ve yazar, “yenileştirme” misyonunu üstlenir. Hem sanatta hem de toplumsal söylemde kabul edilen sözleşmeleri veya özellikleri ihlal ederek o güne kadar hiç görülmemiş yeni sanatsal formlar ve stiller oluştururlar ve ihmal edilen, bazen de yasaklanan konuları gündeme getirirler. Avant-garde sanatçılar sıklıkla kendilerini yerleşik otoriteye “yabancılaşmış” olarak tanımlarlar, bun karşı kendi otonomilerini kurmaya çalışırlar. Amaçları geleneksel okurun hassas noktalarına dokunmak ve baskın burjuvazi kültürünün normlarını zorlamaktır. Tüm bu trendler, 19. Yüzyılın sonlarında estetizmden ve “sanat sanat içindir” düsturundan beslenir.

1902 yılında Blackwood’s Magazine’de üç bölüm olarak yayınlanan novella Heart of Darkness, birçok edebiyat eleştirmeni tarafından “Erken Modernizm” eseri olarak kabul edilir. Birçok farklı hikaye anlattığı için birçok farklı şekilde okunabilir ve yorumlanabilir. Bir yandan kendi zamanını yansıtan, diğer yandan bizim zamanımınız da ilgilendiren hikayeler söz konusudur. Yalnızca içeriği ve temaları değil, deneysel narasyonu da Modernist izler taşır.

Heart of Darkness bir yandan Batı sömürgeciliğinin eleştirisini yapar. Özellikle de 1890’ların sonunda Kral Leopold II’nin malı sayılan ve insanlarının akıl almaz işkencelere maruz kaldığı Belçika Kongosu'nda yaşanan şeytani kötülüklere gönderme yaparak, sömürgeciliği acıtıcı bir gerçekçilikle gösterir. Tanıklık raporları, insani reform hareketleriyle birlikte Heart of Darkness, Avrupa sömürgeciliğinin insanlığa sığmayan aşırılıklarına karşı genel bir olumsuz kanı yaratmaya katkı sağlar.

Diğer yandan, Heart of Darkness “Psikolojik Roman” olarak algılanabilir. Odak hikayenin kendisinden, hikaye anlatıcısının zihnine yönelir. Burada hikaye anlatımının kendisi bir iyileşme aracı olarak görüldüğü için önemlidir. Freud teorilerine aşina biz okurların aksine, Conrad’ın döneminde yaşayan okulara bunu kabul ettirmek o zamanlar daha yenilikçi bir çabaydı. Heart of Darkness çoğu zaman otobiyografik bir roman olarak anılır. Joseph Conrad, Heart of Darkness’ı yazmadan önce Kongo’da kaptanlık yapar ve çalıştığı süre boyunca bir sürü zulme tanık olur. Bu deneyimi hastalanmasına ve hayatının geri kalanında onu etkileyecek travmalar geçirmesine neden olur. Kitapta Kongo deneyiminden esinlenir. Freud, hikaye anlatarak iyileştiren psikanalitik yöntemin öncüsüdür. Burada kişinin çocukluğuna be bilinçaltına inilerek kişinin davranışının sebebi anlaşılır. Bu bakımdan Heart of Darkness, Conrad’ın bilinçaltına uzanmamızı sağlayan psikanalitik bir materyaldir.

Conrad’ın seçtiği hikaye anlatıcısının ismi belli değildir. Kurtz hakkındaki hikayesini anlatan Marlow’un gemideki dinleyicilerinden biridir. Okurların olayın kendisine veya Kurtz’e değil, hikayenin Marlow üzerindeki etkisine odaklanmalarını ister bir bakıma. Marlow hikayesine başladığında ise hikayeyi bir sona bağlamak yerine yalnızca deneyimini anlatacağı okur tarafından anlaşılır. Ayrıca hikayeyi bir yan karakterin ağzından, birinci tekil şahısla dinleriz. Dolayısıyla okur olarak Kurtz hakkındaki düşüncelerimiz Marlow’un anlatımıyla sınırlıdır. Conrad araya girip karakterlerin kafasından geçenleri anlatmaya çalışmaz, sonunu bağlamaz veya anlamlandırmak için çabalamaz. Yalnızca Marlow’un anlattığı kadarını öğreniriz. Onun bakış açısına ve hikayeyi yorumlayışına muhtacızdır. Marlow da birkaç kez başından geçen bu olayda cevapları kesin olarak öğrenemediğini söyler. Marlow seansa gelmiş bir hasta, okur da psikolog gibidir bir bakıma. Hikayenin kendisini değil kendi hikayenin üzerinde yarattığı algıları anlatması, ama açıklamaması veya yorumlamaması bir modernist naratif özelliğidir. Aynı şekilde bilinç akışı, sık sık yapılan geri ve ileri zaman sıçramaları, kronolojik olmayan anlatım; açık uçlu anlam, çok tabakalı ve sonuca bağlanmayan hikaye; arayış yolculuğunun kendisine odaklanma, sonuç üzerinde durmama gibi modernist edebiyat türüne özgü özellikler de Heart of Darkness’ta gözlemlenebilir.

Evrensel bir otorite olmadan kişisel bir yapı olarak ahlak konsepti fikri Heart of Darkness’ın ana fikridir. Her karakterin kendi ahlaki kuralları vardır. Marlow, Kurtz ve anlatıcı kendi kurallarına sahiptir. Kitaptaki karakterler birbiriyle sürekli temas halinde olmasına rağmen ilişkilerinin kalitesi ve bağlantıları sınırlıdır çünkü ortak değerleri paylaşmazlar. Bu da modernizmin bir özelliğidir. 

Modernist özelliklerinin yanı sıra kitapta sembolizmin izlerini de yoğun şekilde görmek mümkündür. Karakterler simgeseldir. Örneğin Kurtz, aydın bir toplumdan yetişmiş parlak bir karakter olarak karanlığa ışık götürmek inancıyla sömürge topraklarına gidip orada ahlaki çöküş yaşadıktan sonra içindeki karanlık yönü çıkaran bir karakterdir. Avrupa burjuvasizinin sömürgecilikle birlikte ahlaki çöküşünü temsil eder. Fransız devrimiyle birlikte özgürlük, kardeşlik ve eşitlik sloganları için savaşan Avrupa uygarlığı, sömürgecilikle birlikte devrimci özelliğinden uzaklaşıp sömürdüğü ülkelerin özgürlüğünü, eşitliğini ve kardeşliğini unutur.

Film özellikle medeniyet ve ilerleme kavramlarının eleştirilmesi bakımından romanın ruhuna sadık kalsa da, birçok yönden değişiklikler içerir. Avrupa sömürgeciliğinin yerini Amerikan müdaheleciliği alır. Yine de kitabın verdiği mesaja sadık kalmaya çalışır.

Filmden sonra Hearts of Darkness: A Filmmaker’s Apocalypse belgeseli kesinlikle izlenmelidir.

-------------------

Kaynakça 
http://www.newwavefilm.com/international/new-hollywood.shtml
http://web.cocc.edu/cagatucci/classes/eng109/Modernism_Heart2007.htm
http://dipnotkitap.net/ROMAN/Karanligin.htm