13 Ocak 2022 Perşembe

Film: Deux jours, une nuit (2014)


Dardenne kardeşlerin yönettiği Belçika yapımı film. Başrollerde Marion Cotillard ve Fabrizio Rongione var. Bir meseleye çok karakter üzerinden bakan filmlerin gerçek zamanlı sürükleyiciliğine sahip.

Bir firmada çalışan Sandra depresyon teşhisiyle bir süre işe gidemiyor. Tedavisi sırasında onun yaptığı işi, 16 iş arkadaşı kendi aralarında bölüşüyorlar. Aynı işin 16 kişi tarafından da yapılabildiğini gören patron Monsieur Dumont çalışanlara şöyle bir seçenek sunuyor: Hastalık izni bittiğinde Sandra geri gelsin ya da her birinize 1000 Euro prim ödeyelim ve onun ekstra işini siz yapmaya devam edin. İş yerinde bir oylama yapılıyor ve 16 kişinin 14'ü primi tercih ediyor. Sandra'ya oy veren 2 kişiden biri olan Juliette, Sandra'yı alıp patronun yanına gidiyor ve Pazartesi sabahı yeni bir oylama yapılmasını kabul ettiriyor. Sandra'nın kendi aleyhinde oy veren 14 kişiyi ikna etmek için 2 gün 1 gecesi var. Tek tek tüm iş arkadaşlarının numarasını ve adresini bularak işe koyuluyor.

Mecazi anlamda bir tür yol hikayesi. Yıllardır tanıdığı insanların gerçek karakterini gördüğü, kendisinin de pek çok kez mental breakdown yaşadığı bir yol, serüven gibi. Bir hedef var, ona ulaşmak için varını yoğunu ortaya koyması gereken bir kahraman var. Kahramanın hedefe ulaşmasına yardım edenler (lehine oy vermeyi kabul eden 8 kişi), önünde engel olarak duranlar (prime oy veren 8 kişi) var. Greimas'ın eyleyenler modeline cuk oturan unsurlar bunlar. Çogu masalın, fantastik kitabın da olay örgüsü ayrıca. Dolayısıyla yapısı itibariyle ilerlemesi gerektiği gibi ilerleyen bir film. Filmi gerçekçi hale getiren bir unsur bu. Temposu da gerçekçiliğini güçlendiriyor; bazen Sandra'nın yalnızkenki halini, bazen Manu ile diyaloglarını, sabah çocukların yatağını toplamasını, baştan sona görüşmelerin tüm detaylarını izliyoruz. Ben gerçekçiyim bakın diye bağıran bir film kısaca.

14 kişiyi 1000 Euro'dan vazgeçirip kendisine oy vermeye ikna etmek gibi zor bir görevi yerine getirmesi gereken kişi, depresyon tedavisi henüz sonlanmış, hala vaktinin çoğunu uyuyarak geçiren, sabahları giyinmiş olmak için giyinen, haplarını artık almaması gerektiği halde almaya devam eden zayıf bir karakter. Bu da izlerken insanı feci boğuyor. Kendini dış dünyadan soyutlamış bir kişi için ikna etmek, özellikle, dünyanın en zor işidir. Bolca iletişim, temas, sosyal beceri, doğru argümantasyon, vs. gerektirir. Her şeyden önce Sandra özelinde bir mücadele izliyoruz. Başarıp başarmaması kadar, denemesi de bizim için önemli hale geliyor. Hatta öyle ki denemesi Sandra'dan istediğimiz  tek şey oluyor. Aldığı her olumsuz yanıtta içine kapanan, erkenden geceliğini giyip uykuya çekilen, arabanın ön koltuğunda sağına dönüp uyuyan bir karakterimiz var. Her düştüğünde kocası Manu yardıma koşuyor. Görüşmeler üst üste kötü gittiğinde, nihayet içten bir olumlu yanıt alması Sandra'ya tekrar güç veriyor, vs. İnişli çıkışlı bir yolda, en kırılgan haliyle yürümek için kocaman bir mücadele veriyor.

İnsanların 1000 Euro'yu kaybetme fikrine verdiği 14 farklı tepki gösterilmiş, filmin en keyifli özelliği bu belgeseli andıran görüşmeler olmuş. Sandra'nın oy istediği ve karşı tarafın kabul ya da reddettiği  bir sürü sahne var. Sahnelerde her iki karakterin de yüz ifadesini görüyoruz, "karşılıklı" olma hali önemsenmiş belli ki. 1000 Euro mevzusunun sadece Sandra'da değil, diğer karakterlerden sebep olduğu duyguları da görmemiz istenmiş. Her biri bir miktar duygu, katarsis, bazen şiddet, bazen cesaret, bazen acıma içeren sahneler. Yeri geliyor, reddedenler de empati kuruyoruz. Kendisinden bir iyilik istendiğinde insanların düştüğü hali görmek bazen umut veriyor, bazen içinizi bunaltıyor. Bir kişi "patron neden 16 kişi yapabileceğimiz işe seni alsın ki" diye Sandra'yı manipule etmeye çalışırken bir kişi 1000 Euro'dan vazgeçirmek için kocasını ikna etmeye çalışırken ilişkisiyle ilgili uyanış yaşayıp boşanma kararı alıyor, başka bir kişi iyi ki geldin sana oy vermediğim için çok pişmandım diye ağlamaya başlayıp Sandra'ya sarılıyor, vs. Sandra'nın Manu ve Juliette ile çıktığı yol zamanla ona oy verenlerin de dahil olduğu toplu bir mücadeleye dönüşüyor ve bu, Sandra'nın yalnızlık ve izolasyon hissini ortadan kaldırıp ona kendini güçlü hissettiriyor.

Nihayet oy günü geldiğinde Sandra, kendisi aleyhinde milleti kışkırtan Jean-Marc ile yüzleşiyor. İki gündür en büyük düşmanı olarak gördüğü bu adamın yüzleşirkenki korkak tavrı Sandra'ya film boyunca ilk kez kendini güçlü hissettiriyor. Oylar yarı yarıya kaldığı için Sandra işe geri dönemiyor. M. Dumont mücadelesinden etkilenerek ona sözleşme süreleri dolduğunda başka birisinin sözleşmesini yenilemeyerek sayıyı yine 16'da tutabileceklerini söylüyor ve işte kalmasını teklif ediyor. Sandra reddedip çıktığında Manu'yu arıyor ve yüzü gülerek söyle diyor: İyi mücadele ettik, mutluyum. Sandra'nın ilk kez mutlu hissettiği noktada bizim de göğsümüzdeki ağırlık kalkıyor. Yenilgi alınan savaştan mutlu ayrılıyoruz. Mühim olanın galibiyet değil mücadele olduğunu, umut olduğunu güzel güzel anlatıyor film. Yalnız değilsiniz, birleşin, mücadele edin, yüzleşin, her zaman seçme şansınız var vs. vs. diyor kısaca.

Dardenne Kardeşlerin belgesel üslubuna sahip toplumcu gerçekçi filmini izlediğinizde, bu kadar çok şeyi 1,5 saate nasıl sığdırdıklarına siz de şaşıracaksınız.

12 Ocak 2022 Çarşamba

Kitaptan Filme: La Cérémonie (1995)


Claude Chabrol'ün 1995 yapımı filmi. Ruth Rendell'ın 1977'de yayınlanan A Judgment In Stone kitabından uyarlanır. Lelièvre ailesinin yardımcı olarak işe aldığı Sophie Bonhomme, baş karakterimiz, ikonik ifadesiz yüzü, soğukluğu, verdiği kısa yanıtlar ile dikkat çeker. Kitaptaki karakter (Eunice) bire bir uyarlanmış bence, çok başarılı buldum. Bu tuhaflığının altında yatan sebep filme kıyasla kitapta daha net şekilde açıklanmış. Oraya geliriz.
 
Lelièvre ailesi Catherine, Georges, Catherine'in önceki evliliğinden oğlu Giles ve Georges'un önceki evliliğinden kızı Melinda'dan oluşan, 4 kişilik çekirdek bir upper-middle class aile. Catherine'in resim galerisi var; Giles tam bir sanat düşkünü, Melinda son derece bilinçli, bağımsız, kültürlü bir kızcağız, Georges da tam olarak ne iş yaptığını anlayamadığım -iş adamı olabilir- bir elit (üslubu, giyimi, kuşamı yerinde). Bu dördü, nedendir bilinmez, şehirde değil de taşrada, devasa bir evde yaşamayı tercih ediyor. Catherine artık ev işlerine tek başına yetişemediği için bir yardımcı almaya karar veriyor (son derece makul). Film, Catherine ve Sophie'nin mülakat sahnesiyle başlıyor. 
 
Catherine son derece düzgün çalışma şartlarını sıralayan, biraz havalı, ama pek de rahatsız edici olmayan, dışa dönük bir portre çizerken Sophie verdiği kısa yanıtlarla ve bazen alakasız tepkileriyle, içedönük, ama onun da ötesinde bir şeyleri tuhaf olan, hafiften izleyicinin antipatisini kazanmaya başlayan bir karakter izlenimi bırakıyor. İzleyici antipatisini içine atarak burada şöyle düşünüyor muhtemelen: Upper-middle class karşısında yeterince ezilmiş, onlara soğuk davranmakta haklı bir emekçi kardeşimiz. Fakat mülakat ilerledikçe tuhaf bir durum oluşuyor. Catherine bir şekilde Sophie'nin etkisi altına girmiş gibi; işi kabul etmesi için ısrar eden bir tona bürünüyor. Sophie ise herhangi bir yumuşama, yakınlaşma belirtisi göstermeden mülakata devam ediyor. 

Sophie işi kabul edip geliyor, ev kendisine gezdirildikten sonra odasına dinlenmeye çekiliyor. Lelièvre'lerin eski televizyonunu hipnotize olmuş gibi izlemeye başlıyor. Televizyon, o ana kadar Sophie'nin önem veriyormuş gibi göründüğü tek şey. Gel zaman git zaman, Sophie'nin taşrada tek başına sıkılabileceğini düşünen aile, isterse Catherine'in arabasını alıp sağa sola gidebileceğini bildiriyor. Ancak Sophie ehliyeti olmadığını, çünkü gözlerinin iyi görmediğini söylüyor. Bu zamana kadarki tüm tuhaflıklarının sebebini keşfettiklerini sanan aile Sophie'yi şehre, göz doktoruna götürüyor. Karakterimizin basit bir "ezilen emekçi kardeşimiz" olmadığını, işin içinde daha şeytani bir şeyler döndüğünü anlamaya başlıyoruz. Zira muayeneye giriyormuş gibi yaptıktan sonra hızla çıkıp bir büfeye gidiyor, kendisine güneş gözlüğü ve çikolata alıyor, parasını öderken zorlanıyor. Derken baş kahramanımızın dislektik olduğunu fark ediyoruz. Okuma yazma bilmiyor. Tüm bu uzak duruşunun, kaçışının, soğukluğunun sebebini böylece anlamış oluyoruz. Günümüz dünyasında büyük ayıp olarak karşılanacak bu eksikliğini saklayabilmek için tüm dünyayla arasına mesafe koymuş bir karakter söz konusu. Kendince seçtiği bu savunma mekanizması nedeniyle karakterimiz tam bir "yabani". Bu durum kitapta oldukça detaylı tasvir edilmiş. Kitapta işin içine Dünya Savaşı da giriyor. Çocukluğu savaşa denk geldiği için ailesinden koparılıp başka ülkeye gönderilmiş, orada üvey aile ile okula gönderilmiş, uyum sorunu yaşamış, geri dönmüş, vs. Okuma yazma bilmemesinin altında travmatik sebepler var. Böyle geçen bir çocuklukta okulda başarı gösteremiyor, yargılanmamak/ayıplanmamak için kendini herkesten, her şeyden, her türlü yakınlıktan soyutluyor. Filmdeki Sophie'nin başlangıçtaki mülakat sahnesinde sezdiğimiz tuhaflığı, uzaklığı bu durumdan kaynaklanıyor.

Derken Sophie, postanede çalışan Jeanne ile yakınlaşmaya başlıyor. Sophie'nin aksine çok konuşan, çok eğlenen, okumayı seven, hiçbir savunma mekanizması yokmuş gibi duran bir karakter. Televizyondan sonra Sophie'nin yakınlık kurduğunu gördüğümüz ikinci unsur Jeanne oluyor. Sophie, Jeanne'ın yargılamayan, kendi halindeki çılgınlığını savunma mekanizmasına bir tehdit olarak görmüyor. Ayrıca Jeanne'ın Lelièvre'lere karşı takındığı eleştirel (hatta kıskanç, dedikoducu) tavır Sophie'nin bir şekilde dikkatini çekiyor. Göz doktoruna götürme, notlar bırakma gibi huyları nedeniyle yavaştan tehdit olarak gördüğü işverenlerine içten içe beslediği negatif duyguların yüzeye çıkmasını sağlıyor Jeanne. Lelièvre'ler tatile çıktığında, Jeanne'ın eve girip Catherine'in gardrobuna varana kadar her yeri kurcalamasından gram rahatsız olmuyor mesela. Aksine, teşvik eder gibi, hevesli bir suç ortaklığı gözlemliyoruz. Derken Jeanne, Sophie'nin tek arkadaşı oluyor. Sophie akşamları Jeanne'ı Lelièvre'lerin onayını almadan eve sokuyor, televizyon izliyorlar. Jeanne Sophie'yi kilisedeki gönüllü işlere ortak ediyor, beraber kullanılmış giysi ayıklıyorlar, vs. Jeanne Sophie'nin okuma yazma bilmediğini öğreniyor, bundan herhangi bir şekilde etkilenmiyor, arkadaşlıkları devam ediyor. Fazlaca yakın bir ilişkileri var, acaba bir noktada cinsel gerilim yaşayacaklar mı diye merak ediyorsunuz. Filmde buna dair herhangi bir gönderme yok. Kitapta ise direkt olarak aralarında lezbiyen ilişki olmadığı belirtilmiş. Sophie'nin cinsiyetsiz olduğundan, savunma mekanizmasının sağlamlığı nedeniyle cinsel dürtülerinin de tamamen körelmiş olduğundan falan bahsediliyor (biraz abartı sanki).

İlk verdiği izlenimle emekçi bir kardeşimiz olduğunu düşündüğümüz, daha sonra anlaşılabilir gerekçelerle yabani olduğunu fark ettiğimiz Sophie'nin şeytani yönü ise Jeanne'ın evinde geçen itiraf sahnesi ile ortaya çıkıyor. Sophie'nin geçmişinde engelli babasını öldürdüğünü, Jeanne'ın ise kendi çocuğunun ölümüne sebep olduğunu öğreniyoruz. İkisi itiraflarını "kanıt yok" şeklinde belirsizce geçiştirip kahkahalarla gülerek birbirlerine sarılıyorlar. Empatiyi tamamen yok eden, filmin en korkutucu sahnesi oluyor. 
 
Burada bir parantez açıp kitaba dönmek istiyorum. Kitapta Jeanne karakterinin (Joan) çocuğu yok. O da dünya savaşı sırasında ailesinden kopup üvey aile yanında kalıyor. Onun kötülüğünü açıklayan herhangi bir gerekçe yok. Öz ailesinden sevgi, saygı görerek büyümüş. Üvey aile konusunda şansı yaver gitmiş. Buna rağmen üvey babasına tecavüz iftirası atmış. Evden kaçıp ülkesine geri dönmüş ama öz ailesine haber vermemiş. Evli bir adamla 5 yıl beraber yaşamış. Oldukça hareketli cinsel yaşamını gizleyerek Norman ismindeki kendi halinde adamla evlenmiş. Norman'ın belalı annesini viski ile ehlileştirmiş. Böyle bir manyak. Joan'un kiliseye yanaşması da tamamen kötücül hislerle gerçekleşiyor. Etrafında nefret ettiği, cezalandırılmasını istediği kişilere karşı Tanrı'yı bir araç olarak kullanıyor. Dul bir kadın olan Jacqueline (Catherine) ile evlendiği için George Coverdale'ın (Georges Lelièvre) Tanrı'dan belasını bulacağını falan söylüyor millete. Tekrar filme dönecek olursak; Jeanne'ın kilise ile ne alakası olduğunu anlamak biraz zor. Kilise için gönüllü olarak ikinci el kıyafetleri ayıkladıkları sahnede, diğer tipik gönüllülerden uzakta, bol kahkaha ve gürültü ile bu işi yaptıklarını görüyoruz. Jeanne, gelen en dandik kıyafetleri doğrudan çöpe gönderiyor, yalnızca işe yarayabilecek olanları bırakıyor. Burada aslında Jeanne'in iyiliği/kötülüğü arasındaki çizgi silikleştirilmiş. Tutunduğu tavır son derece makul, izleyene helal olsun dedirtecek cinsten. Kendisi de fakir olduğundan, fakirin halinden anlıyor ve onlar için sesini çıkarıyor falan diyorsunuz. Fakat yaşlıların evine gidip ikinci el kıyafetleri alırken takındığı saldırgan, alacı tutum bu sefer seyircinin empati hissini yok ediyor. İyice zıvanadan çıkan bir karakterimiz olduğunu düşünüyoruz. Zaten bu sahne artık filmin zirveye tırmandığı final sahnesinin habercisi gibi. Final sahnesi adı gibi, tam bir seremoni.

Sophie, Melinda'nın hamile olduğunu gizlice öğreniyor. Melinda da Sophie'nin okuma yazma bilmediğini. Mülayim Sophie'miz gerçek yüzünü gösteriyor, Melinda'ya şantaj yaparak kimseye bunu söylememesini istiyor. Derken Melinda olan biteni ailesine anlatıyor. Georges, Sophie'yi kovuyor. 1 hafta içinde evini boşaltmasını söylüyor. Bir akşam ailecek frak, döpiyes falan giyip televizyonun karşısına geçmiş opera izleyen Lelièvre ailesinin 4 üyesi, Sophie ve Jeanne tarafından Georges'un tüfeğiyle vurularak öldürülüyor.

Filmin sınıf çatışması ile derdi olduğu açık, ama konuya "zenginler kötüdür, fakirler iyi" gibi bir yerden bakmıyor. Kişiler iyi ya da kötü olabilir, sınıflar her zaman sorunludur diyor. Ezilenlerin kötü, ezenlerin iyi olduğu bir hikaye sunmuş. Ama cinayete yol açan şey bir şekilde sınıf çatışması. Bir tarafta "keşke bu akşam yiyecek bir şeylerimiz olsaydı" diyen kötü karakterimiz Jeanne, diğer tarafta evde Mozart izlemek için binlerce liralık kıyafetlerini giyen masum Lelièvre ailesi. Kendisine sunulan imkanlarla, doğduğu ortamla bulunduğu yere gelen Melinda'nın, bu imkanlara hiç sahip olmayan Sophie'ye "aa kursa gitsene" gibi bir yerden bakması Sophie'nin içindeki kötülüğü tetikleyip suçla sonlanan bir yola girmesine neden oluyor filme göre. Direkt "fakirler iyidir" demeyip seyircinin empati duygusuyla epey oynuyor. Başta sempati beslediğiniz kişilerin katile, mesafeli durduğunuz kişilerin ise kurbana dönüşmesi biraz çarpıyor. 

Son olarak kitapla ilgili bir şey söyleyip yazıyı sonlandıracağım. Filmde yavaştan başlayıp gittikçe hızlanan, cinayet ile de zirveye ulaşan bir tempo varken; kitap bunun tam tersi. Kitabın ilk cümlesi şöyle: Eunice Parchman killed the Coverdale family because she could not read or write. Kitap bunun gerekçeleri üzerine odaklanıyor daha çok. O yüzden bence önce filmi izleyip, sonra kafanızdaki "bunu neden böyle yaptı ki" sorularını yanıtlamak için kitaba göz gezdimek çok keyifli olacaktır.

4 Ocak 2022 Salı

2021 Favori Kitaplar

Yarınki Yüzün, Cilt 1: Ateş ve Mızrak

Javier Marías

Savaş donemi insanlara 'pervasızca konuşmak can yakar' diye bir kampanyayla konuşma ve bilgi paylaşma sansürü uygulanıyor. Bu sansür ve baskı beklendiği gibi ters tepiyor ve insanlar daha çok 'ben bir şeyler biliyorum' moduna giriyor. İngiliz hükümeti bu durumdan faydalanıp bilen, doğru yargılayan, gözlemleyen, detaycı insanları istihbarata alıp olası şüpheliler hakkındaki yargılarını öğreniyor. Şimdi zararsız olan bir kişinin yarınki yüzünü, yani hükümete karşı gelecekte taşıdığı potansiyel tehlikeyi bu insanlar sayesinde öngörmeye çalışıyorlar.

Çok ilginç bir kitap. Etkilediği husus konusu, karakterler, üslup falan değil. Sıra dışı bir güzelliği var. Başkahramanımız direkt "başkalarını yargılamak" gibi. Bu yıl okuduğum en iyi metin oldu. Kabaca, gelişmiş gözlem yeteneğine sahip bir adamın gizli istihbarattaki deneyimlerini anlatıyor. Ama konu kitabin çok az bir kısmını oluşturuyor gibi. Tarihi olaylar hakkındaki yorumlar, kişiler hakkındaki gözlemler ilk sayfadan son sayfaya kadar çok yoğun. Bu kadar çok sübjektif paragrafın toplandığı başka bir kurgu okuduğumu hatırlamıyorum. Kitap boyunca konu tam olarak neydi hissinden kurtulamıyorsunuz, Deza ve Wheeler'in kimi nasıl yargıladığına çok geniş yer verilmiş. Bir gazetecinin deneme kitabı olacakken kurgu olmuş gibi.

 

Mor Amber

Chimamanda Ngozi Adichie

Bu yıl canım kızlarla Afrika Edebiyatı'na giriş yaptık. Bir kültürü beraber keşfetmek, izlenim edinmek büyük keyif verdi. Okuduklarımız arasında sanırım hepimizi en çok yakalayan kitap Mor Amber oldu. Kambili'nin Nijerya'da, koyu Katolik ve diktatör bir babanın katı kurallarıyla ve şiddet uygulamalarıyla geçen çocukluğu anlatılmış. Okuduklarımız arasında zengin bir aileyi konu alan tek kitaptı. Diğer tüm kitaplar fakirlikle ve ilkellikle içimizi dağlarken, Mor Amber bizi Afrika'daki başka dramlarla üzdü. Zaten insan Afrika Edebiyatı'ndan acı ve keder dışında ne bekleyebilir ki?

 

Amber'de Dokuz Prens

Roger Zelazny

Baştan sona bilmece gibi, değişik bir üslup, ilginç bir kitap. Fantastik ama bir yandan çocuk kitabi gibi de. Her şey bam bam oluveriyor. Sanki protagonistimiz bir büyücüymüş gibi. Oysa bir büyücü değil, yalnızca elinde her şeyi istediği an oldurma gücü olan bir fantastik karakter. Öyle sakız gibi uzamıyor mevzular. Yenilmek de var ama bu, hikayenin sonu olmuyor. Hızlıca toparlanıp yeni bir maceraya atılıyorlar. 

Daha önce fantastik edebiyata karşı önyargılıydım. Lotr serisini birkaç kez okumaya çalıştım, yarıda kaldı. 2019 yılında bu kez İlyada'dan sonra Lotr serisini okumaya giriştiğimde bir anda kitabı çok sevdim. Farklı bir yerden bakmaya başladığım için, sevilecek bir sürü şey buldum sanırım. Lotr'dan sonra Zaman Çarkı'na başlayarak o dünyayla olan ilişkime devam ettim. Bu seri de benim için bir üçüncü seçenek olarak bir kenarda duracak. Canım fantastik çektiğinde serinin diğer kitaplarına devam etmek isterim.

 

Çocukluk

Tove Ditlevsen

Hiç hesapta yokken elime alıp tek solukta okudum. Birbiriyle konuşamayan anne-kızların mesafeli, merhametli, öfkeli ilişkisine dair yazınlar her zaman ilgimi çekiyor. Önceki yaşamında sen şakrak bir kadının evlilik ve fakirlikle mutsuzlaşarak somurtkan, ketum anne figürüne dönüşmesi çok yaygın bir tema. Kız çocuğun, annenin ara sıra beliren eski mutlu ve normal anlarını iple çeker hale gelmesi; o anlar bozulmasın diye tuhaf davranmamaya özen göstermesi, varlığını (anneye mutsuzluk veren negatif duyguların tümünü) hissettirmemek için elinden geleni yapması, anne tekrar mutsuz figüre dönüştüğünde bunun için kendini suçlaması; daha normal bir genç kız olsaydım annem hep mutlu olurdu hüznü vs... Kadına ve iletişimsizliğe dair müthiş çetrefilli konularla bir solukta yüzleşmiş oluyorsunuz. Öte yandan gerçek hayatla yüzleşme, bunları artık önemseyemeyecek kadar sorumluluk üstlenme... Mutsuz kadın figürüne dönüşme surecinin nasıl başladığının da sinyalini vermiş. Serinin diğer iki kitabını da merak ediyorum.


2022'de bolca kitap, film, uyarlama keşfetmeyi ve postlara dönmeyi umuyorum. Herkese iyi seneler.

15 Haziran 2021 Salı

Kitap: Hayvanlara Niçin Bakarız?

 
John Berger'in Cevat Çapan çevirisiyle DeliDolu'dan çıkan deneme kitabı.

Pentti Sammallahti fotoğrafları ve J.J. Grandville çizimleriyle ilgili dikkat çekici okumalar yapmış.

Roussea'nun Dillerin Kökeni Üstüne Denemesi'ne, Lévi-Strauss'un totemizmle ilgili kitabına ve Ilyada'ya atıflar yaparak dildeki ilk simgenin hayvan olduğunu öne sürmüş. Bu kısım ilginçti. Öyle olabilir de, olmayabilir de elbette. Öyle olduğunu varsaydığında hayvanlara şöyle bir anlam da yüklemiş oluyor: İnsan ve sizi ayıran başlangıçta konuşma yetisiydi ve insan bu yetiyi ilk edindiğinde dilin nesnesi siz hayvanlardınız. İnsanı hayvan karşısında yükselten, hayvanı da insan karşısında nesneleştiren ideolojiyi destekleyen bir varsayım olurdu.

Beyaz Kuş maketi üzerinden yaptığı tespitler de ilginç. Tahtadan yapılmış bir beyaz kuş aracılığıyla kendisinde uyanan 5 hissi tanımlayarak estetiği tarif ediyor. Daha sonra estetiğin insan yapımı bir sanat eseriyle tarif edilmesini, kendi deyişiyle estetiğin sanata indirgenmesini sorgulayıp sanat-doğa ilişkisini irdelemeye başlıyor. Yalnızca insan müdahalesi değil; saf doğa da estetik hazlar uyandırır.

"İnsan yapısı bir nesne karşısında duyduğumuz estetik duygular –başlangıçta sözünü ettiğim beyaz kuş gibi– bizim doğa karşısında duyduğumuz heyecanın bir sonucudur. O beyaz kuş gerçek bir kuştan alınmış mesajı tercüme etme çabasıdır. Sanatın kullandığı bütün diller, doğa karşısında duyduğumuz anlık heyecanı ölümsüzleştirme çabasının sonucudur. Sanat güzelliğin kuraldışı –bir şeye karşı– olmadığını, tersine onun bir düzenin temelini oluşturduğunu söyler."

"Sanat salt doğayı taklit etmez, sanat yaratılmış her şeyi taklit eder. Bunu da bazen başka bir dünya önermek, bazen de doğanın insana sunduğu o bir anlık umudu çoğaltmak, doğrulamak ve toplumsallaştırmak için yapar. Sanat, bize doğanın arada bir görme fırsatı verdiği şeylere karşı örgütlenmiş bir tepkidir. Sanat, bizde var olan bir şeyi tanıma potansiyelini sürekli bir güce dönüştürme girişimidir. Sanat, insanın doğadan daha kesin bir karşılık bulma umudunu gösterir..."

Benim yukarıda alıntılar yaptığım, en çok dikkatimi çeken üç makalenin ismi de burada dursun: Bir Geçit Açmak, Hayvanlara Niçin Bakarız ve Beyaz Kuş. Kitaba adını veren, benim de en ilginç bulduğum makale oldu.

20 Mart 2019 Çarşamba

Kitaptan Filme: The Night Eats The World

1975 doğumlu Fransız yazar Martin Page'in, Pit Agarmen takma adıyla yazdığı, 2012'de la nuit a devoré le monde ismiyle yayınlanan romanıdır. Kendini toplumdan dışlanmış hisseden, bir türlü kafa dengini bulup da kalabalıklara karışamadığı için hep dışarıda olan, bu izole hali nedeniyle toplumdaki diğer insanları düşmanları olarak gören sıradan ama üretken bir yazar, bir gün hayatında düzgün iletişim kurabildiği tek kişi olan Stella'nın evine gider. Partideki kalabalıktan sıkılıp kendini bodrumdaki kitaplığa kapatır ve orada uyuyakalır. Uyandığında evde kan gövdeyi götürmüştür ve dünyadaki herkes bir anda zombiye dönüşmeye başlamıştır. İçinde biraz metafor, biraz dünya barışı mesajı barındıran, söyleyecek bir çift sözü olan son derece akıcı bir romandır. Körlük romanının yolundan giden, daha az ustalıklı stiline ve daha hafif alt metnine rağmen yine de insanı durup düşündüren bir kurgudur. 2018 yapımı, Dominique Rocher yönetmenliğinde çekilen uyarlama film ise, kitabın bu alt metnini tamamen alıp yırtar, geriye kalan zombi sahnelerinden kendine durağan ve sıradan bir film inşa eder.

KİTAP

Hollywood zombilerinin aksine, Clichy bulvarında geçen bu hikayeyi güzel yapan birkaç detay söz konusudur. Kitapta günlük şeklinde anlatım vardır. Protagonist, yaklaşık 5 aylık bir süre boyunca, duygudurumunu yansıtarak yaşadıklarını günlüğe döker. "Ötekilerin" dünyaya baskın ırk haline gelmesiyle insanın iktidarı sarsılır, bir anda güçsüz ve muhtaç hale düşer. Günlük anlatımıyla, bu değişim okura gün gün hissettirilir. Diğer zombi hikayelerinin aksine, kitapta korkunç gerilimli bir kaçma kovalama havası hakim değildir. Yazar, yeni dünyasına alışana kadar kimi tehlikelere maruz kalsa da en sonunda kendine güvenli bir kale oluşturmayı başarır ve keyif aldığı rutinler edinerek hayatından, yalnızlığından haz alır. Clichy bulvarına yukarıdan bakan dairesinin balkonuna çıkıp, okuru insanlığın geldiği noktayı gözlemleyen bir konuma sokar. Dolayısıyla bir kaçma kovalama hikayesi değil; gözlemleme hikayesidir.

1 Mart: Herkes birden zombiye dönüşür. Kendine bir silah bulup gardını alarak yeni yaşamına ilk adımını ayar. Kendisinin yeni Amerika'daki Kızılderili olduğunu fark eder.
9 Mart: Zombiler araba kullanmaz, kıyafet giymez, cep telefonu taşımaz, gözlük takmaz, gazete okumaz. İnsanın tüm düzeni, tüm alışkanlıkları yok olur.
10 Mart: Ailesinin, sevdiklerinin çoktan ölmüş olduğunu düşünür. Ölmeyen tek kişi olduğunu, yine herkesin dışında kaldığını, yine anormal olduğunu fark eder. 
21 Mart: Zombilerin onu öldürdüğü kabuslar görmeye başlar.
24 Mart: Civarda tek sağ kalan insan olduğu için tüm zombiler artık onun kapısının önündedir, çok korkar.
28 Mart: Yalnızlıktan çıldırmamak için anılarına sarılır. 
3 Nisan: Çatıya çıkar, kendini ilk kez özgür hisseder. Artık özgürlük diye bir şey olmadığını o anda fark eder.
5 Nisan: Yanına gelen kediye sevinir. Sonra kedinin yeni dünya düzeninde insanlara sırtını dönüp daha güçlü olan zombilere bağlandığını anlar ve afallar. İnsan kimliği artık doğada güç ve hakimiyet özelliğini kaybetmiştir.
6 Nisan: Çiçekleri canlı tutmak ruhuna iyi gelir.
7 Nisan: Evi yeniden dekore etmek ruhuna iyi gelir. 
12 Nisan: Oscar Wilde'ın doğa sanatı taklit ediyor lafını hatırlar. Doğa, son yıllarda yaygınlaşan zombi hikayelerini taklit edip insanın karşısına böyle bir düşman çıkarmıştır. İnsan artık kendisini kibirli hale getiren bir doğa hakimiyetine sahip değildir. Zombiler de, narsist insanlara Copernic, Darwin, Freud gibi tokadı indirmiştir. Evrenin merkezi olmadığımızı kanıtlarlar. Bunu metafizik bir değişim olarak tanımlar. 
13 Nisan: Diğer dairelerden yeni kıyafetler alıp giymek hoşuna gider. Kıyafetler yoluyla kendine yeni bir kimlik oluşturmaya çalışır. Eski kendini yıkıp, yeni dünyaya uygun yeni bir kimlik yaratmaya çalışır. Başlarda absürd kombinasyonlar denese de daha sonra klasik tarza geri döner.
19 Nisan: Stella'ya duyduğu aşkın artık anlamsız olduğunu fark eder, fotoğraflarını yakar, sevdikleri için yas tutar. 
25 Nisan: Bu durumdan kurtulmanın tek yolunun ölüm olduğunu fark eder. 
27 Nisan: Zombiliğin nereden geldiğini düşünmeye başlar. Bunun yanıtını verme olanağı olmadığını fark edince hayal gücünü kullanır. İnsanoğlunun savaşlara, yıkıma, kirliliğe, katliamlara tanık olduğu bir dönemde, tam da zamanında sahneye girdiklerini söyler. İnsanın istediği yıkım, Noel babanın elinden zombi hediyesiyle dünyaya öylece verilmiştir.
1 Mayıs: Yaşamlar ihtiyaçlarını düzenli şekilde karşılamaya devam eder. Tırnaklarını keser, saçlarını kısaltır, tıraş olur, evini temizler.
7 Mayıs: Bu kişilerin yıllarca arasında yaşadığı insanlar, arkadaşlar, akrabalar, okurlar olduğunu fark eder. Çocukluğundan beri nefret beslediği insanlar artık canavara dönüşmüştür, bu da onda intikam duygularını ortaya çıkarır. Her gün birkaç tane zombiyi, aslında hiç ihtiyacı olmamasına rağmen kafasından vurarak öldürür ve kendini iyi, intikamını almış hisseder.
12 Mayıs: Yazmak ve anılarını hatırlamak iyi gelir. 
14 Mayıs: Sessizliğin güvenlik, sesin tehlike olduğunu fark eder. 
25 Mayıs: Analog fotoğraf makinesi bulur, günde 3 tane günlük hayatını anlatan fotoğraf çeker. Doğanın yaşamı sürdürdüğünü fark eder.
1 Haziran: Dünyada sağ kalan diğer insanların olduğundan ve insanlığın yaşamını sürdüreceğinden, ama artık hakim pozisyonunu kesin olarak kaptırdığından emindir.
4 Haziran: Zombilerden ikisine Richard ve Catia adını verir. Zombilerin birlikte hareket ederken aynı, köşelerine çekildiklerinde kendilerine özgü davrandıklarını fark eder.
9 Haziran: Dokunmayı çok özlediği için bir gün tüm önlemlerini alarak zombiye dokunur.
12 Haziran: Ses duymayı çok özler.
25 Haziran: Evlerden birinde bulduğu müzikle Cumartesileri şarap açıp mum ışığında konser dinlemeye karar verir.
29 Haziran: Predator zombilerin, para-seks-güç tutkunu insanlardan çok farkı olmadığını düşünür. Zombilerle ilişkisinin mesafe, karşılıklı saygıya dayandığını bir yerlere not eder.
1 Temmuz: İnsanoğlunun yaşamını sürdüreceğine inandığı için bir roman yazmaya başlar. Yazdıklarını balkona çıkıp zombilere okur, aradığı kitleyi bulduğunu söyler.
5 Temmuz: Tüm zombiler bir anda kaybolur.
10 Temmuz: Zombiler yok olunca hastalanır, kendini salar, düzenini yıkar. Artık yaşamasının amacı kalmadığını fark eder. 
12 Temmuz: Daha önce kendilerine medeni diyen agresif bir toplumda tutunmayı başaramamış; ama bu kez gerçekten vahşi bir topluluğa karşı kendini savunmayı başarmıştır, bu nedenle hayatında ilk kez güçlü hisseder. Rakipleri yok olunca bu his de çöker
14 Temmuz: 2 kilo alır. Yeryüzünde cenneti yaşadığını düşünür. Edebiyat, resim, müzik, yalnızlık. Zombilere şükreder, nefret ettiği toplumu onun için öldürmüşlerdir.
16 Temmuz: Eskiden de hayatı felaket olduğu için yeni felakete kolayca adapte olabildiğini fark eder.
21 Temmuz: Zombileri Goya ve Rembrandt eserlerine benzetir. Onları artık güzel bulmaya, kendi pembe yüzünü garipsemeye başlar. Yeni normlar oturmaya başlar.
24 Temmuz: Bir kadın çıkagelir, tanışırlar. Birbirleriyle iyi bir iletişim kurarlar. 
27 Temmuz: Sanat, yalnızlık, güzel bir daire, güzel bir kadın. İstediği her şeye sahip olduğunu düşünür.
29 Temmuz: Sakinleştirici alıp zombilerin arasında dikkat çekmeden gezmeyi öğrenirler.
3 Ağustos: Birlikte markete gidip alışveriş yaparlar, fark edilince zombi hareketleriyle usulca kaçarlar.
8 Ağustos: Kitabın final cümleleridir, şöyle der: Birkaç yüzyıl boyunca zombilerle birlikte insanlık da yaşamını sürdürecek. Çünkü zombiler bizi birbirimizen koruyacak. Artık komünistlere, Yahudilere, Araplara gerek kalmayacak, hepimizin düşmanı bir olacak. Sonrasını göreceğiz. Zombiler bizim biraz daha iyi bir tür olmamızı sağlayacak. Daha alçakgönüllü, hassas bir medeniyet yaratacağız. Sara'ya bakar, kendisinin kurtulmuş olduğunu düşünür. Artık beni hiçbir şey öldüremez der.

FİLM

Dominique Rocher yönetmenliğindeki filme dair ilk tuhaflık, dilinin İngilizce olması. Evet daha çok seyirciye ulaşacağı doğru, ama bu hikayenin orijinalliği zombilerin Fransız olmasıydı ve benim gibi birçok insan bakalım onların zombisi nasılmış diye ekran başına geçti. İngilizce duymak hikayeyi bir anda sıradanlaştıran bir detaydı.

Sırf biz Denis Lavant'ın zombi makyajına cuk oturan ikonik tuhaf suratını görelim diye evcil asansör zombisi diye bir karakter yaratmaları sizce de biraz çiğ olmamış mıydı? Kitapta, çıplak tenle temastan kesinlikle kaçınan yazarın aksine, Sam'in asansör zombisiyle sürekli yüz göz olması, onunla el sıkışması anlamsızdı.

Aslında burada konuşulması gereken daha önemli bir nokta var. Hatırlayacaksınız, bir sahnede asansör zombisi yerinden çıkıyor, Sam'e dokunmadan yanından geçip gidiyor. Zombiliğin doğasına tamamen ters bir hali bu karakterin üzerine yüklemelerinin altında elbette bir mesaj var. Onları "öteki" diye dışlamaz ve düşmanlık beslemezseniz onlar da size iyi davranır. Kitabın alt metnini tamamen değiştirme girişimini fark ettiniz mi? Michael Page, zombileri insanın predator'u olarak görüyor ve onların insan avlamaya muhtaç doğasını olduğu gibi kabul edip zombi-insan ilişkisini romantize etmeye çalışmıyorken; Rocher, gözümüzün önüne bir zombi-insan dostluğu sokuyor. Kitaptaki silahla zombi vurma sahnelerini, paintball'la zombi vurma şeklinde değiştiriyor örneğin. Apartmanın bir dairesindeki zombileri vurmak yerine üzerlerine kapıyı kilitleyip yaşamalarına izin veriyor. Zombi kontaminasyonunun kol gezdiği bir yeni dünyada, kahramanımız korkmadan asansör zombisinin elini sıkıyor. Zorlama bir barışçıllık katmaya çalışılıyor. Kitabın iddia ettiği, "zombiler geldi ve insanlar artık birbiriyle barıştı" mesajını alıp "zombiler geldi, evet ama insanlar onlara öcü gibi davranmazsa mutlu mesut geçinecekler" mesajına çeviriyor. Niye yapıyor bunu? Çünkü kendi filmindeki zombilerin diğerlerinden daha sanatsal olduğunu kanıtlaması için bir alt metne ihtiyacı var ve aklına gelen ilk şeyi yazıp sahnelerin arasına kabaca fırlatıyor.

Kabaca fırlatıyor diyorum, çünkü bir kurgunun alt metnini sökecekse bari tüm öğeleri kaldırsaydı. Kedinin insanlara sırtını çevirip yeni baskın tür olan zombilerle iş birliği yaptığı sahneyi olduğu gibi filme koyuyor örneğin. Zombi-insan hiyerarşisini madem yıktın, zombinin predator'lığını görmezden geldin, barış mesajını çarpıtıp zombiler kardeşimizdir mesajına evirdin, peki o kedinin içgüdüsel güçlüye yönelme öğesini neden hikayeden çıkarmadın? Hikayeye gerilim katıyor diye, görsele yakışıyor diye tabi...

Sarah'nın aslında baştan beri ölü olduğunu öğrendiğimiz sahne filmin hikayeye tek kabul edilebilir katkısı diyebilirim. Kitapta Sarah gerçekten var ve birlikte mücadele ederek zombilerin arasında yaşamlarına devam etmeye çalışıyorlar. İnsanlar bütün kavgalarını unutup zombilere karşı birleşmeli mesajına uygun bir şekilde hikaye son buluyor. Film, bu silinip atılan mesajın yerini şaşırtmalı bir sahneyle doldurmayı tercih ediyor. Böylece aslında bir şey demeyen bir film olduğunu, sadece güzel bir görsel deneyim yaşatmayı hedeflediğini bir kez daha kanıtlıyor. Filmde kahramanımız tek başına kaldığı dünyada, tam umudu yok olmuşken kendini karşı çatıya atmayı başarıyor; kafasını kaldırdığında etrafında onlarca yeni çatının olduğunu görmesiyle, hikaye nereden geldiğini ve nereye yerleştirmemiz gerektiğini tam anlamadığımız bir "yine de umut var" mesajı vererek son buluyor.

Kitabın şöyle bir mesajı var: Önceki hayatında da hep dışlanmış olduğu için, yazarımız dışlandığı bu yeni dünyaya ayak uydurmakta zorlanmıyor. Hayatta kalabilmesini sağlayan şey onun toplum dışı duruşu. Zombiler bu hastalıklı topluma musallat oldu, onu reddeden insanlara değil. Film bu açıklamayı biraz kırpıp "hayatta kalmamı sağlayan şey yalnızlığım"a indirgiyor ve bu bayık "yalnız adam" imajının sonuna yine bayık bir "umut var" mesajı ekleyerek bayıklık misyonunu tamamlıyor.

11 Mart 2019 Pazartesi

Hennoz - İlker Karakaş

1968 Bodrum doğumlu Türk öykücü. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni 1998 yılında bitirir. Bodrumda avukatlık yapmaktadır. Hennoz yayınlanan ilk öykü kitabıdır. Daha sonra üç kitabı daha yayınlanır: Tahterevalli, Kasaba Avukatı, Çıkmaz Sokak. Hennoz, 2007 yılında diğer kitapları gibi Notos'tan çıkar, 96 sayfalık bir kitaptır. Kitap 13 tane öykü içerir. Kimi hikayelerde protagonistin ismi farklı olsa da (bazılarında Orhan, bir tanesinde Kenan, vs.) aslında aynı adamın hikayesi anlatılır. Karakterler, yazarın kendi yaşamıyla örtüşen niteliklere sahiptir. Kişisel deneyimlerden yola çıkarak yazmış gibi görünür. Hikayeler İzmir'de geçer. Kahramanımız Hukuk fakültesinde okumaktadır. Ya yeni başlamış, ailesinden para almakta ya artık 7 yıl uzatmış askerden kaçmaktadır.

Protagonist 20-25 yaş arasında, İzmir'de, ya çok korkak olduğu için ya kaybettiğini önceden kabullendiği için ya sisteme tutunamadığı için depresif ruh halinde, sürekli içki içen, arada fahişelerle yatan, aynadaki yansımasından utanan, bakkala gidip ekmekle yumurta almak, berberde saçını kestirmek ve genelevlere gitmek dışında pek bir günlük aktivitesi olmayan bir "kaybedendir." Anlatımı sizi sürüklese de, tema gerçekten Türk edebiyatının en bayat temalarındandır. Yine de kitabın editörlüğünü Semih Gümüş yaptığı için ve kitap şöyle bir önsöze sahip olduğu için bir şeyler mi kaçırıyorum diye kendinizi paralarsınız: 
Hennoz, öykücülüğümüzün son dönemlerinde kendini gösteren arayışların özgün bir örneği. İlker Karakaş'ın öyküleri ilk bakışta Sait Faik'ten Orhan Kemal'e uzanan çizgi üstünde görünüyor. Onlardan aldığı etkileri seçilmiş bir yaşam biçimi içinde yeniden üreten bu öyküler, aykırı bir tip çevresinde oradan oraya konuyor.

İçki tutkusu, serseri yaşam, kendini sokağa vurmuş genç kimliği, genç yazarların sıklıkla el attığı konular arasında değil. Hennoz'da sanki aynı tip, bütün öykülerin genç kahramanı olarak kendini sert bir rüzgâra bırakmış. Sonunda gene bir yere ait olamama duygusu, hiçlik, kendinden hoşnutsuzluk, çıkmaz sokak gerçeği. Anlatılması kolay olmayan bir genç öykü kişiliği onu iyi tanıyan bir yazarın elinden çıkmış.

Hennoz: dipbalığı: öykülerin kahramanı...
Önsözde bahsedilen bu "içki tutkusu, serseri yaşam, kendini sokağa vurma" artık Türk edebiyatı için gerçekten çok sık görülen, hatta artık fazlasıyla baymış temalar haline geldi. Muhtemelen üzerinden 12 yıl geçtiği için önsözde bunlardan yeni bir şeyler gibi bahsediliyor. Belki kitabın çıktığı dönemde henüz İncir Reçeli'nde Halil Sezai'nin canlandırdığı embesil loser yazar karakterini izleyip onu karikatürize etmemiştik; Emrah Serbes'in o aşırı ataerkil, vıcık vıcık arabesk "loser" karakterlerine maruz kalmamıştık; afili filintalar tayfası bu kadar meşhur olmamıştı. Belki bu yüzden bu sürekli bira üzerine viski ve sonra rakı içen İzmirli fakir öğrenci tiplemesi o dönemde edebiyat çevresine marjinal geldi, bilemiyorum. 

Ama şu anda, bunlardan bağımsız değerlendirecek olursam, beni gerçekten hayal kırıklığına uğratan bir kitap oldu. Notos'un yayınlamış olması ve güzel kapağı bende olumlu hisler oluşturmuştu. Her ne kadar adını duymadığım Türk yazarlara ve öykü kitaplarına önyargılı olsam da, önyargılarımı bir kenara atıp objektif şekilde kitapta güzellikler aramaya söz vermiştim. İlk öykü, Hennoz ile birlikte biraz kıpırdanma oldu, yalan söylemeyeceğim. Denizin dibinde, yemleri en kolay yutan, avlaması hiç de uğraştırmayan, birbirinin aynısı alık balık türü benzetmesiyle, sistemin çarklarında heba olmuş, toplumun önüne serdiği yemleri kolayca yutan, birbirinin aynısı insanlara gönderme yapıldığını fark etmiş, "vay canına söyleyecek sözleri var kulak kabartayım" demiştim. Ta ki öykünün sonunda metaforu, biz gerizekalı okura açıklama ihtiyacı duyana kadar. Kitabın sonraki öykülerinde de bu hayal kırıklığım katlanarak devam etti. Yalnızca (ismini yanlış hatırlamıyorsam) Cevriye isimli öyküde, anlatımın akıcılığına kapıldım. Yalnız o öyküye de teması bakımından itirazlarım var.

Artık gerçekten "rakı, eve atılan güzel kız, kızın güzel kıçı, yatağa atma, fahişe, fahişeye aşık olma, boşluğa bakma, insanlardan uzaklaşma, yalnızlaşma" öğelerinin marjinal bir yanı kalmadı. Edebiyatın; sistemin çarklarında ezilmekten bıkmış, yeni çağın adamı olarak karşımıza sürekli aynı karakteri çıkarması şevkleri kırıyor. Sanki sistem sadece erkeğe yükleniyormuş gibi, loser'ın mutlaka "adam" olması gerekiyormuş, kadının bu hikayelerdeki tek rolünün seks olması gerekiyormuş gibi söylemlerden, kurgulardan bıktık. 

Daha aklı başında, eşitlikçi söylemlerin modern Türk edebiyatı kurgularında yer alması ve artık rakı edebiyatının tümüyle bırakılması dileğiyle.

10 Mart 2019 Pazar

Amok Koşucusu - Stefan Zweig

1881 doğumlu Avusturyalı romancı Stefan Zweig'ın 1922'de Amok. Novellen einer Leidenschaft ismiyle yayınlanan novellasıdır. Türkiye'de en çok Nafer Ermiş çevirisiyle Modern Klasikler Dizisi'nden çıkan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları baskısı ve İlknur Özdemir çevirisiyle yayınlanan Can Yayınları baskısı bilinir. Modern Klasikler Dizisi'nde Amok Koşucusu tek başına yayınlanır; Can Yayınları ise Amok Koşucusu'nu toplam 7 öyküden oluşan derleme kitabına dahil eder. Öykülerin ortak özelliği "ölüm" temasıdır. Bu ortak tema, türlü "settinglerde" işlenir. Kısa öyküler olduğu için, alt metni çok derin olmayan, daha çok çarpıcı metinler söz konusudur. Hepsinin başka bir ortak teması, "zavallılıktır". 

Stefan Zweig, zengin bir tekstil üretici babanın ve bankacılık yapan Yahudi bir aileye sahip olan annenin oğlu olarak Viyana'da doğar. 1904'te Viyana Üniversitesi'nde felsefe okur. Dini inanışları eğitiminde baskın olmasa da Yahudilik inancını reddetmez, hatta bazı öykülerinde bunu konu alır. Birinci Dünya Savaşı'na pasifist olarak katılır, Savaş Bakanlığı'nın Arşivlerinde görev alır. Nobel Edebiyat Ödüllü arkadaşı Romain Rolland'la aynı görevdedir. 1913'te Salzburg'a yerleşir. Burada 18 sene sürecek ilk evliliğini yapar. 1934'te Almanya'da Hitler'in yükselişi üzerine Avusturya'dan ayrılıp İngiltere'ye gider. Burada, Salzburg'da sekreterliğini yapmış olan Elisabet Charlotte Altmann ile ikinci evliliğini yapar. Hitler'in birlikleri batıya doğru ilerleyince karısıyla birlikte New York'a göçerler. Birkaç ay burada kalıp 1940'ta Brezilya'ya göçerler. Zweig Avrupa'daki durumdan ve insanlığın geleceğinden umutsuz şekilde yaşamaktadır. Şubat 1942'de Brezilya'daki evlerinde uyku hapı alarak el ele intihar ederler. 

Sigmund Freud ile arkadaştır. 1926 tarihinde Freud'a yazdığı bir mektupta, psikolojinin hayatındaki en önemli uğraş olduğunu söyler. Proust, D.H. Lawrence ve James Joyce gibi yazarlar üzerinde Freud'un etkisinin olduğunu iddia eder.

Bir Çöküşün Öyküsü
Fransa saraylarında çok önemli bir pozisyona sahip, savurgan harcamaları ve havai tutumu nedeniyle saraydan uzaklaştırılmış bir soylu kadını konu alır. Bir taşra kasabasına uzaklaştırılmış, burada unutulmaya yüz tutmuştur. Bu muameleyi kaldıramaz, kendine çok konuşulacak ve adını tekrar herkesin gündemine taşıyacak bir ölüm komedyası yazar. Her şey tam istediği gibi gider, küçük şişeden zehri içer, ölür. O öldükten sonra kimse ölümünü beklediği gibi şaşkınlıkla karşılamaz, ismi, kendine tasarladığı gibi ölümüyle beraber dilden dile dolaşmaz. Diğer sıradan haberler gibi 2-3 güne unutulur. Üst sınıfa mensup bir kişi, yaşamında varlığı sayesinde etrafına çektiği yaldızlı kalabalığı, ölümünün esrarengizliğiyle de kendine hayran bırakacağını tasarlar. Ancak insanlar bu kişiden elde edecekleri çıkarlar ortadan kalkınca artık ondan bahsetme gereği duymayıp ölüm haberini 3-5 günde unuturlar. 

Madalya
İspanyol askerlerle savaşan üst düzey bir asker bir gün savaş sırasında bayılıp çalıların arasında kalakalır. Kendine geldiğinde askerlerin tümünün asılmış olduğunu, yalnızca kendisinin kurtulduğunu görür. Bir süre ormanda idare etmeye çalışsa da insan içine karışıp ülkesine dönme arzusu ağır basar. Öldürülmemek için bir İspanyol askerin kıyafetlerini çalıp giyer, kendi üniformasından Napolyon'un kendisine verdiği madalyonu söküp yanına alır ve yola koyulur. Yolu üzerinde Fransız birliklerini görünce heyecanlanır, coşkuyla onların önüne atılır ve üzerindeki üniforma nedeniyle tüm birliğin kurşunlarına hedef olur. Öldüğünde bu onurlu Fransız askerinin pis bir İspanyol askeri olduğunu ve cebindeki madalyonu da bir Fransız askerinden çaldığını düşünürler. Bir asker için en onurlu seçeneklerden olan ölüm, burada karakteri trajikomik şekilde yakalar. O öldüğünde artık olanları açıklayabilecek kimse kalmamıştır. Kahraman olmak için aldanıp yola çıktığı savaş komedisinde, olabilecek en trajik biçimde hayatını kaybeder. Üzerindeki kıyafetler nedeniyle, bir anda üç gün önce düşmanı olan insanların kimliğine bürünür ve bu kimlik nedeniyle aşağılanarak öldürülür.

Bezginlik
Bir öğrenci, defalarca kez sınıfta kaldığı için artık okuldan nefret etmekte, ancak ailesini karşısına alacak cesareti olmadığından ders almaya devam etmektedir. Kendisini üst üste sınıfta bırakan okutmanın dersine her girdiğinde hayatının en büyük stresini yaşar. Bir gün artık dayanamayıp okutmana karşı nefretini ders sırasında dile getirir. İlk kez içinden geçeni söylemiş olmasına rağmen bu onu gevşetmez. Üzerindeki strese dayanamaz, okuldan çıkar ve doğru kendini nehre atıp intihar eder. Toplumun baskısı nedeniyle koşullarını değiştiremeyen, bu durumun gün geçtikçe üzerindeki yükü arttırdığı, bu yüke dayanamayan ve çözümü intiharda bulan bezgin bir birey anlatılır.

Amok Koşucusu
Amok’un ne olduğunu biliyor musunuz?
-"İşte Amok... evet Amok, şöyle oluyor: Bir Malezyalı, herhangi bir sıradan, kendi halinde adam içkisini içiyor... Ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta... tıpkı benim odamda oturduğum gibi... sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor... dosdoğru koşuyor, dosdoğru... nereye gittiğini bilmeden... Yoluna ne çıkarsa, insan olsun hayvan olsun, hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor... Ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi uluyor... ama koşuyor, koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle, korkunç koşusunu sürdürüyor... Köylerdeki insanlar bu Amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler... o gelirken uyarmak için ‘Amok! Amok!’ diye haykırırlar ve herkes kaçışır... ama o bunları hiç duymadan koşar, görmeden koşar, önüne çıkanı devirir... sonunda kuduz bir köpeği vururcasına vurup öldürürler onu ya da o ağzından köpükler çıkararak yere yığılıp kalır...
Cinnet halini belirten "Amok" rahatsızlığını temel alan bir öyküdür. Hindistan'ın ücra bir köşesinde göreve giden bir doktor, görevinin 7. senesinde artık korkunç derecede yıpranmıştır. Bir gün kilometrelerce uzaktan bir beyaz hasta gelir. Kadın gayrimeşru şekilde 3 aylık hamiledir, doktora kürtaj talebiyle gelir. Bunu buyurgan ve küstah şekilde istemesi doktorun sinirlerini bozar. Karşısındaki bu küstah kadını yola getirmek için istediğini para karşılığında değil ama yalnızca "başka bir şey" karşılığında yapabileceğini söyler. Kadın hışımla çıkar. Adam az önceki ruh halinden sıyrılıp neden böyle yaptığını sorgulayarak günlerce kadının peşinden gider. Sonunda kadını bir merdiven altı kürtajcıda, kanlar içinde bulur. Alıp evine getirir. Son dakikalarında kadının sırrını saklayacağına söz verir. Kocası gelip İngiltere'ye taşımak üzere tabutunu gemiye yüklettirdiğinde, başka bir kimlikle o da gemiye biner. Kocası otopsi yapamasın diye geminin güvertesinden kendini tabutun üzerine atıp intihar eder. Tabutu okyanusun derinlerine gömülen kadının sırrını canı pahasına korumuştur. 

Sömürgecilik, ırkçılık, ayrımcılık temaları da hikayede hissedilir. Sarı ırk ve beyazlar şeklinde sürekli bir ayrım söz konusudur. Sonunda beyaz adam, kendi etik olmayan seçimleri ve kapıldığı takıntılı ruh hali neticesinde sarı ırkın hastalığına yakalanır, kendi varlığına son verir. [Buradan alt metinle ilgili çeşitli çıkarımlar yapılabilir. Ancak bizim "çok beğendim, süper metaforlar vardı, aşırı güzeldi çünkü Zweig" tayfa dışında kitabın derinlemesine analizini bulamadığım için alt metni hakkında sağlam çıkarımlar yapamamaktayım. Belki de altında bir şey gizli değildir, ne dersiniz?]

Ay Işığı Sokağı
Fransa'nın liman kentlerinden birinde bir denizci mahallesinde gezinen bir gezgin, Almanca bir şarkı söylendiğini duyunca sesin geldiği yöne doğru gider. Ufak sakin bir pavyona girer. Şarkıyı söyleyen kadının basit, ucuz giyimli ve makyajlı bir kadın olduğunu, mekanın da köhneliğini fark edince pişman olsa da sigarası bitene kadar kalmaya karar verir. Bu arada içeriye giren bir adam, ucuz giyimli kadını kızdırır. Adama cimri olduğunu söyleyerek saldırmaya başlar. Gezgin rahatsız olup çıkar, tekrar sokaklarda dolaşmaya başlar. İçerideki cimri adam sessizce yanına yaklaşır ve kadınla arasındaki ilişkinin hikayesini anlatmaya koyulur. Kadın eski karısıdır. Kendisi varlıklı kadın ise fakirken evlenirler. Kadının maddi açıdan ona bağımlı ve muhtaç olması onu çok eğlendirdiğinden, bir şey isterken kadını yalvartmaya bayılır. Bir gün artık buna dayanamayan kadın onu terk eder. Bin bir çabayla peşinden gidip kendini affettirdikten sonra aynı hatayı tekrar yapar ve kadını tekrar kaybeder. Yaşadığı bu işkenceye artık dayanamadığını gezgine anlatır ve ondan kadına gidip onu ikna etmesini ister. Aksi halde cebindeki bıçakla kadını öldüreceğini söyler. Bu deliden sıyrılıp yoluna giden gezgin, tam uzaklaşacakken gözü kadının çalıştığı evin kapısına takılır. Bir adam, elinde parlayan bir metalle eve girmek üzeredir. Metalin bıçak mı yoksa para mı olduğu sorusunun yanıtı verilmez.

Leporella
Kaba saba yaşlı bir kız olan, Baron'un kendisine daha sonra yakıştırdığı takma adıyla Leporella, gösterdiği çalışkanlık ve azim sayesinde Baron'a tavsiye edilir ve orada göreve başlar. Baron çapkın, şeytan tüylü bir adamdır, iç güveysidir, savurgandır. Karısı ise varlıklı, tutumlu, makuldür. Bu nedenle aralarında sürekli çatışmalar çıkar. Bir gün karısı ruhsal bunalımını atlatmak için hastaneye kaldırılır. Baron ve Leporella evde baş başa kalır. Baron bu kaba saba yaşlı kıza iyi davranır. Umutlanan Leporella Baron'a aşık olur. Evde çapkınlık yapmasına yardım eder. Yaklaşık 2 ay huzur içinde yaşar giderler. Derken karısı eve geri gelir. Leporella'nın gerilimi ve kıskançlığı boy gösterir. Bir gün Baron "yapılacak bir şey yok" deyince, "aslında yapılacak bir şey var" diye yanıt verir ve karşılık almayışını bir iş emri gibi algılayıp ertesi gün kadını yatağında öldürür. Durumdan çok rahatsız olan Baron, Leporella'yla daha fazla muhatap olmamak için eve bir uşak tutar. Uşak da zamanla Leporella'dan korkup onu kovmayı önerir. Leporella Baron'la yüzleşir, bunun ona ait bir talimat olduğunu öğrenir. Ertesi gün yıllardır biriktirdiği parasını Baron'a bırakmıştır. Baron neler olduğunu anlamaya çalışırken Leporella'nın intihar haberi duyulur. Ölüm, bu kez bir aşığının canını acıtma enstrümanı olarak kullanılmıştır.

Leman Gölü Kıyısındaki Olay  
Bir Rus, bir balıkçı tarafından çırılçıplak vaziyette Leman Gölü'nde bulunur. Kıyıya çıkarıp giydirirler. Yakınlardaki bir otel müdürü aracılığıyla adamla Rusça konuşup kim olduğunu öğrenirler. Evine ulaşmaya çalışan bir Rus olduğunu öğrenince, kağıtları yapılana kadar onu kasabada misafir etme görevini üstlenirler. Ancak Rus, tüm saflığıyla, gölü geçince Rusya'ya ulaşacağını düşünerek tekrar kendini göle vurur ve ölür. Trajik bir öyküdür.