23 Ağustos 2016 Salı

Kitap: M Train

Patti Smith üslubunu sanırım çoğumuz ilk olarak Çoluk Çocuk romanı sayesinde tanıdık. Mükemmel bir üslup, akıcı, oturmuş.

Anılarını ölümsüz kılmaya çalışarak onlardan bir bütün oluşturup bu bütüne tutunmaya çalışan bir kadın Patti Smith. Sürekli yanında bulundurduğu defter kalem, fotoğraf makinesi, tek tük eşyası, Cairo adında bir kedisi, sık sık çıktığı seyahatler, siyah beresi. Sahip olduğu hemen hemen her nesnenin bir hikayesi var. Anlamı ve hikayesi olan şeylerden bir yaşam kurmuş. Hayalinde kurduğu senaryoların peşinden gidebilecek kadar özgür ruhlu. Örneğin, Jean Genet'ye, zamanında Genet'nin isteyip de gidemediği bir ada hapishanesine gitmeye cesaret ederek oradan taşlar topluyor ve bunları Genet'nin mezarına bırakıyor.

Çoluk Çocuk, Patti'nin dostu Robert Mapplethorpe'u merkeze koyarken, M Treni romanında tamamen kendine odaklanmış. Ölen kocası Fred Sonic Smith'in anma günü yaklaşırken yaşadığı seyahatleri, rastladığı kurgu hikayeleri, hayranlık duyduğu kişileri, gezdiği yerleri, kafasında yarattığı ve gerçek yaşamın mucizelerini görme kabiliyeti sayesinde bir araya getirdiği senaryoları anlatıyor. Oğlan büyümüş, kızın boyu Patti'den uzun, babaları ölmüş. Yalnız bir kadın olarak, kaybettiklerinin hüznünü bastırmak için sahip olduklarına daha sıkı sarılan 66 yaşındaki bir kadının güncesi diyebiliriz.


Yine bilindik üslubunu görüyoruz. Aslında kahve içmeyi seven, takıntılı derecede sevdiği ve ona büyük anlam ifade eden mekanlara gitmekten hoşlanan, sürekli yazan ve bu nedenle çoğunlukla dağınık ve durağan bir ev hayatına sahip olan, ama sözcükleriyle nesnelerin durağanlığının ötesine geçebilen, hareketli bir anılar bütünü yaratabilen ilham verici bir kadın. Özgür bir ruhun hiçbir şey üzerine yazdığı bu kitabı keyifle okuyorsunuz.

Tahminen 2012 civarında yaşadıklarını kaleme dökmüş. O kadar çok güncel sanatçıya, diziye, filme, yazara referans var ki, kendi izlenimlerinizle onun coşkun izlenimlerine katılma heyecanı duymak kaçınılmaz oluyor.

Birkaç sayfa boyunca The Killing dizisinin son bölümünü, kendine özgü hayalci üslubuyla anlatıyor. Sylvia Plath'in intiharıyla ilgili yazıyor. Frida ve Diego'nun mavi evine gidip fotoğraflar çekiyor. Murakami'yi keşfediyor ve sayfalarca hakkında yazıyor. Person of Interest'in kendi kapısının önünde çekilen bir bölümünden bahsediyor. Hatta Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi? ve Roy Batty'de bile atıfta bulunuyor satır aralarında, sanırım koptuğum nokta bu oldu.

Bu kadar kült bir kadının, yaşayan ve şu anda paylaştığımız şeyler hakkında yorum yapması insana ekstra bir keyif veriyor nedense. İstersek Patti'yle karşılıklı oturup Beat Kuşağı'ndan bahsedebiliriz, hevesle katılacağımız ortak yorumlar yapabiliriz gibi bir his uyandırıyor.

Robert Mapplethorpe ile çağdaş olmuş, 2016'da yaşayan herkesle çağdaş olmaya devam eden coşkulu, yaşayan bir kadın. 10 yıllar geçiyor, onun hevesi geçmiyor gibi.

263 sayfalık ve Domingo Yayınları'ndan çıkan bu kitap, kitaplarda üslubu önemseyenlere şiddetle tavsiyedir.

Hiç yorum yok: