Beat Kuşağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beat Kuşağı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2017 Çarşamba

Kitaptan Filme: One Flew Over the Cuckoo's Nest


Milos Forman yönetmenliğinde, 1975 yılında çekilen, başrollerinde Jack Nicholson, Louise Fletcher ve Will Sampson‘ın oynadığı 2 saat 15 dakikalık bir drama filmi. Ken Kesey‘nin 1962 yılında yayınlanan aynı isimli kitabından uyarlandı.

Ken Kesey (1935-2001), 1950’lerin Beat Kuşağına ve 1960’ların hippi kültürüne yakın, ama ismi o ortamdaki yazarlarla birlikte anılmayan Amerikalı bir yazar. 1999 yılında yapılan bir röportajda, kendisi için şöyle söylüyor: “Beatnik olmak için çok genç, hippi olmak için ise çok yaşlıydım.” Üniversite yıllarından sonra California’ya taşınıyor ve orada Beat Kuşağı‘ndan tanıdığımız Neal Cassady (Into The Wild‘da Dean Moriarty karakterine ilham veren kişi) gibi figürlerin katıldığı partiler düzenliyor. Bu ortamda LSD ve ilaç kullanımına ilgi duymaya başlıyor. Gizli bir askeri programa gönüllü olarak katılıyor. Burada gönüllü hastalar gözetim altında LSD alıyorlar. Gece vardiyasında çalışan Kesey, hastalarla sık sık iletişim kurarak onların davranışları hakkında notlar alıyor. Sağlıklı, ancak topluma bir şekilde uyum sağlayamamış bireylerin katıldığı bu program, One Flew Over The Cuckoo’s Nest‘e ilham veriyor. Kitapta, hastalar “İyileşebilirler (Acutes)” ve “İyileşemezler (Chronics)” olarak ikiye ayrılıyor. İyileşebilirler, sağlıklı olup topluma ayak uyduramamış bireylerden oluşuyor. Yazarın bu programdaki görevi sona erdikten sonra, kendisi de LSD kullanıyor. Hap kullanımının, insanı özgürlüğe kavuşturan bir deneyim olduğunu savunuyor. 1962 yılında One Flew Over The Cuckoo’s Nest‘i yazdıktan sonra üne kavuşan yazarın diğer ilgi çekici işlerinden bir tanesi de, 1974 – 1980 yılları arasında William S. Burroughs gibi isimlerin de katılımıyla çıkardığı Spit in the Ocean adındaki 7 sayılık küçük bir dergi.

One Flew Over The Cuckoo’s Nest romanında 3 önemli öğe var:

1- Davranışçılık

2. Dünya Savaşı sonrası dönemde, Amerikan toplumunda, muhalif fikirlere sahip kişiler totaliter rejimin gücünü tehdit eden unsurlar olarak görülüyor. Bunları nötralize etmek amacıyla, devlet psikoloji disiplininden faydalanarak karşıt silahlar oluşturuyor. Örneğin, Otomatik Portakal romanından hatırlayalım. Topluma aykırı tavırlar sergilediği için hapse giren Alex‘e, gönüllü olarak bir psikolojik deneyde yer almayı kabul ederse tahliye garantisi veriliyor. Kabul ediyor, kendisine bir makine bağlanıyor. Çeşitli kimyasallar aracılığıyla “kötü” davranışları birtakım fiziksel ağrılara koşullanıyor. Bu nedenle ne zaman “kötü“, yani devletin desteklemediği tavırlar sergileyecek olsa fiziksel rahatsızlıklar yaşıyor, bir süre sonra bu davranışları bırakıyor. Kendi öz iradesiyle değil, tamamen devlet eliyle birey, tekdüze hale getiriliyor. Burada uygulanan deney, psikolojideki davranışçılık kuramından geliyor. Yanlış ellerde, yanlış amaçlarla kullanılan davranışçılık, One Flew over the Cuckoo’s Nest filminde de kendisini gösteriyor. Otoriter hemşire Ratced’in onaylamadığı tavırları sergileyen herkes ilaçlara ve elektroşoklara maruz kalarak öz iradeleriyle değil dış etkenlerle değişiyor. Roman psikoloji disiplininin ve davranışçılık kuramının, totaliter rejime katkıda bulunan bu kullanımını kapalı bir şekilde eleştiriyor.

2- Anaerkil toplum

Ken Kesey, romanın kahramanı McMurphy karakterini şöyle betimlemiş: cinsel gücü ve arzusu yüksek, özgür, güçlü, atak bir adam. Bu özellikler iyi olarak gösterilirken, romandaki tüm “kötü” öğelerin ucu bir şekilde kadınlara dokunuyor. “İyileşebilir” hastaların tamamı, sosyal hayatta güçsüz karakterler olarak betimlenmiş ve karakterlerin geçmişinde, onları topluma karşı savunmasız hale getiren kadınlar var. Örneğin Billy‘nin kendisine çocuk muamelesi yapan dominant bir annesi var. Harding‘in karısı kendisinden daha dominant. Şef‘in babası annesinin soyadını alıyor, kendi malını mülkünü de kaybediyor. Hastanenin en dominant karakteri Büyük Hemşire Ratched. Kesey, bir bakıma Harding karakteri üzerinden bu “rastlantının” nedenini açıklıyor. Harding‘e göre erkeğin tek silahı penisi, kadın bunu anlıyor ve onu elinden alarak erkeği etkisiz hale getiriyor. Romanda, genel gri ortamı ve baskıcı atmosferi delip geçen bu nedenle de okura kendini iyi hissettiren bir yükselme anı var. Sonuna kadar oyunu kuralına göre oynayan McMurphy, Billy’nin intihar ettiği son sahnede kontrolünü kaybederek Büyük Hemşire‘ye saldırıyor. Önce gömleğini yırtarak onu rencide ediyor, sonra da boynuna sarılıyor. Aslında bir kadın için son derece aşağılayıcı olan bu sahne, baskıyı delmek, iktidara karşı gelmekle özdeşleştirildiği için izleyici tarafından alkışlarla karşılanıyor. Kitabın genel olarak söylediği, kabul edilemeyecek mesaj şu: Toplumu bu hale sokan kadınların dominantlığı, onları aşağı çektiğimiz an erkekler daha özgür olacak ve baskı ortadan kalkacak. Bu kadın düşmanı tutumu pekiştiren başka bir sahne de, Bromden‘ın erekte olduğu sahne. Romanda fiziksel boyutları sürrealist bir şekilde algılayan Şef Bromden, kendini güçsüz ve etkisiz hissettiği için fiziksel olarak da küçük olduğuna inanıyor. Gücü ve cinsel özgürlüğü temsil eden McMurphy‘yi tanıyınca, tekrar büyüyeceğini hissediyor. McMurphy onun bu sürrealist büyüme algısını anlayarak, kısıtlı bir süre içinde onu tekrar büyütme ve eski güçlü haline döndürme sözü veriyor. Bir takım cinsel çağrışımlarda bulunarak, Şefin erekte olmasını sağlıyor ve ona “daha şimdiden büyüdün bile” şakasını yapıyor. Burada büyüklük ve küçüklük, dolaylı olarak kadın bedenine hakim olmak ve olmamak şeklinde bir anlama indirgenmiş. Yorum yok.

3- İktidar

Kadın-erkek ve devlet-birey ekseni dışında, erkek-erkek arasındaki iktidar ilişkisine de değinilmiş. Hastalar, balık tutmak için tekneye gittiği sırada McMurphy yokken dominant bir kaptan ile karşılaşıp onunla nasıl başa çıkacaklarını bilemez. Devletin veya kadının gözetlemediği ortamlarda dahi, erkekle erkek arasında iktidar kavgası vardır. Bağırarak, saldırganlaşarak baskın olan tarafın kazandığı davranış alışkanlıkları topluma yerleşmiştir. McMurpy‘nin kamaraya girip tüm hastaları yalnız bıraktığı sahnede, ilk önce korkudan kıpırdayamayan karakterler daha sonra kendi kendilerine balık tutup gemiyi idare eder hale gelecektir. Birey ancak deneyerek, yaşayarak korkusunun üstesinden gelir. Günlük ilişkilerinde bastırılmayan, sinmeyen kişi, devlet ve iktidar karşısında da korku ve paniğe kapılmaz.

Film genel olarak kitaba uygun olsa da, oldukça önemli farkları var. Yazar Ken Kesey, kitaptan çok fazla saptırıldığı gerekçesiyle çok sinirleniyor ve izlemeyi reddediyor. Farklar şöyle:

  • Kitapta Bromden‘ın gözünden anlatıldığı için Bromden ana karakter. Filmde ise McMurphy. Ken Kesey‘nin en çok tepesini attıran noktalardan bir tanesi. Bromden‘ın rolü, yalnızca bir sahnede izleyiciyi çok şaşırtmaya indirgenmiş. 
  • Filmde balığa gitmek için hastane otobüsünü çalıyorlar ve gizli saklı gidiyorlar. Kitapta ise oylama yapılıyor. Hemşire Ratched ve McMurphy günlerce hastaları kendi taraflarına çekmek için birbiriyle rekabet ediyor ve sonunda McMurphy kazanıyor. Aralarındaki iktidar savaşında hemşireyi zayıflatan hamlelerden bir tanesi. Doktor da hastalarla birlikte tekneye geliyor, dolayısıyla gizli saklı bir aksiyon durumu yok. 
  • Kitapta McMurphy doktoru da yanına çekmeyi başarıyor. Filmde ise daha mesafeli bir görüntüsü var. 
  • Kitapta hemşireye saldırırken gömleğini yırtıyor, filmde bunu kaldırmışlar. 
  • Kitapta McMurphy‘ye lobotomi yapıldıktan sonra sedyesi hastaların önüne bırakılıyor, böylece herkesin otoriteye başkaldıranın başına ne geleceğini görmesi sağlanıyor. Filmde böyle bir şey de yok. 
  • Kitapta Bromden, diğer hastaların yanında da konuşuyor. Filmde böyle bir şey yok. 
  • Filmde Cheswick‘in intiharından bahsetmemişler. 
  • Kitapta McMurphy, İyileşemez bir hasta olduğunu ve oradan çıkışının olmadığını en başlarda bilmiyor. Daha sonra öğrenince çok öfkeleniyor ve hemşireye karşı dikkatli davranmaya karar veriyor. Filmde ise böyle bir detay yok. 
  • Balığa çıktıklarında gruba kaptanlık yapan George Sorensen karakteri filmde yok. 
  • Gezileri sırasında kitapta McMurphy‘nin çocukluğunun geçtiği eve bakıyorlar, filmde bu yok. 
  • Ratched saldırıya uğradıktan sonra bir süre hastaneye gelemiyor. Bu sırada kitapta İyileşebilir hastaların bir kısmı kendi istekleriyle hastaneden ayrılıyorlar. Filmde bu yok. 
İyi seyirler/iyi okumalar.

23 Kasım 2016 Çarşamba

Kitaptan Filme: On The Road

Beat Kuşağı'nın öncüsü roman.sayılan Amerikalı yazar Jack Kerouac'ın 1951 yılının Nisan ayında, 3 haftada yazıp bitirdiği

Yazıldıktan 6 sene sonra, 1957 yılında Viking Press'ten yayınlanıyor. Roman à clef dediğimiz, kurgusal otobiyografi diye tanımlanabilecek türe giriyor. Romandaki anlatıcı Sal Paradise, aslında Jack Kerouac'ın kendisi, yan karakterler Kerouac'ın gerçek arkadaşları ve olaylar neredeyse tamamen gerçek. Kerouac'ın 3 haftada, bir rulo kağıda bilinç akışıyla kesintisiz olarak yazıp bitirdiği orijinal taslakta karakterlerin hepsi gerçek adlarıyla anlatılıyor ve bu versiyon daha uzun. Yalnız içinde sansüre takılabilecek çok öğe olduğu için revize ediliyor, sonunda karakterlerin isimleri değiştiriliyor, formatla oynanıyor ve kısaltılarak yayınlanıyor.

Sansürsüz halini merak edenler, ilk basımının 50. yıl dönümü olan 2007 yılında, On The Road: The Original Scroll adıyla basılan orijinal taslağı okuyabilirler.

Beat, II. Dünya Savaşı sonrasında bir grup genç yazar ve şairin bir araya gelerek şiir, jazz, uyuşturucu, yol, deneyim, tutkulu diyaloglar, ilham, açık cinsellik, delilik, konformist hayata karşı duruş anahtar kelimeleriyle dışa vurduğu bir anlayış. Beat Kuşağı'nın manifestosu kabul edilen On The Road'dan ve yine bu ortamda yetişmiş diğer yazarların eserlerinden sonra ufak ufak bir akıma dönüşüyor, yayılıyor. Seveni çok olduğu gibi nefret edeni de çok oluyor.

Jack Kerouac gerçek hayatında arkadaşları William S. Burroughs (Old Bul Lee), Allen Ginsberg (Carlo Marx), Nael Cassady (Dean Moriarty) ile kitapta anlattığına benzer bir hayat sürüyor. Amerika'yı bir baştan bir başa geziyorlar. Seyahatleri sırasında yanında bulundurduğu minik not defterlerine notlar almaya başlıyor. Bu kitabın yazılma fikri aslında 1940'lı yılların sonunda tuttuğu bu not defterlerine dayanıyor.

Formatıyla klasik Amerikan düz yazı stilinin kurallarını çiğneyip attığı için bir şekilde çıkıntı bir duruşu var. Bu duruştan rahatsız olanlar olduğu gibi daha ilk zamanlardan itibaren günümüze kadar uzanan sürede değerini fark edip hakkını verenler de var. Kitap 1998 yılında Modern Library'nin 20. yüzyılda İngilizce dilinde yazılmış 100 en iyi romanı sıralamasında 55. sırada ve Time'ın 1923-2005 döneminde İngilizce dilinde yazılmış en iyi 100 roman listesine girmeyi de başarıyor.

Basıldığı 50'li yıllardan itibaren film haklarını satın almaya çalışanlar oluyor. Jack Kerouac 1957 yılında Marlon Brando'ya bir mektup yollayarak Dean Moriarty rolünü oynaması için ona bir teklifte bulunsa da yanıt alamıyor ve uzunca bir süre (1980 yılına kadar) film haklarını satmıyor. En sonunda Francis Ford Coppola film haklarını satın alıyor ve bundan 32 sene sonra, 2012 yılında Walter Salles yönetmenliğinde filme uyarlanıyor.

Dean, Sal ve Marylou için düşünülen oyuncular

Senarist Jose Rivera ve Walter Salles filmi uyarlama aşamasında çoğunlukla 2007'de yayınlanan, orijinal isimlerin geçtiği taslak versiyondan faydalanıyorlar. Film haklarının satın alınmasıyla filmin çekimlerinin başlaması arasında çok uzun bir süre olduğu için tahmin edeceğiniz gibi oyuncu tercihleri yüzlerce kez değişiyor.

Dean Moriarty: Başlarda Colin Farrell ve Brad Pitt düşünülüyor. Her ikisi de (tabi film gençliklerine yetişse) on numara seçimler olabilirmiş. Ama bence Dean'i canlandıran Garrett Hedlund son derece mükemmel bir seçim.

Sal Paradise: Ethan Hawke ve Johnny Depp düşünülmüş. Ethan Hawke bu role çok yakışırdı fakat Johnny Depp gereğinden fazla sivrilirdi sanki. Sonuçta grubun en sivri karakteri Sal değil, Dean. Peki Sal'i canlandıran Sam Riley nasıldı? Sönük bir karakter yaratmıştı. Dediğim gibi Dean'in manyaklığını ön plana çıkarmaları gerekiyordu, bu sönüklük iyi olmuş. Yalnız sönüklükle birlikte bir donukluk, tepkisizlik de vardı ki bunu çok beğendiğimi söyleyemem.

Marylou: Winona Ryder ve Lindsay Lohan düşünülmüş, ki ne alaka demeden edemeyeceğim. Kristen Stewart'ı sevmezdim. IMDB'de Kristen Stewart'tan nefret etsem de bu filmi sevecek miyim? diye bir forum başlığı açıldığını gördüğümde tek olmadığımı fark ettim. Siz de bu kızı görüp filme burun kıvıranlardansanız bir şans verin derim. Kristen nefretimi kırdığım film oldu. Performansı gayet başarılıydı, bu filmde kendi sınırlarını zorladığı belli. Film bütçesinin kısıtlandığını öğrendiği halde On The Road kitabının kendisindeki özel yeri nedeniyle aldığı düşük ücrete (kime göre, neye göre?) takılmadığını okudum, içten içe sempati duydum. Üstelik şu ana kadar kendisini izlediğim 3 filmin de kitaptan uyarlanmış filmler olduğunu fark ettim. Sanırım ben bu kızı artık seviyorum.

Dikkat, Viggo Mortensen çıkabilir

Old Bull Lee (William S. Burroughs) rolünde karşımıza çıkan adamın Aragorn olduğunu fark etmiş miydiniz? Ben etmedim açıkçası, öğrenince şok oldum. William S. Burroughs'ın yüzüne ciddi ciddi benziyor, dolayısıyla harikulade bir seçim olmuş. Aragorn'dan sonra böyle bir rolle görmek çok tuhaf bir his tabi. Nasıl yani normal gömlek, kravat ve gözlük?

Kitapla film arasındaki ufak tefek farklar 

Kitap doğaçlama deneyimlere, yola dayalı bir kitap olduğu için filmin bire bir olmasını, olayları bire bir yansıtmasını beklememiştim. Ana felsefeyi yansıtan, karakterlerin isimlerinin aynı olduğu ama serbest stille çekilmiş bir film bekliyordum daha çok. Beklediğimden çok daha tutarlı bir uyarlama olmuş. Ufak tefek farklar var. Mantığını anlayamayacağınız kadar ufak farklar. Yazmaya bile değmez ama tespit etmişken niye yazmayayım ki?

Kitabın başlangıcında Sal'in karısından boşandığını, bundan sonra kendini yola vurduğunu öğreniyoruz. Filmde ise yola çıkmasının ardındaki sebebi babasının ölümü olarak göstermişler. Filmde Sal'in evliliklerinden ve ilişkilerinden pek bahsedilmiyor, daha nötr bir karakter oluşturmuşlar. Sanırım Dean'i daha çok öne çıkarma amacıyla yapılmış.

Filmde Sal annesiyle yaşıyor, kitapta ise teyzesiyle. Gerçekte de Jack Kerouac annesiyle yaşıyor. Dolayısıyla film gerçeği baz almış. Kitapta niye Teyze olarak değiştirilmiş acaba?

Kitapta Dean'in üçüncü karısı olan Inez'den bahsediliyor, filmde bu yok. Konuyu fazla dağıtmamak, karakter kalabalığı yapmamak için olsa gerek.

Meraklısına, bazı detaylar
  • Kitaptaki adı Camille olarak değiştirilen Carolyn Cassady, 1990 yılında tüm bu olaylara kendi gözünden yaklaşarak Off The Road: Twenty Years with Cassady, Kerouac and Gingsberg romanını yazıyor. Otobiyografik bir kitap, Beat Kuşağı hakkında okumalar yapmak isteyenler için bire bir.
  • Love Always, Carolyn (2011) yine Beat Kuşağı'nı anlatan bir belgesel film.
  • Film çekimlerine başlanmadan önce tüm ekip 3 haftalık bir beat kuşağı kampına girerek beat edebiyatını inceliyorlar ve Jack Kerouac röportajlarını dinliyorlar. 
  • Filmde sık sık Proust'un Swann'ların Tarafı romanını görüyoruz. Yol boyunca karakterlerin birinden diğerine geçiyor ve ara ara açıp birbirlerine pasajlar okuyorlar. 
  • Yolda kitabı bugüne kadar onlarca dile çevrildi, onlarca baskısı yapıldı. Kitap kapaklarını görmek için şu siteyi ziyaret edebilirsiniz, hepsini bir araya koymuşlar, pek güzel bir derleme olmuş: www.beatbookcovers.com/kerouac-otr/

Türkçeye çeviri

İlk olarak 1993 yılında Kıyı Yayınlarından Güzin Özkan, Ferruh Armutçuoğlu çevirisiyle çıkmış. Ben ilk olarak üniversitenin kütüphanesinden aldığım kopyayı okumuştum. Eski bir kitap olduğunu hatırlıyorum, sanırım Kıyı Yayınları versiyonuydu. Yalnız üzerinden çok vakit geçtiği için çevirisini hatırlayamıyorum. Daha sonra Ayrıntı Yayınlarının Yeraltı Edebiyatı serisinden Can Kantarcı çevirisiyle çıkmış. Ayrıntı Yayınlarının Yeraltı Edebiyatı serisine güvenim tam, kapaklarına bayılıyorum. Çevirisi de iyiydi bence.

Amerikan edebiyatı için önemli bir kitap, Beat kuşağı da ilginç bir başlık. Kaçırmamanızı tavsiye ederim. Filme de bir şans verin derim. 

İyi okumalar/seyirler.

23 Ağustos 2016 Salı

Kitap: M Train


Patti Smith üslubunu sanırım çoğumuz ilk olarak Çoluk Çocuk romanı sayesinde tanıdık. Mükemmel bir üslup, akıcı, oturmuş.

Anılarını ölümsüz kılmaya çalışarak onlardan bir bütün oluşturup bu bütüne tutunmaya çalışan bir kadın Patti Smith. Sürekli yanında bulundurduğu defter kalem, fotoğraf makinesi, tek tük eşyası, Cairo adında bir kedisi, sık sık çıktığı seyahatler, siyah beresi. Sahip olduğu hemen hemen her nesnenin bir hikayesi var. Anlamı ve hikayesi olan şeylerden bir yaşam kurmuş. Hayalinde kurduğu senaryoların peşinden gidebilecek kadar özgür ruhlu. Örneğin, Jean Genet'ye, zamanında Genet'nin isteyip de gidemediği bir ada hapishanesine gitmeye cesaret ederek oradan taşlar topluyor ve bunları Genet'nin mezarına bırakıyor.

Çoluk Çocuk, Patti'nin dostu Robert Mapplethorpe'u merkeze koyarken, M Treni romanında tamamen kendine odaklanmış. Ölen kocası Fred Sonic Smith'in anma günü yaklaşırken yaşadığı seyahatleri, rastladığı kurgu hikayeleri, hayranlık duyduğu kişileri, gezdiği yerleri, kafasında yarattığı ve gerçek yaşamın mucizelerini görme kabiliyeti sayesinde bir araya getirdiği senaryoları anlatıyor. Oğlan büyümüş, kızın boyu Patti'den uzun, babaları ölmüş. Yalnız bir kadın olarak, kaybettiklerinin hüznünü bastırmak için sahip olduklarına daha sıkı sarılan 66 yaşındaki bir kadının güncesi diyebiliriz.

Yine bilindik üslubunu görüyoruz. Aslında kahve içmeyi seven, takıntılı derecede sevdiği ve ona büyük anlam ifade eden mekanlara gitmekten hoşlanan, sürekli yazan ve bu nedenle çoğunlukla dağınık ve durağan bir ev hayatına sahip olan, ama sözcükleriyle nesnelerin durağanlığının ötesine geçebilen, hareketli bir anılar bütünü yaratabilen ilham verici bir kadın. Özgür bir ruhun hiçbir şey üzerine yazdığı bu kitabı keyifle okuyorsunuz.

Tahminen 2012 civarında yaşadıklarını kaleme dökmüş. O kadar çok güncel sanatçıya, diziye, filme, yazara referans var ki, kendi izlenimlerinizle onun coşkun izlenimlerine katılma heyecanı duymak kaçınılmaz oluyor.

Birkaç sayfa boyunca The Killing dizisinin son bölümünü, kendine özgü hayalci üslubuyla anlatıyor. Sylvia Plath'in intiharıyla ilgili yazıyor. Frida ve Diego'nun mavi evine gidip fotoğraflar çekiyor. Murakami'yi keşfediyor ve sayfalarca hakkında yazıyor. Person of Interest'in kendi kapısının önünde çekilen bir bölümünden bahsediyor. Hatta Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi? ve Roy Batty'de bile atıfta bulunuyor satır aralarında, sanırım koptuğum nokta bu oldu.

Bu kadar kült bir kadının, yaşayan ve şu anda paylaştığımız şeyler hakkında yorum yapması insana ekstra bir keyif veriyor nedense. İstersek Patti'yle karşılıklı oturup Beat Kuşağı'ndan bahsedebiliriz, hevesle katılacağımız ortak yorumlar yapabiliriz gibi bir his uyandırıyor.

Robert Mapplethorpe ile çağdaş olmuş, 2016'da yaşayan herkesle çağdaş olmaya devam eden coşkulu, yaşayan bir kadın. 10 yıllar geçiyor, onun hevesi geçmiyor gibi.

263 sayfalık ve Domingo Yayınları'ndan çıkan bu kitap, kitaplarda üslubu önemseyenlere şiddetle tavsiyedir.