Büyülü Gerçekçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Büyülü Gerçekçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2017 Pazartesi

Kitaptan Filme: Kırmızı Pazartesi

Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez'in 1981 yılında yayınlanan, büyülü gerçekçilik akımından öğeler taşıyan ve 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanan kısa romanı. 1987 yılında Francesco Rosi yönetmenliğinde sinemaya uyarlanır.

1927 doğumlu Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez, kalabalık bir ailenin en büyük çocuğudur. Hukuk eğitimini yarıda bırakarak gazetecilik yapmaya başlar. Kariyeri boyunca çeşitli ülkelerde, şehirlerde yaşar. Gazetecilik ve edebiyat deneyimleri sürekli olarak birbirini besleyecektir. Edebiyat bilgisi daha iyi haberler yapmasına, gazetecilik tekniği de romanlarındaki anlatımı geliştirmesine yardımcı olur.

Kırmızı Pazartesi (Cronica de Una Muerte Anunciada) romanını 1951 yılında, Sucre kentinde meydana gelen gerçek bir cinayet vakasından esinlenerek yazar. Maktulü anne tarafından tanımaktadır ve genç yaştan itibaren bu hikayeyi yazmak ister. Annesi, maktulün ailesinin üzüleceğini söyleyerek bir süre hiçbir şey yazmasını istemez. Marquez, verdiği sözü tutarak maktulün annesinin ölümünü bekler ve 1981 yılında hikayeyi yayınlar. Yayınlandıktan sonra çok popüler olan bu roman sayesinde, bir sürü gazeteci gerçek cinayetin yaşandığı Sucre kentine akın eder ve cinayet hakkında soruşturmalar yürütür.

Hikaye Kolombiya'nın bir kasabasında geçer. En baştan itibaren okura meydana geleceği belli edilen bir cinayetin 27 yıl sonra, maktulün bir arkadaşı tarafından sürdürülen soruşturmasını konu alır. Orijinal ismi "Bir Ölümün Kronolojisi" olsa da, anlatım kronolojik gitmez. Cinayetin gerçekleştiği andan başlayarak bir ileri bir geri zaman atlamalarıyla devam eder. Çeşitli tanıklar odağında, cinayet öncesi yaşananlar farklı bakış açılarından tekrar tekrar anlatılır. "Bu X'in Santiago'yu son görüşüydü..." cümlesiyle adeta sekanslar halinde bir anlatım söz konusudur. Zaman zaman anlatıcının şimdiki zamanına, cinayetten 27 yıl sonrasına atlanarak tanıkların yaşlanmış halleri de okura gösterilir.

Marquez'in adıyla bağdaştırılan büyülü gerçekçilik akımının izlerini bu romanda da görmek mümkündür. Motifleri açıklamayan ketum anlatıcı, düz çizgide gitmeyen kronolojik sıralama, yer yer ironi, gerçekliğe uymayan birtakım masalsı öğeler, kullanılan tekrarlar... 

İlk olarak akımın en belirgin özelliği olan zikzak şeklinde ilerleyen kronoloji okurun gözüne çarpar. Daha sonra örneğin, birçok karakter olsa da hiçbirisinin ruhsal tasviri yapılmaz, kimsenin motifleri uzun uzadıya incelenmez, karakterlerin derinine inilmez. En çok adı geçen iki karakter olan Angelo Vicario ile Santiago Nasar'ın arasında gerçekten ilişki olup olmadığı kitabın sonunda dahi belirsizdir. Okur karakterlere belirli bir mesafede tutulur ve daha çok olayların akışına vurgu yapılır. Bunun yanı sıra, olay akışına iyice yedirilmiş ancak gerçeğe aykırı birçok detay vardır. Annenin son anda Santiago'ya kapıyı kapatması, Santiago'nun tesadüfen o gün diğer kapıyı tercih etmesi, Angela'nın ablaları tarafından verilen bekaretini ispatlama taktiklerini son anda  kullanmamaya karar vermesi, anlatıcının annesi Santiago'ya haber vermek üzere yola çıktığında o öldü lafını duyunca durup yoluna devam etmemesi, Santiago'nun suçlu olup olmadığını sonuna kadar öğrenemeyişimiz... Bir şekilde gerçeklikten çok uzak olmayan, ama olması da çok fazla olası olmayan bir sürü detay söz konusudur. Bunlar, anlatımın gerçeklik tonunu biraz zedeleyen ama tam olarak ortadan kaldırmayan detaylardır. Anlatıma bir çeşit ironi katma görevine sahiptir. Bunca kalabalığın içinde herkesin bilgisi dahilinde bir cinayet gerçekleşir ve herkesin bir şekilde bunu engellememesinin bir bahanesi vardır. Tanıkların bahanelerine, gerçek olabilecek ama gerçekliğe bir o kadar aykırı olan bu açıklamalar eşlik eder. Okura bir bakıma durup düşünmesi gerektiği mesajı verilir. Tüm bu bahaneler gerçekten akla yatkın mıdır yoksa "masum olma ihtimali olan" bir adamın cinayetine bir şekilde göz yuman insanların, vicdanlarını rahatlatmak için okudukları birer masaldan mı ibarettir? Öte yandan, gerçeklikle bir şekilde bağdaşan bu gibi öğelerin aksine, birtakım tamamen doğaüstü öğe görmek de mümkündür. Santiago'nun annesi rüya yorumculuğu yaparak para kazanır; Bayardo'nun yaşlı bir duldan zorla satın aldığı evin eşyaları, ev terk edildiğinde tek tek kaybolacaktır, albay bir gün dulun ölen karısının ruhunu spiritüel bir törenle çağırarak eşyaların kaybolma nedenini kadına sorar; Angelo büyülenmişçesine aslında evlenmeyi hiç istemediği ve beğenmediği Bayardo'ya kendisini küçük düşürdükten sonra aşık olur ve 17 sene boyunca hiç yanıt almamasına rağmen bir tür ritüel gibi her hafta 1-2 kez ona mektup yazar... 

Bir keresinde sürrealizmle ilgili görüşleri sorulduğunda şu meşhur cümleyi söyler: “Surrealism runs through the streets. Surrealism comes from the reality of Latin America.” Sürrealizm sokakta. Sürrealizm Latin Amerika'nın gerçekliğinden gelir... Ona göre bu tip ucu ucuna tesadüfler, trajik yanlış anlamalar, esrarengiz kronolojiler hayatın kendisinde yaygın bir şeydir. 

Masum olduğu varsayılan bir adamın gözler önünde haksız yere öldürülüşüne yakılmış geç bir ağıt tonunda ilerleyen roman, sonlara doğru bu anlamını yitirerek absürt bir metne dönüşür. Okur ve anlatıcı, tüm merakıyla Angela'nın asıl tecavüzcüyü itiraf edip Santiago'yu aklayacağı anı iple çekerken dilediğimiz şey gerçekleşmez. Başından beri güvenilir bir imaj çizen Angela bir kez daha Santiago'nun ismini verir. Bunun da ötesinde Santiago'nun cinayetinin merkeze yerleştirildiği roman, sonlarda odağını tamamen kaybederek "masum" adamı ölüme sürükleyen kadının mutlu sonla biten bir aşk hikayesine dönüşür. Absürt derecede acımasız, ama bir o kadar gerçekçi bir sonla biter. Gerçek hayattaki bencillik, umarsızlık, tepkisizlik olduğu gibi romana aktarılır. İnsanlar suçlu olup olmadığından emin olmaksızın bir gencin ölümüne tepkisizce izin verirler, çeşitli bahanelerle bu durumdan vicdanlarını sıyırırlar ve yıllar sonra tamamen unutup kendi hayatlarına devam ederler. 

Roman 1987 yılında, Cronaca di una morte annunciata ismiyle Francesco Rosi tarafından sinemaya uyarlanır. Güzeller güzeli Ornella Muti, Angela karakterini canlandırır. Anthony Delon tam olarak kitapta tasvir edilen Santiago Nasar karakterini başarıyla oynar. Harem Suare'den tanıdık gelen Lucia Bosé, Nasar'ın karizmatik, soğukkanlı ve güzel annesi Placido Linero'yu canlandırır. Son derece sadık bir uyarlamadır. Zengin bir kasaba tasviri sunar. Romanın gerçeküstü tonunu mekan aracılığıyla bir parça gerçekliğe dönüştürür. Zaman atlamalarına tamamen sadık kalır. 

Kitapla film arasındaki farklar

- Kitapta Pedro ve Pablo Vicario'ya daha çok yer verilir. Pablo'nun bir nişanlısı vardır, Pedro ise askere gitmiştir ve orada bel soğukluğuna yakalanmıştır. Pedro daha ciddi olandır ve cinayete o karar verir. Cinayeti işledikten sonra 3 yıl hapis yatarlar. İlk gözaltı sırasında Pedro zehirlenerek ishal geçirir, gözaltı süresini albayın evinde tamamlar. Hapisten çıktıklarında Pablo kendisini bekleyen nişanlısıyla evlenir, Pedro tekrar orduya döner. Filmde bu detaylardan bahsedilmez. Sadece cinayet gününde yaptıklarını görürüz.

- Kitapta Bayardo gizemli bir karakter olarak anlatılır. Gökten inmiş, ne idüğü belli olmayan, kimseye benzemeyen, varlığı hakkında günden güne söylentiler dolaşan, açıklanmayan bir karakter şeklinde tasvir edilir. Fakir kasabalılar zengin yabancıya bir bakıma gerçeküstü özellikle atarlar. Tüm kızların hayalini kurduğu zengin, gizemli karakter olarak nam salar. Kasabadaki en görkemli düğünü yaparak evlenir. Angela'yı annesine teslim ederken bile dokunulmaz, ulaşılmaz duruşunu bozmaz. Tüm kitap boyunca da bu imajı devam eder. Filmde ise neredeyse yıpranmış kıyafetler giyen, son derece sıradan bir karakter olarak yansıtılır. Etrafında bir meraklılar çemberi yaratan, karizmatik adam tasvirinde birtakım eksiklikler vardır. Buradaki gerçeküstü öğeler biraz bu özellikten uzaklaşır.

- Kitapta Vicario ailesinden birisi, varlığını kanıtlaması için Bayardo'nun ailesini kasabaya davet eder. Heybetli general babasıyla güzel annesi kasabada boy gösterip varlıklarını ispatlarlar. Filmde bu karakterlere yer verilmez. 

- Kitapta tüm kasabanın genç erkeklerinin ilki olan güzel, karizmatik fahişe Maria Alejandrina Cervantes'in adı sık sık geçer. Santiago Nasar'ın ilk aşkıdır, bir dönem aralarında tutkulu bir ilişki gelişmiştir. Santiago daha sonra babasının dayaklarıyla tutkusundan vazgeçecektir. Filmde fahişeden hiç bahsedilmez.

- Kitapta son anda öldürüleceği haberini vermek üzere kendisine koşan doktor arkadaşı, Santiago nişanlısının evine girdiği için ona ulaşamaz. Filmde ise doktoru birileri hasta var diye kolundan çekiştirdiği için ulaşamaz.

- Kitapta Angela'nın evlenmeden önce bakire olmadığını ablalarına anlattığını öğreniriz. Bunu Bayardo'ya itiraf etmek ister ama ablaları onu durdururlar. Gerdek gecesi Bayardo'yu bakire olduğuna ikna etmek için birtakım malzemeler ve tarifler verirler. Angela bunları yanına alır ama son anda uygulamamaya karar verir. Filmde bunlardan bahsedilmez. 

- Kitapta anlatıcı, yıllar sonra Angela'yı evin penceresinde, annesiyle birlikte görür ve eve girer. Annesi hala huysuzdur. Filmde evin önünde karşılaşırlar, Angela'nın annesi yanında değildir. 

- Kitapta Angelo'yla Bayardo'nun evlerindeki mobilyaların çalınmasıyla ilgili olarak, daha sonra albay bir spiritüel seans yaparak dul adamın ölen karısıyla iletişime geçer ve eşyaların onun lanetiyle kaybolduğunu öğrenir. Filmde böyle bir şeye hiç yer verilmez.

- Kitapta Santiago öldükten sonra iç organlarının dağıldığından, otopsi yapma kararı alındığından, cenazesinin koktuğundan ve insanların akın akın görmek istediklerinden bahsedilirken filmde bunların hiçbiri yoktur.

- Kitapta Santiago'nun annesinin rüya yorumculuğu yaptığı söylenir. Oğlunun son gecesinde gördüğü kuşlu rüyayı iyiye yormuştur. Yıllar sonra kuşun anlamını başka bir şeyle karıştırdığını itiraf edecek ve olacakları önceden göremediği için kendisini suçlayacaktır. Filmde son gece gördüğü rüya ve annenin yaptığı yorum yer alsa da, yıllar sonra yaşadığı bu vicdan azabına yer verilmez.

- Kitapta anlatıcı aslında yazarın kendisidir. Anlatıcının karısının, yazarın gerçek karısıyla aynı isimde olması gibi ipuçlarıyla bu okura hissettirilir. Filmde ise Cristo Bedoya isimli bir anlatıcı karakter yer alır.  

Marquez'in anlatım tekniği itibariyle en çok içine sinen kitabıdır, okunmalıdır. Filmi de bazı şeylere açıklık getirmenize yardımcı olabilecek, aslına sadık bir uyarlama olarak izlenebilir. 

İyi okumalar, iyi seyirler.

10 Kasım 2016 Perşembe

Kitaptan Filme: Blindness

1998 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Portekizli yazar José Saramago'nun yazdığı, 1995 yılında yayınlanan roman.

Neresi olduğunu bilmediğimiz bir yerde aniden belirsiz bir nedenle körlük salgını ortaya çıkar. İlk enfeksiyon kapan hastalar, ülkenin geri kalanını korumak için karantinaya alınırlar. Dar mekan, çok insan, az yiyecek, hijyen eksikliği, devletin verdiği bakım ve koruma sözünü tutmaması, ordunun orantısız güç ve adaletsizliği gibi sebeplerle kısa sürede kaotik bir ortam oluşur. Bir gün hastanede yangın çıkar, kendilerini denetleyen gardiyanlar da kör oldukları için gözetleme kulelerini terk etmişlerdir. Üzerlerindeki kontrolün kalktığını keşfeden körler kapalı parmaklıkların arkasından kaçıp sokaklara, evlerine geri dönerler. Evlerinde, karantina altına alındıkları hastaneye göre daha güvenli ve insani koşullar altında yaşayan körler daha sonra bir bir görme yeteneklerini geri kazanacaklardır.

Romanda mekan ve insan isimleri yok. Karakterler örneğin Doktor, Doktorun karısı, Araba Hırsızı gibi sıfatlarla anılıyorlar. Hikayenin nerede geçtiğini bilmiyoruz. Tıbbi açıklamalar, bireysel özellikler, vs. bu tip detaylar yok.

Bu noktada iki önemli şeyden bahsedelim. Birincisi yazar José Saramago'nun siyasi duruşu; ikincisi de yazarın üslubu.

1- Siyasi Duruşu: Ömrü boyunca bir Portekiz Komünist Partisi üyesi. Otoriteye karşı bir duruşu var. Demokrasi konusunda endişeleri var. Çok farklı yapılara ve fikirlere sahip kişilerin parlamento tarafından etkili bir şekilde temsil edilebileceğini düşünmüyor. Birbirleriyle bir çeşit bağı olan küçük grupların, aralarından seçtikleri kişi liderliğinde hareket edebileceğine inanıyor.

Demokrasi ve otorite karşısındaki düşüncelerini kitapta, karantinaya alınmış körlerin oluşturduğu iki organizasyon aracılığıyla okura net bir şekilde gösterdiğini fark edeceksiniz. Bu organizasyonlardan ilki, demokratik bir oluşumu temsil eden, yemeğin paylaşılması ve ölülerin gömülmesi için oluşturulmuş, Doktor'un temsilci olarak seçildiği grup/organizasyon. Bu grup başlarda, kişi sayısı azken ve yeterince yemek varken iyi bir şekilde işliyor. Devletin karantinadaki körleri ihmal edip yetersiz yemek göndermeye başlamasıyla birlikte, insanlar kısıtlı kaynaklar nedeniyle güven problemi yaşıyorlar. Başkalarının hakkı olan yemeği çalan hırsızlar ortaya çıkıyor. Bu nedenle herkes daha bireysel olmaya yöneliyor ve güç/ego yarışı ortaya çıkıyor. Bu grup, içinde barındırdığı ahlaksız ve hırsızlara karşı herhangi bir ceza sistemi uygulamadığı için yetersiz kalıyor. Pratikte zor olduğundan bu grubun egemenliği fazla uzun sürmüyor. Doktor'un liderliğini tanımayarak kendisini üçüncü koğuşun lideri ilan eden silahlı zorbanın çevresinde toplanan ikinci bir grup ortaya çıkıyor. Otoriter rejimi temsil eden ve tamamen korku üzerine kurulmuş bu ikinci grup, diğerlerinin yemek hakkını gasp ediyor. Yalnızca eşyayla ve kadınla ödeme yapanlara yemeklerden veriyorlar. Kendilerine karşı çıkanları silahla ve zorbalıkla korkutup bastırıyorlar. Ancak bir sonraki adımlarını kendileri de bilmeyen (silahtaki mermiler yakında bitecek) bu grubun dağılması fazla uzun sürmüyor. En sonunda görebilen tek kişi olan Doktorun Karısı liderliğindeki küçük ve birbiriyle bir şekilde bağlantılı olan grup ayakta kalabiliyor.

2- Üslubu: Virgül dışında noktalama işareti kullanmıyor. Tire ve tırnak işareti olmayınca diyaloglar ve anlatıcının cümleleri birbirine giriyor. Hangi cümlenin hangi kişiye ait olduğunu anlamakta zorluk çekiyorsunuz. José Saramago'nun bireyselliği savunmayan bir yazar olduğunu biliyoruz, dolayısıyla hikayesinde karakterleri öne çıkarmamasının nedenini de az çok anlıyoruz.

Aynı şekilde mekanlar da belirsiz. Bunun nedeni de, yazarın Büyülü Gerçekçilik akımından etkilenmesi. Bir hikayenin gerçekçi olmasını sağlayan zaman, mekan tasvirlerini hikayeden çıkararak daha masalsı bir anlatım oluşturuyor. Körlük salgınının tıbbi açıklamasına kitabında yer vermemesine rağmen, bu masalsı atmosferde insanoğlunu bir anda kör yapıp, kaosa sürükleyip ahlakı çökertip sonra gözlerini açarak okurun karnına sağlam yumruklar atmayı başarıyor. Masalsı gibi görünse de, aslında gayet sert bir roman. Bir diğer yazım özelliği de kullandığı alegorik anlatım. Tabi ki körlük derken tıbbi bir rahatsızlıktan bahsetmiyor. İnsan doğasının toplumda neden olduğu bozulmaları ve çürümeleri göstermek için körlük sembolünü kullanıyor. Kendi kelimeleriyle kitaptaki körlüğü "a blindness of rationality (mantıksallık körlüğü)" olarak tanımlıyor. Ulusal Körler Federasyon'un 2008 yılında filmi körleri pis, ahlaksız ve saldırgan gösterdiği için kınadığını söyleyelim. Yazar, bu kınamayı, körlüğün bir sembol olduğunu açıklayarak reddediyor. Nitekim kitabın sonundaki cümleden de kitabın gerçek bir hastalık hakkında olmadığını anlıyoruz.

Neden kör olduk, Bilmiyorum, bunun nedeni belki bir gün keşfedilir, Ne düşündüğümü söylememi ister misin, Söyle, Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten gördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler.
Büyülü Gerçekçilik ve distopyanın birleşimiyle ortaya çıkan bu şahane romanın, 2008 yılında Fernando Meirelles yönetmenliğinde uyarlanmış Brezilya-Kanada ortak yapımı bir de filmi var. Muhtemelen kitaptan daha popüler ve bu popülerliği sonuna kadar hak ediyor. Tertemiz bir iş. Henüz hayattayken yazarının onayıyla ve beğenisiyle uyarlanan filmler seyircide daha çok saygı uyandırıyor sanırım. Bu film de onlardan biri.

Kitabın film haklarını satın almak isteyen birçok yapımcı olsa da, José Saramago hikayenin özünün bozulup başka yerlere çekileceğinden korktuğu için bu tekliflerin hiçbirini kabul etmiyor. En sonunda filmde Araba Hırsızı rolünde gördüğümüz senarist Don McKellar ve yapımcı Niv Fichman, kitabın özüne sadık kalacaklarını, mekan ismi belirtmeyeceklerini garantileyerek yazardan film haklarını satın alabiliyorlar.

Kitabın özünü tamamen korumayı başarıyorlar. O kadar ki, filmin çekimi tamamlandığında José Saramago sonuçtan çok memnun kalıyor, beğenisini gözyaşları içinde yönetmene ifade ediyor.

Özünü korusalar da 2 olumlu fark var. İlk olarak kitabın büyülü gerçekçilik havası çıkarılıyor. Kitaptaki masalsı anlatım filmde hissedilmiyor. Daha modern ve gerçekçi bir dünya söz konusu. Böylece izleyicinin filmdeki atmosferin içine girebilmesi kolaylaştırılıyor. İkincisi de, kitabın sonunda yer alan ve körlüğün aslında bir sembol olduğunu açıklayan yukarıdaki replikler filme eklenmiyor. Meirelles bunu, izleyicinin sembolizmi zaten anladığı, bunun için tekrar dile getirme gereği duymadığı şeklinde açıklıyor.

Filmin oyuncularından biraz bahsedelim. Oyuncu seçim süreci biraz zor geçiyor. İsmi ve geçmişi belli olmayan karakterleri canlandırmak istemeyip teklifi reddeden oyuncular oluyor. Dikkat çekici isimler şöyle: Doktorun Karısı rolünde Julianne Moore var. 2006 yapımı Children of Men'den sonra tekrar bir distopya uyarlamasında karşımıza çıkıyor. Meşhur kızıl saçlarını, daha meleksi bir karakter yaratmak için bu filmde sarıya boyatıyor. Dikkati çok fazla üzerine çektiği için daha sonra bundan pişman oluyor. Doktor rolünde izlediğimiz Mark Ruffalo, makyajla biraz yaşlandırılıyor. Klasik bir Mark Ruffalo oyunculuğu izliyoruz. Araba Hırsızı rolünde izlediğimiz Don McKellar, yukarıda da söylediğimiz gibi aynı zamanda filmin senaristi. Koğuş Üçün Kralı rolünde izlediğimiz Gael Garcia Bernal'i, Y Tu Mama Tambien (2001) filminden hatırlayacaksınız. Oradaki dikkat çekici performansından sonra bu filmde de efsane bir karakter yaratıyor. İsmi ve geçmişi olmayan karakterleri canlandırmak istemeyen oyuncuların aksine, asla geçmişi düşünmediğini, sadece karakterinin ne istediğine odaklandığını söyleyerek kendine daha fazla saygı duymamıza neden oluyor. Bu arada belirtelim, kendisi daha önce José Saramago'dan film haklarını satın almaya çalışıp reddedilen kişilerden.

Kitabı okuyanlar, son derece sert anlatılan tecavüz bölümünü hatırlayacaktır. Benzer bir sertlikle çekilen bu sahneler, test gösteriminde özellikle kadın seyircilerden çok fazla tepki aldığı için yumuşatılacak yayınlanıyor. Bunu da bir üçüncü fark olarak ekleyebiliriz.

Tertemiz bir iş, hem filmi hem de romanı şiddetle tavsiyedir.

İyi okumalar/izlemeler.