distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2018 Pazartesi

Margaret Atwood'dan The Handmaid's Tale üzerine bir yazı

1984 ilkbaharında bir kitap yazmaya başladım, kitabın ismi başlangıçta "The Handmaid’s Tale" değildi. Çoğunlukla A4'ten biraz daha büyük olan sarı not defterlerine el yazısıyla yazdım, daha sonra Almanca klavyeye sahip devasa bir manuel daktilo kiralayarak okunaklı olmayan yazılarımı kağıda geçirdim.

Klavye Almancaydı, çünkü hala Berlin Duvarı'nın çevrelediği Batı Berlin'de yaşıyordum. Sovyet imparatorluğu hala oradaydı ve güçlüydü, bir beş yıl daha çökmeyecekti. Doğu Almanya Hava Kuvvetleri, her Pazar günü, ne kadar yakın olduklarını hatırlamamız için sonik patlamalar yapıyordu. Demir Perde'nin arkasındaki ülkeleri, (Çekoslovakya, Doğu Almanya) ziyaret ettiğimde tetikte olmayı, gözetlendiğiniz hissini, sessizlikleri, konu değiştirmeleri, insanların bilgi aktarımı için kullandıkları imalı yöntemleri gördüm. Yazarken bunlardan etkilendim. Başka amaçla kullanılan binalardan da etkilendim. "Bu bina .... ailesine aitti, ama sonra bir daha görünmediler." Bu gibi hikayeleri çok duydum.
1939 yılında doğdum ve İkinci Dünya Savaşı zamanında etrafımda olanların farkına varmaya başladım, kurulu düzenin bir gecede yitirilebileceğini biliyordum. Değişim yıldırım kadar hızlı olabiliyordu. "Bizim başımıza gelmez" düşüncesine güvenemiyordunuz. Şartlar göz önüne alındığında her an her şey olabilirdi.

1984'e kadar birkaç sene bu romanı yazmaktan kaçınmıştım. Riskli bir girişimmiş gibi gelmişti. 1950'lerde lise zamanlarında bir sürü bilim kurgu, spekülatif kurgu, ütopya ve distopya okumuştum ama hiç böyle bir kitap yazmamıştım. Yapabilir miydim? Tuzaklarla dolu bir türdü. Vaatler veren bir üsluba kayma, alegoriye yönelme ve akla yatkın olmama riskleri vardı. Hayali bir bahçe yaratacak olsaydım, içindeki kurbağaların gerçek olmasını isterdim. Kurallarımdan bir tanesi, James Joyce'un adlandırdığı gibi tarihin "kabusunda" yaşanmamış olan hiçbir olayı veya mevcut olmayan hiçbir teknolojiyi kitabıma eklememekti. Hayali zımbırtılar, hayali kanunlar, hayali gaddarlıklar olmayacaktı. Tanrı ayrıntılarda gizli derler. Şeytan da öyledir.

1984'te ana fikir bana bile oldukça çirkin görünüyordu. Birleşik Devletler’in eski liberal demokrasiyi hayal gücünden yoksun teokratik diktatörlüğe dönüştürecek bir darbeye maruz kaldığına okuru ikna edebilecek miydim? Kitapta Anayasa ve Kongre artık yoktu. Gilead Cumhuriyeti, her zaman, bildiğimizi düşündüğümüz modern zaman Amerika'sının altında yatan 17. yüzyıl Püriten köklerin üzerine kuruluydu.

Kitap, bir zamanlar Püriten ilahiyat fakültesi olan, günümüzün önde gelen liberal eğitim kurumlarından Harvard Üniversitesi'nin bulunduğu Cambridge, Massachusetts'te geçiyor. Gilead Gizli Servisi, kitaplar arasında saatlerce vakit geçirdiğim, New England kökenimi, Salem büyü denemelerini araştırdığım Widener Kütüphanesi'nde bulunuyor. Bazı insanlar, idam edilenlerin bedenlerinin sergilendiği yer olarak Harvard'ı kullanmamdan rahatsız olurlar mıydı? (Oldular.)

Romanda toksik bir çevre yüzünden nüfus azalıyor ve canlı bebek sahibi olma yetisi azalıyor. (Günümüz dünyasında da çalışmalar Çinli erkeklerde ani bir doğurganlık düşüşünü göstermektedir.) Totalitarizmde ya da aslında herhangi bir sert hiyerarşik toplumda, yönetenler sınıfı değerli şeyleri tekelleştirir. Bundan dolayı, rejimin üst tabakada bulunan kişileri doğurgan kadınları kendilerine Damızlık Kız olarak atayacak şekilde düzenlemeler yapıyor. İncil'de geçen Jacob ile iki karısı Rachel ve Leah'ya ve onların iki hizmetçisine atıf yapılıyor. Bir erkek, dört kadın, 12 oğul. Ancak damızlık kızlar oğullar üzerinde hak iddia edemiyor. Çocuklar ilgili eşlere ait.

Ve böylelikle hikaye yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyor.

"The Handmaid's Tale"a ilk başladığımda ismi, baş kahramanın ismi olan "Offred"di (Fredinki). Bu isim bir erkeğin ismiyle "Fred", "ait olma" anlamına gelen bir önekten oluşuyordu, tıpkı Fransızcadaki "de" veya Almancadaki "von" gibi veya İngilizcede soyadlara eklenen "son" sonekindeki gibi, örneğin Williamson. Bu ismin içinde başka bir ihtimal daha gizliydi: dini bir adak sunmak veya kurban için bir adak adamak anlamında "offered" (adanmış).

Baş kahramanın gerçek ismini neden hiçbir zaman öğrenemediğimizi bana sıkça sorarlar. Ben de şöyle cevaplarım, çünkü tarih boyunca birçok insan ismini değiştirdi veya öylece ortadan kayboldu. Bazıları yatakhanede Damızlık kızların kendi aralarında fısıldaştığı isimler arasından yalnızca "June" ismi bir daha geçmediği için, Offred'in gerçek isminin June olduğunu sonucuna vardılar. En başta bunu düşünmemiştim ama hikayeye uyduğu için okurlar isterlerse böyle düşünebilirler.

Yazarken bir noktada romanın adı, kısmen Chaucer'in "Canterbury Masalları" şerefine, kısmen de masallara atıfla "The Handmaid's Tale" olarak değişti. Baş kahramanın gelecekte veya uzaklarda yaşayan okurlar için anlattığı, başına gelen inanılmaz, fantastik hikaye, dünyayı sarsan olaylardan sağ çıkan kahramanların anlattığı hikayelere benziyor.

Yıllar geçtikçe "The Handmaid's Tale" birçok kez uyarlandı. 40'tan fazla dile çevrildi. 1990'da filmi çekildi. Operası, balesi yapıldı. Çizgi romana uyarlandı. Nisan 2017'de MGM/Hulu tarafından uyarlanan televizyon dizisi çıkacak.

Dizide benim de küçük bir rolüm var. Yeni getirilen Damızlık kızların Kırmızı Merkez olarak bilinen bir tür Kızıl Muhafız eğitim merkezinde beyinlerinin yıkandığı sahne. Burada eski kimliklerini bırakmayı, yerlerini ve görevlerini bilmeyi, gerçek hakları olmadığını yalnızca uygun davranırlarsa bir noktaya kadar korunacaklarını anlamayı ve kadere boyun eğecek, isyan etmeyecek veya kaçmayacak kadar kendilerinden vazgeçmeyi öğrenmeleri gerekiyor.

Damızlık kızlar çember halinde otururlar. Ellerinde elektrik şoku veren cihazlar taşıyan Teyzeler, kızları (1984 olmayan bir tarihte) "fahişe ayıplama" olarak adlandırılan seansa katılmaya zorlarlar. Burada Jeanine’e genç bir kızken uğradığı tecavüz anlattırılır. Kendi suçuymuş gibi anlatır, diğer Damızlık Kızlar da "kendi suçu" diye şarkı söylerler.

"Yalnızca bir televizyon şovuydu", kızlar kahve molalarında gülüşen aktrislerdi, ben de yalnızca "öyleymiş gibi" yapıyordum, buna rağmen sahneyi korkunç derecede rahatsız edici buldum. Tarihe çok benziyordu. Evet, kadınlar diğer kadınlara karşı cephe alacaklar. Evet, kendileri paçayı yırtmak için diğerlerini suçlayacaklar; gruplaşmaları tetikleyen sosyal medya çağında bunu alenen görüyoruz. Evet, sanırım özellikle de tüm kadınların kısıtlı güce sahip olduğu sistemlerde diğer kadınlar üzerinde memnuniyetle güç pozisyonları elde etmeye çalışacaklar; güç görecelidir ve zor zamanlarda herhangi bir miktar güç hiç yoktan iyi sayılır. Kontrolü elinde bulunduran Teyzelerin bazıları gerçek inananlardan oluşuyor ve Damızlık Kızlara bir iyilik yaptıklarını düşünüyorlar; en azından toksik atık temizliğine gönderilmediler ve en azından bu cesur yeni dünyada yabancılar tarafından bu şekilde tecavüze uğramayacaklar. Bazı teyzeler sadist. Bazıları fırsatçı. Porno karşıtlığı kampanyası ve cinsel saldırıya karşı daha fazla güvenlik sahibi olma gibi, 1984'ün feminizm hedeflerinden bazılarını alıp kendi lehlerine çevirme konusunda becerikliler. Dediğim gibi, gerçek hayat.

Buradan bana sıkça sorulan üç soruya geliyoruz.

İlk soru "The Handmaid’s Tale" feminist bir roman mı? Tüm kadınların melek olduğu ve/veya ahlaki seçim yapamayacak kadar mağdur oldukları bir ideolojik yolu kastediyorsanız, hayır. Karakter ve davranış çeşitliliğiyle birlikte kadınların insan oldukları, ayrıca çok ilginç ve önemli oldukları bir romanı kastediyorsanız ve kadınların başlarına gelenlerin romanın teması, yapısı, olay örgüsü için kritik olduğunu söylüyorsanız, o zaman evet. Bu anlamda birçok kitap "feminist".

Neden ilginç ve önemli? Çünkü kadınlar gerçek hayatta ilginç ve önemliler. Doğanın aklına sonradan gelen fikir değiller, insan kaderinde ikincil role sahip değiller ve her toplum bunu biliyor. Doğum yapan kadınlar olmazsa insan nüfusu yok olur. Bu nedenle soykırım savaşlarında ve nüfusu baskılamayı amaçlayan kampanyalarda uzun zamandır kadınlara, kızlara ve çocuklara toplu tecavüz ve katliam uygulanıyor. Bebeklerini öldürmek ve kedilerin yaptığı gibi bebeklerini sizinkiyle değiştirmek; kadınlara yetiştirmeye güçlerinin yetmeyeceği bebekler doğurtmak veya bebeklerini kendi amaçlarınız için onlardan almak, bebek kaçırmak... Bu yaygın ve eski bir motiftir. Kadınları ve bebekleri kontrol etmek gezegendeki her baskıcı rejimin yöntemlerinden biridir. Napoleon ve "ölüme giden askerleri", kölelik ve yeni haliyle insan ticareti; her ikisi de bu duruma uyuyor. Zorunlu çocuk doğurmayı teşvik edenler için şunu sormak gerekiyor: Bundan kim faydalanacak? Bazen bir kesim, bazen başka bir kesim. Her zaman birileri olacak.

Sıklıkla sorulan ikinci soru: "The Handmaid's Tale" din karşıtı mı? Yine ne kastedildiğine bağlı. Doğru, bir grup otoriter erkek kontrolü ele geçiriyor ve kadınların (19. yüzyıl Amerikan köleleri gibi) okumasının yasak olduğu uç bir ataerkil düzeni geri getirmeye çalışıyor. Ayrıca kadınlar parayı kontrol edemiyorlar veya İncil'deki bazı kadınların aksine evin dışında iş sahibi olamıyorlar. Rejim İncil'den semboller kullanıyor, Amerika'yı ele geçiren herhangi bir otoriter rejimin bunu yapması kaçınılmaz. Dolayısıyla Müslüman veya Komünist olamazlar.

Gilead kadınlarının giydiği usturuplu kıyafetler, Batı'daki dini tasvirlerden geliyor. Eşler Meryem Ana'yı andıran saflığın temsilcisi mavi renkli kıyafetler giyerken, Damızlık Kızlar doğum kanını ve Mary Magdalene'i hatırlatan kırmızı renkli kıyafetleri giyiyorlar. Ayrıca kaçmaya kalkarlarsa kırmızı daha rahat tespit edilmelerini sağlıyor. Toplumsal ölçekte daha düşük konuma sahip olan erkeklerin eşlerine Ekonokadın ismi veriliyor ve çizgili giyiyorlar. İtiraf etmeliyim, yüzü kapatan boneler yalnızca Viktorya dönemindeki kıyafetlerden ve rahibelerden esinlenmiyor, aynı zamanda bir kadını yüzü saklanmış şekilde gösteren ve çocuk halimle beni korkutan 1940'ların Old Dutch Cleanser markasının paketlerinden esinleniyor. Çoğu totalitarizmde, insanları tanımlamak veya kontrol etmek için gerek kıyafet yasaklama gerekse kıyafetleri zorunlu kılma şeklinde kıyafetlerden faydalanılmıştır. Sarı yıldızları ve Roma morunu düşünün. Çoğu da din paravanının arkasından yönetmiştir. Bu şekilde sapkınları ortaya çıkarmak çok daha kolay olmuştur.

Kitapta baskın "din", doktrinsel kontrolü ele geçirmek için ilerliyor ve tanıdık dini mezhepler yok ediliyor. Bolşeviklerin politik rekabeti ortadan kaldırmak için Menşevikleri yok etmesi ve Kızıl Muhafız gruplarının birbiriyle ölümüne savaşması gibi, Katolikler ve Baptistler hedef alınıp yok ediliyor. Quaker'lar yeraltına iniyor ve Kanada'ya bir kaçış yolu yapıyorlar. Offred'in kendince bir Babamız duası (Lord's Prayer) versiyonu var, bu rejimin adil ve merhametli bir Tanrı tarafından görevlendirildiğine inanmıyor. Günümüzün gerçek dünyasında, bazı dini gruplar, kadınlar dahil olmak üzere savunmasız grupların korunması için hareketlere önderlik ediyorlar.

Dolayısıyla kitap "din karşıtı" değil. Dinin zulüm için paravan olarak kullanılmasına karşı; bu tamamen farklı bir şey.

"The Handmaid’s Tale" bir tahmin mi ? Bana gittikçe daha sık sorulan üçüncü soru. 1984'te ben romanı yazarken bile, Amerikan toplumu içinde iktidarı ele geçiren ve yürürlüğe ne yapmak istediklerini söyleyen kararnameler koyan kuvvetler vardı. Hayır, bu bir tahmin değil. Çünkü geleceği tahmin etmek gerçekte mümkün değil. Çok fazla değişken ve öngörülemeyen olasılık var. Aksi tahmin diyelim. Geleceği detaylı bir şekilde tarif edebiliyorsak, belki de düşündüklerimiz gerçekleşmeyecektir. Böyle hüsnükuruntulara bel bağlayamayız.

Birçok farklı konu "The Handmaid's Tale"ı oluşturdu. Toplu infazlar, yasaklayıcı kanunlar, kitap yakmalar, SS Lebensborn programı ve Arjantinli generallerin çocuk kaçırması, kölelik tarihi, Amerikan çok eşlilik tarihi... Liste uzun.

Ancak henüz bahsetmediğim bir edebi biçim var, tanıklık edebiyatı (literature of witness). Offred hikayesini olabilecek en iyi şekilde kaydediyor. Onu saklıyor, daha sonra anlayabilecek ve özgürce paylaşabilecek biri tarafından keşfedilebileceğine inanıyor. Bu bir umut hareketi. Kaydedilen her hikaye gelecekteki okura yazılır. Robinson Crusoe günlük tutar. Samuel Pepys, Büyük Londra yangınını yazdığı bir günlük tutar. Büyük Veba Salgınında yaşayan birçok kişi de, aniden kesilse bile, günlükler tutarlar. Hem Ruanda soykırımını hem de dünyanın ona karşı olan kayıtsızlığını yazan Roméo Dallaire de, gizli evinde saklanan Anne Frank de...

Offred için iki okur kitlesi söz konusu: birincisi kitabın sonundaki gibi, gelecekte bir akademik konferansta, özgürce okuyanlar ancak umulduğu gibi empatik olmayanlar, ikincisi de kitabı herhangi bir zamanda okuyan bireysel okur. "Gerçek" okur bu. Her yazarın seslendiği Sevgili Okur. Zamanı geldiğinde Sevgili Okurların bir kısmı yazar olacak. Biz yazarların hepimizin başladığı gibi; okuyarak. Bizimle konuşan bir kitabın sesini duyduk.

Son Amerika seçiminden sonra korkular ve endişeler artıyor. Temel sivil özgürlükler ve geçmiş yıllarda, hatta geçmiş yüzyıllarda edinilen kadın haklarının birçoğu kısıtlanıyor. Birçok gruba yönelik nefretin yükseldiği ve demokratik kurumların köktenciler tarafından hor görüldüğü bu bölücü iklimde, tahmin ediyorum ki bazıları, hatta birçokları bir yerlerde kendi başlarından geçenleri yazıyordur ya da hatırlayacaklar ve yapabilirlerse daha sonra kaydedeceklerdir.

Mesajları bastırılacak ve gizlenecek mi? Yüzyıllar sonra eski bir evde, bir duvarın arkasında bulunacak mı?

Umalım ki bu noktaya gelmesin. Gelmeyeceğine eminim.

MARGARET ATWOOD, 10 Mart 2017

Çeviri: Aylin Torun

6 Ekim 2017 Cuma

Kitaptan Filme: Metropolis

Fritz Lang yönetmenliğinde çekilen 1927 yapımı Metropolis, Alman Dışavurumculuk akımının en iddialı yapımlarından biri olmanın yanı sıra, birçok modern bilim kurgu filmine ilham veren, dünyada çekilen ilk büyük bütçeli ve iddialı bilim kurgu filmi olma özelliğini taşır. Örneğin Makine Adam, Star Wars'taki C-3PO'ya; uçan mekikler, yüksek binalar Blade Runner başta olmak üzere birçok bilim kurgu filmine ilham olur. 

Savaş döneminden geçen Almanya, iddialı filmler çekerek Hollywood'un tekeline aldığı sinema sektöründe sesini duyurma çabasındayken, korku türünün atası niteliğinde, kendine özgü karanlık dışavurumcu bir dil geliştirir. Genellikle çarpık perspektiflerin, korkutucu makyajların, amatörce yapılmış dekorların kullanıldığı bu türe ait filmler daha çok düşük bütçeyle yapılmış bir görünüme sahiptir. Metropolis de Almanya'nın iddialı filmler yapma sürecinden doğduğu için ve karamsar, distopik bir atmosfere sahip olduğu için Alman Dışavurumcu sinema türüne dahil edilir ama türün diğer filmleriyle karşılaştırıldığında çok daha farklı özellikleri vardır, çağının ötesindedir. Metropolis 5.1 milyonluk dev bir bütçeyle çekilir. UFA bunun altından kalkabilmek için Paramount'la iş birliği yapar ve uluslar arası gösterime sunmak üzere çekimlere başlarlar.

Filmin Ortaya Çıkışı ve Kitap Uyarlaması

Fritz Lang 1924 yılında New York'u ziyaret eder. Burada gördüğü yüksek binalar, köprüler ve ışıltılı hayattan çok fazla etkilenir. Evine döndüğünde, önemli bir Alman yazar olan karısı Thea von Harbou'ya, dev bir şehri konu alan bir film çekmek istediğini söyler ve ona bunu romanlaştırması görevini verir. 

Harbou romanı 1925 yılında bitirir, Illustriertes Blatt dergisinde seri halinde yayınlanmaya başlar, ayrıca dergide yayınlanan hikayeye, çekilecek olan film uyarlamasından da ekran görüntüleri eklerler. Nihayet 1926 kitap şeklide basılır. Film için yazılan bu kitap H.G. Wells hikayelerinden ilham alır.[1Wells, daha sonra film uyarlamasını izlediğinde filmin çok kötü olduğunu söyleyecektir.[2]

Kalabalık oyuncu kadrosu, Art Deco'dan ilham alan fütüristik setler, yeni teknikler kullanılarak zor şartlar altında çekilen ve 1927'de yayınlanan film, komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle sansür yer ve 90 dakikaya düşürülür. Yeni hali Lang'in hiç beklemediği iki kişiden büyük övgü alır: Adolf Hitler ve Joseph Goebbels. Goebbels bir konuşmasında filme atıf yaparak burjuvazi politikasının öldüğünü, onun yerine bastırılmış "ellerin ve başların" tarih sahnesindeki yerini alacağını söyler. Biraz da beklemediği bu iki hayranının etkisiyle, Lang daha sonra çektiği filmi artık beğenmediğini söyleyecektir. Filmi çektiği dönemde yeterince politik düşünmediğini, toplumsal bilince sahip bir filmin "eller ile beyin arasında kalp ara buluculuk yapmalıdır" argümanının gerçekçi olmadığını, bir masaldan ibaret olduğunu ve bu nedenle yaptığı işi artık saçma bulduğunu söyler. Nazi Partisi'nin büyük bir destekçisi olan karısıyla birkaç sene sonra ayrılacaklardır. 

Filmdeki Distopik Öğeler

Bitişik düzenle inşa edilmiş tek tip dev gökdelenler, yer altında insanlık dışı koşullarda çok çalıştırılıp köleleştirilen işçiler, yerin üstünde geniş bahçelerde gezip, dersliklerde eğitim alıp, parklarda oyun oynayan, yalnızca zenginlerin çocuklarına ayrılmış "oğullar kulübü", asma köprülerden geçen trenler, iki kişilik küçük uçaklar, yerde gezen yüzlerce araba, bir kötü adam figürü olarak mutlak gücü elinde tutan Joh Fredersen ve çok zeki bir doktorun imza attığı Makine Adam icadı.

İlk olarak işçi sınıfıyla zenginleri çok kalın bir çizgiyle ikiye ayırıp aralarındaki zulüm/çile ilişkisinin anlamsızlığını gösterdiği için toplumsal bir roman/filmdir. Bu ayrımı uzak gelecekte (kitaba göre 2026 yılında) karamsar bir atmosfer içinde tasvir ettiği için de distopik bir romandır. Fabrikanın bir anda ağzını açıp kurbanları yutan Tanrı Moloch'a dönüşmesi gibi kölelik eleştirisi sahneleriyle çok sağlam mesajların sizi beklediği umuduna kapılırsınız. Ama genel olarak distopik romanlardan alışık olduğumuz gibi, bu eşitsizliğe ezilenin gözünden bakmaz. Lang'in kendisinin de sonradan fark ettiği gibi, toplumdaki bu anlamsız sınıf farkına filmin verdiği yanıt çok zayıf kalmıştır. Zenginlerin ezdiği, fakirlerin de ezildiği bir toplumda iki tarafın iletişim kurmasının tüm sorunu ortadan kaldıracağını iddia etmek bir bakıma fazla "elitist" bir çözüm önerisidir. Head denilen, romandaki zengin kesimin nüfuzuna ve otoritesine hiçbir zarar vermeyecek ve bu nedenle de toplumda değişime neden olmayacak, zayıf bir çözümdür.

Çoğu kaynağa göre filmde pentagram, tek göz, insan görünümüne sahip olmasına rağmen insanlıkla hiçbir ortak özelliği olmayan tamamen yönetilebilir robot gibi İlluminati sembolleri ve yozlaştırılan ahlak, zihin kontrolü gibi atıflar yer alır.[3]

Filmle Kitap Arasındaki Farklar 

Film için yazılmış olmasına rağmen filmin eklemediği birtakım küçük detaylar ve değişen bazı kısımlar vardır. 

- Kitapta Joh Fredersen, oğlu kendisini terk ettiğinde tavsiye almak için annesine gider. Gaddarlığı ve hırsı nedeniyle artık kendi yolundan sapan ve kendisini dinlemeyen oğluna tavsiye vermeyi reddeder. 

- Filmde Joh'tan talimat alır almaz Freder'in izini bulan Slim'in aksine, kitapta her yere bakmasına rağmen Freder'i ilk başta bulamaz. 

- Kitapta Josaphat, Slim evlerini bulduktan sonra uçakla uzaklara gönderilir. Yardım edeceğine söz verdiği halde Freder'i yarı yolda bırakmanın vicdanıyla havadayken pilotu bayıltır ve paraşütle atlar. Bir tarlaya düşüp bir kadın tarafından iyileştirildikten sonra derhal Freder'in yanına koşar. Filmde elbette bu kadar atraksiyona girilmez. 

- Filmin sonundaki "Beyin ile Ellerin ara bulucusu Kalp olmalıdır" sahnesi kitapta yer almaz.

-----

Slim ya da Thin Man'i oynayan Fritz Rasp'ın şahane bir oyunculuk çıkardığını söyleyelim. Talimat alınca gözlerini kapatıp itaat etme ve işine konsantre olma mimiğini tam da kitapta açıklandığı gibi gerçekleştirir. Ayrıca Joh Fredersen ve Rotwang karakterleri de efsanedir.

Açıkçası Maria'nın ve Freder'in oyunculukları abartılıdır. Sessiz filmlerde mesajı aktarabilmek için belirgin jest ve mimik yapma gerekliliğini fazla abartarak yerine getirdikleri için bir parça rahatsız edicidir.

Son olarak, birçok İncil atıfının, Tanrı göndermelerinin toplumsal mesajın, sistem eleştirisinin (!), dini öğenin sığdırıldığı bu hikayeyi kırpılmış sessiz film versiyonunu izleyerek tam anlamıyla anlamak imkansız olduğu için, referans amaçlı romanı okumak kesinlikle gereklidir.

İyi okumalar/izlemeler.

15 Eylül 2017 Cuma

Kitap: Gökdelen - Tahsin Yücel


Tahsin Yücel'in Kumru ile Kumru'dan bir sene sonra, 2006 yılında yayınlanan yedinci romanıdır. Hikaye, kitabın protagonisti olan Can Tezcan isimli başarılı avukatın gördüğü bir rüyayla başlar. Rüyasında tarihi bir türlü bilemez. Aklına o kadar takılmıştır ki, uyanır uyanmaz karısı Gül Tezcan'a tarihi sorar.

Bulmacayı andıran bu giriş, kitabın gelecek zamanda, 2073 yılında geçtiğinin müjdesini vermek için formüle edilmiştir. Bundan sonra okuru merak uyandıran bir gelecek tasvirinin heyecanı sarar. Zaman zaman tatmin eden, zaman zaman da hayal kırıklığına uğratan distopik bir anlatım söz konusudur.
- Mekikle mi gideceksin, arabayla mı?
- Arabayla. Neden, bilmem, şu son günlerde mekik biraz ürkütüyor beni.
Gökdelenlerin içinde yaşanan steril yaşamların ve işe gitmek için binilen mekiklerin hikayeye dahil olması şaşırtıcı ve heyecan vericidir, çünkü bir bilim kurgu romanıyla karşı karşıya olduğunuzu düşünürsünüz. Öte yandan, yukarıdaki alıntının klişeliği karşısında hayal kırıklığına uğrarsınız. Bu iki zıt duygunun kitap boyunca sürekli olarak zihninizde birbiriyle çatışacağını not edelim. Türk edebiyatının ortasında duran bir distopya örneği olması bakımından üzerinde uzun uzun konuşmayı hak etse de, aslında tam bir distopya değildir. 

Kitabın asıl iddiası ironi ve sosyal eleştiridir. Dönemin özelleştirme furyasının bundan 70-80 sonra başımıza neler açacağını, insanların günlük yaşamında ve ahlaklarında ne farklar yaratacağını ironik bir biçimde gösterir. 
"Seksen, doksan yıl önce bu ülkenin ulusunu ve Allah'ını seven insanlarının köktenci bir özelleştirme seferberliğine girişmiş olduklarını, onların bu hayırlı girişimi alınlarının akıyla bitirmiş olamamaları durumunda bugün bulunduğumuz noktanın 'çok, ama çok gerilerinde' kalmış olacağımızı anlattı bir süre."
Karadeniz usulü totaliter devlet anlayışı. 

1984, Fahrenheit 451, Otomatik Portakal, Biz... Distopya türünün tüm bu leziz örneklerinde başında kim olduğunu bilmediğimiz birer totaliter devlet vardır. Gökdelen romanını bu gibi distopyalardan ayıran en önemli özellik, halkı yöneten ve ezen devletin ulaşılmaz, kimliksiz, belirsiz olmayışıdır. 2073 yılında devletin başında olan Mevlüt Doğan'ı kanlı canlı görürüz, hatta protagonist aracılığıyla onunla muhabbet ederiz. Yukarıda saydığımız romanların aksine, sıcakkanlıdır ve hatta karşısındakine teklifsiz bir samimiyet gösterir. Çünkü 2073 yılı Türkiye'sinde belli ki Karadeniz usulü bir totaliter devlet anlayışı hüküm sürmektedir. Her şey Mevlüt Doğan'ın istediği şekilde olur. Üstelik dostluk, teklifsizlik, yapmacık bir samimiyet tutumu, tabiri caizse "halk adamı" tavrıyla kendini sürekli olarak gösterip sokak dilinde oluşturduğu söylemlerle bu otoriteyi kurmuştur. Ünlü distopya romanlarındaki o gizemli ve soğuk otorite, yerini "Karadenizli otoriteye" bıraktığı için, kitabın "ironi" üzerine kurulu olduğunu ya da tasvir ettiği otoritenin "şaka gibi" olduğunu anlamak zor değildir.
"Ivan Karamazov'un Smerdiakof'a söylediğini düşünün, efendim," dedi: "Bana öyle geliyor ki sen çok hem sıkı bir salak... hem dört dörtlük bir üç kağıtçısın." [...] "Mevlüt Doğan hem sıkı bir salak, hem de dört dörtlük bir üç kağıtçı olarak yapıyor yaptıklarını, kimi zaman üç kağıtçı, kimi zaman salak olarak."
2073 Yılında da Eril Söylemler Devam Edecek

Kitapta yalnızca 3 kadın vardır: Alegorik bir karakter olan Nokta hanım, Can Tezcan'ın karısı Gül Tezcan ve sekreteri İnci. Nokta hanımın romandaki rolü farklı olduğu için onu bir kenara bırakalım. Gül Tezcan'ın kitaptaki tek işlevi kocasını sürekli "sevgilim, canım, cicim" hitaplarıyla rahatlatmak, abartılı bir şekilde sevgisini ve ona muhtaç olduğunu belli etmek, evde kalıp düzeni sürdürmektir... İnci'nin tek işlevi de "peki efendim, tamam efendim" gibi laflar kullanarak kendisine verilen talimatları yerine getirmek, üstelik patronunun tacizlerine rağmen bozuntuya vermeyip buna devam etmektir. Fahrenheit 451'dekine benzer bir robotlaşmış kadın tasviri söz konusudur. Kadına 2073 yılında iki seçenek verilir. Kocasının ekonomik gücü sayesinde gökdelenin mümkün olduğunca en üste yakın dairelerinden birinde yaşayıp kocası hakkında sürekli olarak endişelenmek veya işe girip diğer erkeklerin talimatlarını yerine getirmek. 

Yatay ve Dikey

Kitapta dikine uzayan, yerden gittikçe uzaklaşan bir yaşam tasvir edilir. Bu yeni yapılanmanın en üstünde yaşayanlar, aynı zamanda toplumun da en zengin kesimidir. En altta, sokaklarda gezenler ise sistemin dışladığı, ekonomik olarak gözden çıkarılmış ve tüm itibarlarını yitirmiş "yılkı adamları" olarak tanımlanan insanlardır. Metropolis'tekine benzer bir alt-üst anlatımı vardır. Prof. Dr. Hanife Nalan Genç ve Doç. Dr. Ali TilbeTahsin Yücel'in Gökdelen'i: Yapısal ve İzleksel Öğeler* isimli makalelerinin 4.1. Dikey/Soyut Uzam: Gökdelen İnsanları ve 4.2. Yatay/Somut Uzam: Yılkı İnsanları başlıkları altında bu durumu yatay-dikey olarak ikiye ayırırlar. Dikey uzamı doğadan gittikçe uzaklaşan kenterler ve onların hırsları doldururken yatay uzamı yılkı adamları doldurmaktadır.

Yılkı Adamları 

Yılkı adamları, şüphesiz Gökdelen romanının en akılda kalıcı ve okurda en çok heyecan yaratan distopik öğesidir. Teknoloji ve doğayı karşı karşıya koyan Fahrenheit 451 romanına benzer şekilde, beton ve doğayı karşı karşıya koyan Gökdelen romanında, sisteme karşı gelen bir grup insan doğaya sürülür. Artık insanlara hizmet etmediği için doğada başıboş bırakılan yılkı atları misali, bu kişiler de sistemde kendilerine bir yer bulamadıkları için sürü halinde doğada yaşarlar. Mekikle dolaşan veya gökdelenlerin üst katlarında yaşayan kişiler yılkı adamlarını bilmez, çünkü betonun uğramadığı doğal alanlarda bir bakıma gizlenerek yaşamaktadırlar. 

Kitabın sunduğu bu nefis distopik öğe ne yazık ki o kadar derinlemesine işlenmez. Başta da söylediğimiz gibi, kitabın kaygısı güzel bir distopik anlatım sunmak değil, toplumu yönetenleri ve ülke ekonomisinin başrol oyuncularını ironik bir dille eleştirmektir. 

Nokta Hanım

Karadenizli çılgın müteahhit Temel Diker, güzeller güzeli annesinin fotoğrafını tüm yakınlarına gösterir, Nokta Hanım'ın güzelliği dillere destandır ve fotoğrafı gören herkes uzun süre etkisinden kurtulamaz. Komünist Rıza Koç, inatçı emekli öğretmen Hikmet amca, hırslı ve başarılı plaza avukatı Can Tezcan başta olmak üzere farklı hayat bakışlarına sahip olan herkesi etkisi altına almaktadır. Özgürlük Anıtı açılışı sonrasında, Nokta Hanım'ın yüzü yılkı adamlarını bile tesiri altına almayı başarır. Abartılı bir büyülenmişlik anlatımı söz konusudur. Ne zaman kitaptaki bir öğeye aşırılık yüklense, burada durup Tahsin Yücel'in gizlediği anlamların peşine düşmek gerekiyor, Yücel okurları bunu iyi bilir. Kitap boyunca durmadan birbiriyle çatışan tüm bu insanlar, sisteme karşı farklı pozisyonlarda yer alan bu kişiler nasıl olur da Nokta Hanım'ın güzelliği konusunda hemfikir olabilirler? Nokta Hanım neyi temsil ediyor olabilir? 
"Bence bu yüz olsa olsa Havva'nın yüzü olabilir diyordum"
"Çok yazık! Bir dahaki sefer bak", dedi Rıza Koç. "Çıplak dağların güzelliğine hayran kalacaksın, sanki dünya yeniden kendi oluyormuş gibi gelecek sana, kendine ya da... Nokta Hanım'ın yüzüne dönüşüyormuş gibi..."
"Nokta hanımın yüzü öylesine güzel, öylesine arı, öylesine benzersiz, öylesine doğal ve öylesine canlıydı ki her an uçup gidebilir ve yerinde Barthaldi'nin anasının yüzü kalabilirmiş gibi bir izlenim uyandırıyordu insanda, onda tüm düşlenmişlerin, tüm bulunmuşların ve tüm yitirilmişlerin yüzünü görmüş gibi, neredeyse soluk bile almayan bakıyorlardı."
2073 yılında tahminen 50 yaşlarında olan Temel Diker'in annesi Nokta Hanım, olsa olsa 1990, 2000 doğumlu olur. Bu yıllarda toplumun henüz doğadan tamamen kopmadığını, gökdelen çılgınlığının böylesine abartılı bir şekilde yaşanmadığını zaten biliyoruz. Temel Diker'in Karadenizli oluşundan yola çıkarak, Nokta Hanım'ın da Karadeniz'de büyümüş bir kadın olduğunu varsayabiliriz. Yani Nokta Hanım'ın doğanın ortasında doğup büyümüş, kenterlerin beton ve yükselme hırsından nasibini almamış, muhtemelen çalışkan ve üretken bir kadın olduğunu varsayabiliriz. 

Öte yandan, kitaptaki karakterlerin isim seçiminde Yücel'in özellikle titizlendiğini anlamak zor değil. Yaygın bir kadın ismi olmayan Nokta kelimesinin kitapla bağlantılı birkaç anlamı şöyle: Cümlenin bittiğini belirten noktalama işareti, çok küçük boyutlarda işaret, benek.

Gökdelenlerin en üst katlarında yaşayan insanlar, yerde gördükleri kişileri adeta birer "nokta" olarak tanımlarlar. Yerde dolaşan, yani yatay uzamı dolduran noktalar, çoğunlukla yılkı adamlarından, sistem dışı insanlardan oluşur. Öte yandan, biz okurlarla çağdaş olan Nokta hanım, kitaptaki gelecek tasvirine bakılırsa doğanın takdir edildiği, insanların iyi kötü özgür olduğu bir dönemin son temsilcilerindendir ve artık hayatta değildir. Nokta hanım ile birlikte bir devir artık noktalanmış; yepyeni, çok daha saçma ve yozlaşmış bir nesil ile yeni bir devir açılmıştır. Nokta hanım, bir bakıma eski günlerin güzelliğini, bozulmamışlığını, özlemini çağrıştırır. Bozulmayan doğayı, henüz totaliter bir rejimin altına girmeyen insanların özgürlüğünü, nefes alınan zamanları temsil eder. 

Kitabın kötü adamlarının da Nokta hanıma hayran olması, belki de "üç kağıt" peşindeki bu "sıkı birer salak" olan kötü adamların da aslında doğadan geldikleri için içgüdüsel olarak doğaya özlem duyduklarını ama "üç kağıt" çevirme hırsları ve idealleri nedeniyle "salaklık ederek" bunu sürekli olarak bozmaya devam ettiklerini vurguluyordur.

Diğer taraftan, yılkı adamları için Nokta hanım, umudu temsil eder. Umut tek bir noktadan doğar. Yılkı adamlarını ülkenin en zengin ve umursamaz adamıyla kesiştikleri tek şey Nokta hanıma duydukları hayranlıktır. Ülkeyi mahveden kişilerin güzelliğe, buradaki anlamıyla doğaya hayran olmaları yılkı adamlarına umut verir. Belki de yeniden yeşeren ortak doğa sevgisiyle, medeniyet bunca gerilemeyi telafi edebilecek, üzerindeki fazla betonu silkeleyerek özüne dönecektir.
"[...] Yazı Emile Zola'nın on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Fransız kamuoyunu altüst eden Suçluyorum'u kadar etkili ve tutarlı değildi belki, ama yazarının büyük ölçüde ondan etkilendiği, hatta bilgisayarının başına geçmeden önce onu birkaç kez, hem de çoktan aramızdan ayrılmış ve çoktan unuzulmuş olan sıradan bir yazarın tam yetmiş yıl önce yaptığı bir çeviriden okuduğu da belli oluyordu."
Yakın zaman önce kaybettiğimiz, Türk edebiyatında önemli bir yere sahip olan ve Türkçeye şahane çeviri kitaplar kazandıran Tahsin Yücel'in kendi iddiasının aksine uzun yıllar boyunca unutulmayacağını söyleyerek yazıyı sonlandıralım.

*Makaleye buradan göz atabilirsiniz. 

10 Kasım 2016 Perşembe

Kitaptan Filme: Blindness

1998 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Portekizli yazar José Saramago'nun yazdığı, 1995 yılında yayınlanan roman.

Neresi olduğunu bilmediğimiz bir yerde aniden belirsiz bir nedenle körlük salgını ortaya çıkar. İlk enfeksiyon kapan hastalar, ülkenin geri kalanını korumak için karantinaya alınırlar. Dar mekan, çok insan, az yiyecek, hijyen eksikliği, devletin verdiği bakım ve koruma sözünü tutmaması, ordunun orantısız güç ve adaletsizliği gibi sebeplerle kısa sürede kaotik bir ortam oluşur. Bir gün hastanede yangın çıkar, kendilerini denetleyen gardiyanlar da kör oldukları için gözetleme kulelerini terk etmişlerdir. Üzerlerindeki kontrolün kalktığını keşfeden körler kapalı parmaklıkların arkasından kaçıp sokaklara, evlerine geri dönerler. Evlerinde, karantina altına alındıkları hastaneye göre daha güvenli ve insani koşullar altında yaşayan körler daha sonra bir bir görme yeteneklerini geri kazanacaklardır.

Romanda mekan ve insan isimleri yok. Karakterler örneğin Doktor, Doktorun karısı, Araba Hırsızı gibi sıfatlarla anılıyorlar. Hikayenin nerede geçtiğini bilmiyoruz. Tıbbi açıklamalar, bireysel özellikler, vs. bu tip detaylar yok.

Bu noktada iki önemli şeyden bahsedelim. Birincisi yazar José Saramago'nun siyasi duruşu; ikincisi de yazarın üslubu.

1- Siyasi Duruşu: Ömrü boyunca bir Portekiz Komünist Partisi üyesi. Otoriteye karşı bir duruşu var. Demokrasi konusunda endişeleri var. Çok farklı yapılara ve fikirlere sahip kişilerin parlamento tarafından etkili bir şekilde temsil edilebileceğini düşünmüyor. Birbirleriyle bir çeşit bağı olan küçük grupların, aralarından seçtikleri kişi liderliğinde hareket edebileceğine inanıyor.

Demokrasi ve otorite karşısındaki düşüncelerini kitapta, karantinaya alınmış körlerin oluşturduğu iki organizasyon aracılığıyla okura net bir şekilde gösterdiğini fark edeceksiniz. Bu organizasyonlardan ilki, demokratik bir oluşumu temsil eden, yemeğin paylaşılması ve ölülerin gömülmesi için oluşturulmuş, Doktor'un temsilci olarak seçildiği grup/organizasyon. Bu grup başlarda, kişi sayısı azken ve yeterince yemek varken iyi bir şekilde işliyor. Devletin karantinadaki körleri ihmal edip yetersiz yemek göndermeye başlamasıyla birlikte, insanlar kısıtlı kaynaklar nedeniyle güven problemi yaşıyorlar. Başkalarının hakkı olan yemeği çalan hırsızlar ortaya çıkıyor. Bu nedenle herkes daha bireysel olmaya yöneliyor ve güç/ego yarışı ortaya çıkıyor. Bu grup, içinde barındırdığı ahlaksız ve hırsızlara karşı herhangi bir ceza sistemi uygulamadığı için yetersiz kalıyor. Pratikte zor olduğundan bu grubun egemenliği fazla uzun sürmüyor. Doktor'un liderliğini tanımayarak kendisini üçüncü koğuşun lideri ilan eden silahlı zorbanın çevresinde toplanan ikinci bir grup ortaya çıkıyor. Otoriter rejimi temsil eden ve tamamen korku üzerine kurulmuş bu ikinci grup, diğerlerinin yemek hakkını gasp ediyor. Yalnızca eşyayla ve kadınla ödeme yapanlara yemeklerden veriyorlar. Kendilerine karşı çıkanları silahla ve zorbalıkla korkutup bastırıyorlar. Ancak bir sonraki adımlarını kendileri de bilmeyen (silahtaki mermiler yakında bitecek) bu grubun dağılması fazla uzun sürmüyor. En sonunda görebilen tek kişi olan Doktorun Karısı liderliğindeki küçük ve birbiriyle bir şekilde bağlantılı olan grup ayakta kalabiliyor.

2- Üslubu: Virgül dışında noktalama işareti kullanmıyor. Tire ve tırnak işareti olmayınca diyaloglar ve anlatıcının cümleleri birbirine giriyor. Hangi cümlenin hangi kişiye ait olduğunu anlamakta zorluk çekiyorsunuz. José Saramago'nun bireyselliği savunmayan bir yazar olduğunu biliyoruz, dolayısıyla hikayesinde karakterleri öne çıkarmamasının nedenini de az çok anlıyoruz.

Aynı şekilde mekanlar da belirsiz. Bunun nedeni de, yazarın Büyülü Gerçekçilik akımından etkilenmesi. Bir hikayenin gerçekçi olmasını sağlayan zaman, mekan tasvirlerini hikayeden çıkararak daha masalsı bir anlatım oluşturuyor. Körlük salgınının tıbbi açıklamasına kitabında yer vermemesine rağmen, bu masalsı atmosferde insanoğlunu bir anda kör yapıp, kaosa sürükleyip ahlakı çökertip sonra gözlerini açarak okurun karnına sağlam yumruklar atmayı başarıyor. Masalsı gibi görünse de, aslında gayet sert bir roman. Bir diğer yazım özelliği de kullandığı alegorik anlatım. Tabi ki körlük derken tıbbi bir rahatsızlıktan bahsetmiyor. İnsan doğasının toplumda neden olduğu bozulmaları ve çürümeleri göstermek için körlük sembolünü kullanıyor. Kendi kelimeleriyle kitaptaki körlüğü "a blindness of rationality (mantıksallık körlüğü)" olarak tanımlıyor. Ulusal Körler Federasyon'un 2008 yılında filmi körleri pis, ahlaksız ve saldırgan gösterdiği için kınadığını söyleyelim. Yazar, bu kınamayı, körlüğün bir sembol olduğunu açıklayarak reddediyor. Nitekim kitabın sonundaki cümleden de kitabın gerçek bir hastalık hakkında olmadığını anlıyoruz.

Neden kör olduk, Bilmiyorum, bunun nedeni belki bir gün keşfedilir, Ne düşündüğümü söylememi ister misin, Söyle, Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten gördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler.
Büyülü Gerçekçilik ve distopyanın birleşimiyle ortaya çıkan bu şahane romanın, 2008 yılında Fernando Meirelles yönetmenliğinde uyarlanmış Brezilya-Kanada ortak yapımı bir de filmi var. Muhtemelen kitaptan daha popüler ve bu popülerliği sonuna kadar hak ediyor. Tertemiz bir iş. Henüz hayattayken yazarının onayıyla ve beğenisiyle uyarlanan filmler seyircide daha çok saygı uyandırıyor sanırım. Bu film de onlardan biri.

Kitabın film haklarını satın almak isteyen birçok yapımcı olsa da, José Saramago hikayenin özünün bozulup başka yerlere çekileceğinden korktuğu için bu tekliflerin hiçbirini kabul etmiyor. En sonunda filmde Araba Hırsızı rolünde gördüğümüz senarist Don McKellar ve yapımcı Niv Fichman, kitabın özüne sadık kalacaklarını, mekan ismi belirtmeyeceklerini garantileyerek yazardan film haklarını satın alabiliyorlar.

Kitabın özünü tamamen korumayı başarıyorlar. O kadar ki, filmin çekimi tamamlandığında José Saramago sonuçtan çok memnun kalıyor, beğenisini gözyaşları içinde yönetmene ifade ediyor.

Özünü korusalar da 2 olumlu fark var. İlk olarak kitabın büyülü gerçekçilik havası çıkarılıyor. Kitaptaki masalsı anlatım filmde hissedilmiyor. Daha modern ve gerçekçi bir dünya söz konusu. Böylece izleyicinin filmdeki atmosferin içine girebilmesi kolaylaştırılıyor. İkincisi de, kitabın sonunda yer alan ve körlüğün aslında bir sembol olduğunu açıklayan yukarıdaki replikler filme eklenmiyor. Meirelles bunu, izleyicinin sembolizmi zaten anladığı, bunun için tekrar dile getirme gereği duymadığı şeklinde açıklıyor.

Filmin oyuncularından biraz bahsedelim. Oyuncu seçim süreci biraz zor geçiyor. İsmi ve geçmişi belli olmayan karakterleri canlandırmak istemeyip teklifi reddeden oyuncular oluyor. Dikkat çekici isimler şöyle: Doktorun Karısı rolünde Julianne Moore var. 2006 yapımı Children of Men'den sonra tekrar bir distopya uyarlamasında karşımıza çıkıyor. Meşhur kızıl saçlarını, daha meleksi bir karakter yaratmak için bu filmde sarıya boyatıyor. Dikkati çok fazla üzerine çektiği için daha sonra bundan pişman oluyor. Doktor rolünde izlediğimiz Mark Ruffalo, makyajla biraz yaşlandırılıyor. Klasik bir Mark Ruffalo oyunculuğu izliyoruz. Araba Hırsızı rolünde izlediğimiz Don McKellar, yukarıda da söylediğimiz gibi aynı zamanda filmin senaristi. Koğuş Üçün Kralı rolünde izlediğimiz Gael Garcia Bernal'i, Y Tu Mama Tambien (2001) filminden hatırlayacaksınız. Oradaki dikkat çekici performansından sonra bu filmde de efsane bir karakter yaratıyor. İsmi ve geçmişi olmayan karakterleri canlandırmak istemeyen oyuncuların aksine, asla geçmişi düşünmediğini, sadece karakterinin ne istediğine odaklandığını söyleyerek kendine daha fazla saygı duymamıza neden oluyor. Bu arada belirtelim, kendisi daha önce José Saramago'dan film haklarını satın almaya çalışıp reddedilen kişilerden.

Kitabı okuyanlar, son derece sert anlatılan tecavüz bölümünü hatırlayacaktır. Benzer bir sertlikle çekilen bu sahneler, test gösteriminde özellikle kadın seyircilerden çok fazla tepki aldığı için yumuşatılacak yayınlanıyor. Bunu da bir üçüncü fark olarak ekleyebiliriz.

Tertemiz bir iş, hem filmi hem de romanı şiddetle tavsiyedir.

İyi okumalar/izlemeler.