13 Ocak 2018 Cumartesi

Kitaptan Filme: Wonder

Amerikalı kitap kapağı tasarımcısı Raquel Jaramillo'nun R.J. Palacio takma ismiyle yazdığı, 2012 yılında yayınlanan ilk romanıdır. 2017 yılında kendisi de bir yazar olan Amerikalı Stephen Chbosky yönetmenliğinde sinemaya uyarlanır. 

Treacher Collins sendromlu 10 yaşındaki August 'Auggie' karakterinin okuldaki ilk senesini konu alır. Doğduğu günden beri 27 ameliyat geçiren Auggie dikkatli bir bakıma ihtiyaç duyduğu için 10 yaşına kadar okula gönderilmez, evde eğitim alır. Koruma kalkanını biraz gevşetip insanlarla kaynaşmasını isteyen annesinin girişimleriyle beşinci sınıftan itibaren başlamak üzere Beecher Prep okuluna yazdırılır. Yüzünü gören insanların ona verdiği tepkiler nedeniyle insanların içinde kendisini kötü hisseden Auggie için zor bir sene olacaktır. Okul açılmadan kısa bir süre önce okul müdürü Mr. Tushman ile tanışır. İlk izlenimi iyi giderken ona okulu gezdirmesi için çağrılan Charlotte, Jack ve Julian ile tanışır. Çocukların onu ilk gördüklerinde yüzlerinde oluşan tepki onu mutsuz eder. Julian'ın alaycı ve saldırgan tavırları da üstüne eklenir. Jack'in dostça tavrı sayesinde ilk karşılaşmalarında Julian ile başa çıkmayı başarır. Bu ilk deneyimden aldığı cesaretle okula başlamayı kabul eder. Bir sene boyunca iyi ve kötü olaylarla karşılaşır.

R.J. Palacio, gerçekte başına gelen bir olaydan esinlenerek bu romanı yazar. küçük oğullarıyla bir gün dondurma sırasında beklerken yüzü deforme olmuş bir kız çocuğunu gören oğlunun tuhaf bir tepki vereceğini düşünerek panikler ve oradan kaçarcasına ayrılır. Çocuk ve ailesini kırmamak için sergilediği bu tavrın onlar için aslında daha kırıcı olduğunu fark eder. Bunun üzerine August karakterini yaratarak deneyimini bir romana dönüştürmeye karar verir. Hatta kendi yaşadığı deneyim romanın bir kısmında yer alacaktır. Yazar son derece iyimser bir bakış açısına sahiptir. Bu yaştaki çocukların dünyasında herkese karşı biraz daha nazik ve saygılı olmanın tüm sorunları ortadan kaldıracağına ve büyük bir fark yaratacağına inanır. 

"Farklı" olanlara karşı, çocukların kendi aralarında verdikleri acımasız tepkilerin yanı sıra, yetişkinlerin bilinçli olarak verdikleri kötü tepkiler de romanda vardır. Örneğin, Julian'ın ailesi okul müdürüne mektup yazarak okullarının özel ihtiyaçları olan çocuklara uygun olmadığını, sene başında Julian'a verilen August'la arkadaş olma görevinin Julian'ın omuzlarında büyük bir yük olduğunu, August'u bu okulda görmek istemediklerini söyler. August, bu gibi saldırgan tavırların yanında, tam olarak saldırgan olmayan ancak rahatsız edici başka tavırlarla da sürekli karşılaşır. Toplu etkinliklerde çocuklarını izlemeye gelen yetişkinler doğrudan August'un yüzüne bakarak onun kötü hissetmesine neden olurlar. Zekası, derslerindeki başarısı, esprili yapısı ve rahat tavırlarıyla Jack ve Summer'la kısa sürede dostluk kuran August tüm bu olumsuzlukları ailesinin desteği, arkadaşlarının sevgisi ve öğretmenlerinin denetimi aracılığıyla bir şekilde atlatmayı başarır. 

Kitap August'un bakış açısıyla başlar, daha sonra tek tek tüm kilit çocuk karakterlerin bakış açısıyla devam eder. Örneğin, bir bölümde Jack'in gözünden anlatılmaya başlanır. Cadılar Bayramı'ndan sonra August'un kendisine neden kötü davrandığını anlayamadığını, Summer'ın verdiği tüyo ile sebebini anladığında kendisini nasıl kötü hissettiğini, August'tan özür dilediğini ve tekrar arkadaş olduğunu onun gözünden okuruz. Arkasından Julian'a "August'un yüzüyle doğsaydım kendimi öldürürdüm." diyen Jack'in aslında bunu hiç kastetmediğini, August'u komik, akıllı, yardımsever bulduğu için gerçekten sevdiğini, sınıfta 20 kişi arasından seçmesi gerekse yine August'u en yakın arkadaş olarak seçeceğini kendi ağzından söyler. Aynı şekilde ailesi sürekli olarak küçük kardeşiyle ilgilendiği için yalnız başına idare etmeye alışan Via'nın yaşadıklarını da onun gözünden öğreniriz. Kısacası hikaye, hem August olmayı hem de August'un en yakın arkadaşı, kardeşi, vs. olmayı anlatır. Bu August'un olduğu kadar, August'un yakınındaki kişilerin de hikayesidir. Yalnızca August'un toplumla nasıl başa çıkacağını değil, toplumun August'a nasıl davranacağını da ele aldığı için son derece cesur bir yol seçer. Nezaketin ve saygının, toplumdaki tüm bireyler için hayatı daha kolay hale getireceği sonucuna varır.

Kitabı yayınlandığında küçük bir okur kitlesi edineceğini sanan R.J. Palacio, bu kadar büyük bir ilgiyle karşılaşınca büyük bir şaşkınlık yaşayacaktır. Romanı 2017 yılında aynı isimle çıkan filme uyarlanma aşamasındayken tüm süreçlerde işin içinde yer alır. Yarattığı eserin uyarlanırken değiştirileceğinden veya saptırılacağından tedirgindir başlarda. Hikayeyi çok seven ve özünü korumaya çalışan prodüktörler, yönetmen koltuğuna bir yazar olan Stephen Chbosky'yi oturttuklarında rahat bir nefes alacaktır. İkisi zaman zaman sadece yazarların takılacağı çok küçük detaylar hakkında uzun uzun fikir alışverişleri yaparlar. Sonuç olarak ortaya çıkan iş, R.J. Palacio'nun içine sinecektir. August'un yüzü romanda filmdekinden daha kötü bir durumda tasvir edilir, Palacio yine de makyaj ekibi tarafından tasarlanan, yapımı 1,5 saat süren August makyajından memnun kalır. Mr. Tushman, karakteri yaratırken tam olarak hayal ettiği kişidir. Julia Roberts seçimi onu çok şaşırtır, canlandırdığı karakteri çok beğenir, yerinde kullandığı mimikleri sayesinde filmin kilit karakterinin Julia Roberts olduğunu düşünür. 

August karakterini, geçtiğimiz yıllarda Room filmiyle ses getiren küçük oyuncu Jacob Tremblay canlandırır. Kariyerindeki ikinci uyarlama filmde oynar. Rolüne hazırlanırken, ailesiyle birlikte Children's Craniofacial Association'a giderek Treacher Collins sendromlu çocuklarla tanışarak onlarla arkadaşlık eder. Bu deneyiminin de yardımıyla şaşırtıcı derecede iyi bir performans sergiler. Tıpkı canlandırdığı Auggie karakteri gibi, kendisi de bir Star Wars hayranıdır. Via karakterini oynayan Izabela Vidovic, Jack karakterini oynayan Noah Jupe yine göz doldurucu performanslar sergileyen diğer çocuk oyunculardır.

Kitap aslına uygun bir uyarlama olmakla birlikte, hikayeyi keyifli yapan August'un, Jack'in eğlenceli bakış açılarını ve Nate'in esprilerini tam yansıtmadığı için daha çok kitabın bir fragmanı gibidir. Romandaki olaylar doğru sıralamayla aslına uygun aktarılır. Tam olarak kitapla aynı noktalarda ağlatır. Fakat karakterlerin kafasından geçenleri görememek bir tür boşluk hissi yaratır. Kitabı başarılı yapan tüm o eğlenceli üsluplar, bakış açısı oyunları filmde yitip gitmiştir sanki.

Kitap ve film arasındaki bazı farklar şöyledir: 

- Julian, August'a okulu gezdirirken yüzüne ne olduğunu sorar. Filmde bu yoktur. 
- Kitapta aile Mr. Tushman'in ismiyle çok dalga geçer, filmde bu kısımlar yoktur. 
- August Miranda'nın ona hediye ettiği kaskı 2 sene boyunca takar ancak okula başladığında onu çoktan kaybetmiştir. Hatta insanların ona bakışından rahatsız olduğu için ilk günlerde kaskını çok arar. Filmde okula sürekli kaskla gidip gelir. 
- Kitapta tüm çocuklar ilk olarak sınıf öğretmenlerinin dersinde tanışırlar, daha sonra ilk olarak İngilizce öğretmenleri Mr. Browne'ın dersine girerler. Film doğrudan Mr. Browne ile başlar. 
- Kitapta Summer'la kantinde tanışırlar, aynı sınıfta değiller. Filmde aynı sınıftalardır. 
- Kitapta kantindeyken ilk olarak yanına Summer gelip oturur, filmde Jack gelir. 
- Kitapta Jack, kardeşi Jamie küçükken bakıcılarıyla gittikleri dondurmacıda August'u gördüklerini, kardeşinin ondan çok korktuğunu, bakıcısının da küçük çocukların vereceği tepkinin karşı tarafı kırmasından korktuğu için ne yapacağını bilmeden oradan kaçtığını anlatır. Filmde bu olay, Jack ve annesinin başından geçmiş gibi anlatılır. Jamie ve bakıcı yoktur. 
- Kitapta Justin ve August, ebeveynleri evde yokken tanışırlar. Via Justin'e öncesinde August'tan bahseder. Filmde eve geldikleri bir gün tesadüfen tanışırlar ve yüzünü görünce şaşırır.
- Kitapta Justin ve Via'nın ailesi bir restoranda tanışırlar. Filmde Via'nın annesi ve Justin, Justin'in eve geldiği gün ayak üstü tanışırlar. 
- Filmde bazı kısımlar aşırı hızlı geçilir. Örneğin kayak yapmaktan bahseden popüler çocuk grubunun arasındaki Jack'in aslında gruptaki bir çocuğun kayağını alarak modifiye ettiği, kayağın çocuğa ait olduğunu öğrendiğinde yüzünün düştüğü filmde çok hızlı anlatılır. 
- Kitapta Daisy'nin evden götürüldüğü gün bir daha geri dönmeyeceği söylenir ve çocuklar onunla vedalaşırlar. Filmde vedalaşma kısmı yoktur. 
- Kitapta Auggie, ağlayan babasını gördüğünde belki de yalnız kalmak istediğini düşünerek yanına gitmez. 
- Daisy'yi nasıl buldukları filmde anlatılmaz. 
- Kitapta Miranda, prova sırasında Justin'e eskiden Via'yla en iyi arkadaş olduklarını söyler. Filmde bu yoktur. 
- Kitapta Julian'ın ailesi çağırılır, okul yönetimi Julian'ın August'un dolabına bıraktığı notları August'a baskı yaparak alır ve ailesine şikayet eder. Kitapta August ve Jack bunlardan kimseye bahsetmez.
- Kitapta Julian yakalanmadığı gibi, özür de dilemez. Filmde yaptığı tacizlerin cezası olarak 2 günlüğüne okuldan uzaklaştırılır ve bu nedenle doğa kampına gidemez. Kitapta böyle bir şey yoktur. 
- Filmde Julian'ın ailesi, okul yönetiminin tavrı karşısında Julian'ı bir dahaki dönem başka bir okula göndereceklerini söylerler, Julian bunu büyük bir üzüntüyle karşılar ve müdürün odasından çıkarken ağlamaklı bir şekilde özür diler. Kitapta Julian asla bu kadar insancıllaştırılmaz. Filmle kitabın en çok ayrıldığı nokta bu kısımdır. 
- Kitapta Summer, popüler kızlardan oluşan grup tarafından partiye davet edilir ve isterse August'u bırakıp kendileriyle takılabileceklerini teklif ederler. Oradan kaçarak Auggie'yi seçer. Filmde bu yoktur.
- Kitapta doğa kampına gittiklerinde, gece açık hava sineması sırasında tuvalete gitmek için ormanın derinliklerine dalarlar. Yedinci sınıfların saldırısına uğradıklarında gece ve etraf çok karanlıktır. Filmde her şey gündüz gerçekleşir. 
- Kitapta Auggie, kovalamaca sırasında işitme cihazını düşürür, filmde bu yoktur. 
- Auggie'ye yapılan saldırı kitapta bir dönüm noktası olarak anlatılır. Kavga aileye bildirilir, okul yönetimi bu işi çok ciddiye alarak saldıran çocukları bulmaya çalışır. Onu kavgada koruyan çocukların hikayeyi tüm okula yayıp Auggie'yi bir kahraman gibi göstermeleri sayesinde herkes onu kabullenir ve iyi davranışlar görmeye başlar. Filmde bu kısım çok hızlı geçilir, bunların hiçbiri anlatılmaz. 
- Kitapta Nate kaskı attığını söyler. Filmde sakladığını söyler.

Roman büyük bir tanınırlık kazandıktan sonra R.J. Palacio, 365 Days of Wonder ve Auggie & Me romanlarıyla hikayeye devam eder. Bunların ilkinde, Mr. Browne'ın precept'leri, ikincisinde de ilk gününde August'la arkadaşlık etmeleri istenen Jack, Charlotte ve Julian'ın bakış açılarından hikaye anlatılmıştır.

IMDB'den yüksek puan alan filmin tek başına asla yeterli olmadığını, hikayenin gerçeğini bir de kitaptan okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Bu sevimli hikayeyi, Pegasus Yayınlarından çıkan Berna Sirman çevirisiyle bir solukta okuyabilirsiniz.

10 Ocak 2018 Çarşamba

Kitaptan Filme: Fareler ve İnsanlar

Amerikalı yazar John Steinbeck'in 1937 yılında yayınlanan kısa romanı/oyunudur. Büyük Bunalım sırasında çiftliklerde geçici işe girip para kazanan iki arkadaşın hikayesini anlatır. Birçok defa sinemaya uyarlanır, çeşitli ülkelerde okulda okutulması zorunlu kitaplar listesinde yer alır.

Aklı başında ve sorumluluk sahibi George, iri yarı güçlü ancak zeka yaşı düşük Lennie ile küçüklüklerinden beri dosttur. George başlarda Lennie ile dalga geçip şakalar yapar. Çocukken onun neredeyse boğulmasına neden olacakken son anda kurtarır ve Lennie'nin ona duyduğu minnet vicdanını sızlatır, aralarında masumiyet-sorumluluk ekseninde kopmaz bir dostluk başlar. George hayatlarını idame ettirir, Lennie gittikleri çiftliklerde beden gücü gerektiren işlerin altından başarıyla kalkar. Lennie'nin yumuşak şeylere dokunma takıntısı nedeniyle sürekli olarak yanlış anlaşılırlar ve başlarına dert açılır, bu nedenle sürekli gezerler. En son geldikleri çiftlikte, yeni bir çiftlik alma hayaliyle sakince çalışırken patronun aşağılık kompleksine sahip oğlu Curley ve Curley'nin tekinsiz karısı başlarına yine dert açacaktır. Okuru çarpıcı bir son bekler.

Steinbeck yüksek eğitim almış olmasına rağmen kendisi de çiftliklerde çalışır. Çalıştığı yerlerde insanları gözlemler. Fareler ve İnsanlar romanını yazarken oluşturduğu karakterler, gerçekte tanıdığı karakterlerin bir karışımıdır. Lennie karakteri ise tamamen gerçek bir karaktere dayanılarak yaratılır. Gerçek Lennie de çiftlikte bir cinayet işler, sonrasında akıl hastanesine yatırılır. Steinbeck cinayete canlı tanık olur. 

Kitapta sıkça bahsedilen köpekler, karakter bakımından Lennie'yi andırır. Candy'nin yaşlı köpeği ile Lennie'nin kaderleri aynı olacaktır. Sadakat, masumiyet bakımından Lennie ve köpekler arasındaki benzerlik kolayca görülebilir. 

Büyük Bunalım döneminde zor geçinen ve kendilerine ait evlerine sahip olma hayaliyle çalışmaya devam eden sıradan insanlar için hayat çekilmezdir. Bunu çekilir kılan tek şey, sağa sola yalpalanarak yürüdükleri yolda, tutunmaya çalışırken yanlarında birinin onlara destek çıkmasıdır. Tek kişinin kazandığı küçük miktardaki parayı tüketmesi daha kolayken dostlarla birleşerek kazanılan paralar üzerinde hayaller kurmak daha kolaydır. George ve Lennie yıllarca bir çiftlik satın alma hayaliyle çalışırlar. Kendi aralarında hayallerinden bahsettikleri bir gün Candy'nin onları duyması ve kendisini de aralarına kabul etmeleri durumunda birikmiş parasını vermeye hazır olduğunu söylemesiyle yıllardır iki kişi olarak kurdukları hayal üç kişilik bir hayale dönüşür ve ilk kez bu kadar yaklaşırlar. Gerçekçi planlar yapılır, herkes yarına umutla bakmaya başlar. Çok geçmeden bir darbeyle sarsılacaklardır ve kurdukları hayallerin başından beri uzak olduğunu kabul edip pes edeceklerdir.

Bu zorlayıcı ekonomik koşullar altında insanlar serttir. İşe yaramaz olanlara tahammül ve verilecek ekmek yoktur. Açlıkla mücadele eden insanlar uğradıkları haksızlıklar karşısında adaleti kendi başlarına ararlar. Güçlü güçsüzü yok eder. Romanda eril bir ego savaşının yol açtığı cinayetler normal bir şeymiş anlatılır. Aklı başında karakter George, dostu Lennie'nin hapse tıkılıp işkence çekmesi ve Curley tarafından katledilerek öldürülmesi ihtimallerinin ikisini de engellemek için, onu kendisi acısız bir şekilde öldürür. Öldürerek Lennie'yi kendince bu dünyadan korur. 

Bir uyarlama aslına ne kadar sadık olduğu, filmin başarısını belirleyen bir unsur mu?

Film ilk olarak 1939 yılında Lewis Milestone yönetmenliğinde sinemaya uyarlanır. Aslına neredeyse tıpatıp uygun olan bu versiyonda George Milton karakterini canlandıran Burgess Meredith ne yazık ki sönük bir karakter yaratır. Yüzünde gülümsemeyle tahammülsüzlük arasında bir ifadeyle başladığı filmi aynı ifadeyle kapatır. Lennie ile aralarındaki dostluk bağı tam olarak izleyiciye geçmez. Lennie de yeterince "yavaş" değildir, neredeyse tamamen normal davrandığı pek çok sahne vardır. Sadece repliklerle vermeye çalıştığı, mimiklerine yansıtmadığı "anormallik" hali yeterince güçlü değildir. Curley, karısı ve babasının yemek masasındaki sahnesi, Curley'nin karısının yalnızlığını şahane biçimde izleyiciye hissettirir, filmin en akılda kalıcı sahnelerindendir. Bir diğeri de Lennie'nin gücünü ölçmek için ona bir arabayı kaldırttıkları; Lennie'nin hem gücünü hem de George'a duyduğu sevgiyi gösteren, George'un tekerleğe asıldığı sahnedir. Kitapta, çiftliğin eski çalışanı Bill Tanner ile ilgili  yer alan kısım filmde yer almaz, filmin atladığı belki de tek noktadır. 

Tüm filmin olduğu gibi sinemaya aktarılması bu örnekte filmin başarılı olmasını sağlamaz. Etkisiz karakterler nedeniyle hikayenin duygusu tam olarak seyirciye yansımaz. O kadar ki filmin en etkileyici sahneleri, kitapta olmayıp filme eklenen yukarıdaki iki sahnedir. Curley'nin karısının yalnızlığı ve Lennie'nin George'a sadakati bu iki sahnede sinematik dilden faydalanarak etkili bir şekilde yansıtılır.

Film son olarak 1992 yılında, CSI serisinden tanıdığımız Gary Sinise yönetmenliğinde sinemaya uyarlanır. Lennie'yi John Malkovich canlandırırken George Milton'ı yönetmenin kendisi oynar. John Malkovich sinema uyarlamaları arasında en iyi Lennie karakterini yaratan oyuncudur. Karakterin masumiyetini, deliliğini, yavaşlığını, sevgi dolu oluşunu kusursuz biçimde canlandırır. Kendine özgü başarılı mimikleriyle seyirciye duyguyu vermeyi başarır. Gary Sinise de göz doyurucu bir performansla okurun kitapta oturtamadığı boşlukları doldurur, George karakterini tam olarak anlamamıza yardımcı olur. Lennie'ye ne zaman merhamet göstereceğinin ne zaman ona daha sert davranacağının dengesini mükemmel bir şekilde oturtmuş şekilde canlandırır. İlk uyarlama filminden farklı olarak, filmde aslında birtakım minik sapmalar söz konusu olsa da, yine aslına oldukça sadık bir film olduğu söylenebilir. Farklar şöyledir:

- Candy, yaşlı köpeği öldürüldükten sonra George'a "o köpeği kendim öldürmeliydim, başkalarına izin vermemeliydim" diyor. Kitapta böyle bir şey yok. Seyircinin son sahnede George'la empati kurması için yapılmış küçük bir manipülasyon. 
- Kitapta Lennie ve Crooks odada yalnızken Curley'nin karısı gelir ve onları küçümser tonla onlarla muhabbet eder. Filmde böyle bir şey yok. 
- Filmde Curley'nin karısı George'la sohbet etmeye çalıştıktan sonra yüz bulamayınca ağlayarak eve koşar. Kitapta yoktur. Curley'nin karısının yalnızlığını doğrulayan ve ona merhamet uyandıran bir sahnedir. Kitapta tamamen şeytan olarak gösterilen kadın karakter filmde biraz daha yumuşatılmış, daha gerçekçi bir forma sokulmuştur. 
- Kitapta Lennie, kadını herkes kasabaya indiğinde öldürür. Filmde herkes bahçede oynarken öldürür. 
- Kitapta Curley, karısının öldürüldüğünü gördükten sonra Lennie'nin peşine düşmeden önce George'a dönerek kendisiyle gelip gelmeyeceğini soruyordu. Filmde bu yok.

İlk filmin aksine aslına daha az sadık olmakla birlikte, çok daha etkileyici ve kitabın anlaşılmasına yardımcı olan bir uyarlamadır. Oyuncuların yeteneğiyle, mimiklerle, yerinde kullanılan vücut diliyle karakterlerin duygusu daha iyi geçer izleyiciye. 

Kısa zamanı olanlar ve biraz dram arayanlar için kitap ve 1992 uyarlaması tavsiyedir. 

6 Ocak 2018 Cumartesi

Kitaptan Filme: Yüzbaşının Kızı

1799-1837 yılları arasında yaşayan Rus yazar Aleksandr Puşkin'in 1836 yılında yayınlanan, Yemelyan Pugaçov Ayaklanması sırasında yaşanan bir aşk hikayesinin anlatıldığı, orijinal ismi Kapitanskaya dochka olan tarihi kısa romanıdır. 

Gogol, Dostoyevski gibi ünlü Rus edebiyatçıların desteklediği, modern Rus edebiyatının kurucularından biri olarak kabul edilen Puşkin, şiir ve taşlamalar yazarak başlayıp ismini duyurduğu kariyerine, çok beğendiği alaycı Fransız edebiyatçılarını örnek alarak yazdığı, romantizm ve realizm arasında bir yere sahip, Rus edebiyatı için yenilikçi sayılan düz yazılarla devam eder. Eserlerinde tarihi olayları anlatmayı sever. 

1742-1775 yılları arasında yaşayan Kazak isyancısı Yemelyan Pugaçov'un hikayesini, 1834 yılında yayınlanan Istoria Pugachyova (Yemelyan Pugaçov Ayaklanmasının Hikayesi) eserinde anlatır. Bundan 2 yıl sonra yayınlanan Yüzbaşının Kızı romanında da bu olay üzerinden bir aşk hikayesi kurgulayarak akıcı bir anlatım sunar. Gerçekte, Yemelyan Pugaçov II. Katarina'nın destekçileri tarafından öldürülen kocası Çar III. Peter'e benzerliğinden faydalanarak çevresine III. Peter olduğu, aslında ölmeyip kurtulmayı ve saklanmayı başardığı, isyancıları tek tek öldürerek tekrar hakimiyet elde etmeye çalıştığı yalanını söyler. Kendisine inanan destekçileriyle birlikte yakıp yıkarak İdil Nehri ile Ural bölgesi arasında büyük bir hakimiyet kurmayı başarır. Kazan'ı ele geçirdiğinde Moskova ve St. Petersburg'u dahi tedirgin etmeyi başarır. 1775 yılında, Moskova'daki Bolotnaya Meydanı'nda başı kesilerek idam edilir. 

Soylu bir aileden gelip iyi bir eğitim alan Puşkin küçük yaşlarda Fransızca öğrenir. Takip ettiği Fransız edebiyatçılarından etkilenerek şiirler, iğneleyici yazılar, düz yazılar yazar. Cesur yazılarıyla insanlar arasında dikkat çeker. Hükümet, askeri yönetime karşı muhalif duruşu nedeniyle 4 yıl süreyle Puşkin'i sürgüne mahkum eder. Sürgün döneminde de yazmaya devam eden yazarın bu yıllardan sonra yayınlayacağı her eser Çar tarafından sansürden geçer. Aşk, Puşkin'in hayatında önemli bir temadır. Bir baloda gördüğü soylu bir ailenin kızı olan 16 yaşındaki Natalya Gonçarova'ya aşık olur, evlenme teklif eder. Sivri diliyle hükümetin kara listeye aldığı özgürlükçü yazar Puşkin'in hükümet tarafından bundan sonra takip edileceği kaygılarını yaşayan Gonçarov uzun süre düşünür, sonunda hükümetin yazarı rahat bırakacağına emin olduktan sonra evlilik teklifini kabul eder ve 1831'de evlenirler. Çar tarafından pek sevilmeyen Puşkin, yine de etrafında hayranlık uyandıran Gonçarov'un balolara katılabilmesi için saraya kabul edilir. 1836 yılında, Gonçarov'un Georges-Charles de Heeckeren d'Anthès isminde birisiyle aşk yaşadığı iddiaları etrafta duyulmaya başlanır. Bunun üzerine Puşkin Anthès'i düelloya çağırır. Yakınlarının araya girmesiyle iptal edilen düellodan sonra Anthès, dedikoduları ortaya kaldırmak için Natalya Gonçarov'un kız kardeşiyle devam eder. Yine de söylentiler devam edecektir. Söylentilerden rahatsız olan Puşkin Anthès'e ağır bir mektup yazarak düello çağrısına neden olur. Bunun üzerine 1837 yılında karşı karşıya gelirler ve Puşkin aldığı ağır yara nedeniyle düellodan iki gün sonra ölür.

Yüzbaşının Kızı romanında, 17 yaşındaki köklü bir ailenin oğlu Pyotr Andreyiç Grinov, babasının isteği üzere askerlik yapmak için Orenburg'a gönderilir. Yolda karşılaştıkları tipide bir yabancıya yardım eder. Gençliğinin verdiği saflıkla ona yeni tavşan kürkünü verecektir. Görev yeri olan Yüzbaşı Mironov'un emrindeki kaleye vardığında yüzbaşının dominant ve anaç karısı Vasilisa, çekingen ve güzel kızı Maşa, oraya sürgüne gönderilen Şvarbin ile dost olacaktır. Zamanla Maşa'ya aşık olur. Kısa zaman sonra çar olduğunu iddia eden bir kişinin kaleyi fethedeceği haberi gelir. Maşa'yı korumak için rahip ve karısıyla birlikte kaleden gönderen yüzbaşı, karısı ve Pyotr tutsak alınır ve idama götürülür. Sıra kendisine geldiğinde yaşlı uşağı sayesinde Pyotr kurtulur. Kendisini çar ilan eden kişinin yolda karşılaşıp yardım ettikleri kişi, yani Pugaçov olduğu anlaşılır. Pugaçov kendisine yapılan iyiliği hatırlayıp idam ettirmez, aralarında mesafeli ancak güvenilir bir dostluk oluşur. Serbest bırakılan Pyotr daha sonra Maşa'nın hala Pugaçov'da tutsak olduğunu öğrenir ve geri döner. Pugaçov ona bir kez daha iyilik yaparak kızı götürmesine izin verir. Mutlu sona ermek üzereyken kendilerini durduran askerler tarafından, isyancı Pugaçov'a yakınlık kurduğu gerekçesiyle hainlik suçuyla tutuklanır. Pyotr'un ailesine ulaşan Maşa, burada İmparatoriçe'ye vermek üzere bir dilekçe yazar ve tek başına saraya yola koyulur. Burada İmparatoriçe'yi etkilemeyi başarır ve Pyotr serbest bırakılarak mutlu sona ulaşılır. 

Genel olarak Romantik bir yazar olarak tanımlansa da, Yüzbaşının Kızı romanında, aşk hikayesine kattığı gerçekçi dramlarla ve arka plana yerleştirdiği tarihi olayla daha çok Realist bir çizgiye sahiptir.

Yayınlandığı yıldan bu yana birçok filme ve operaya uyarlanır. Fransız, İtalyan, Rus yönetmenler tarafından yorumlanır. 2005 yılında, çok bilinmeyen 30 dakikalık muhteşem bir stop-motion animasyon uyarlaması vardır. Animouse'tan çıkan, Ekaterina Mikhailova'nın yönettiği bu animasyon, kitabın tüm kilit anlarını gösteren sevimli bir kapsül uyarlamadır. Fazlaca kestirip attıkları, hikayedeki aşkın karşılaştığı birkaç engeli hiç göstermediği için yalnızca sonu bakımından çok tatmin etmez. 

Kitapla bu animasyon arasındaki farkları özetleyecek olursak; 

- Kitapta Pyotr, haylaz çocukluk günlerinden başlanarak tasvir edilir. Kendi evindeki hayatı okura anlatılır. Film direkt olarak kaleye ulaşmak üzere yaptıkları araba yolculuğuyla başlar. 

- Kitapta kaledeki sakin günlerini doldurmak için şiir yazmaya başlar ve fikrini almak için açılmaya can attığı Maşa'ya yazdığı bir şiiri arkadaşı Şvarbin'e gösterir. Filmde ise Şvarbin, Maşa'ya bırakılan mektubu yakalayıp izinsiz açarak dalga geçer. 

- Kitapta Şvarbin'le yaptığı düelloda kolu yaralandığı zaman, ailesi bunu öğrenip kendisine haber vermediği için uşağa çok öfkelenir. Bu kısa animasyonda bu detaya yer verilmez. 

- Kitapta Yüzbaşının karısı Vasilisa da kocasının idam edildiği gün yol kenarında öldürülür. Filmde Bundan hiç bahsedilmez. Vasilisa'ya da Yüzbaşına da çok fazla yer verilmez. 

- Kitapta Maşa rahip ve karısıyla birlikte saklanır ve Pugaçov'dan kurtulur. Filmde bunlar gösterilmez. 

- Filmde aşıklar kavuştuktan sonra film bitse de, kitapta bundan sonra da birtakım olaylar gerçekleşir. Pyotr yoldayken askerler tarafından durdurularak Pugaçov'u desteklediği için tutuklanır. Maşa,  başta soylu olmadığı gerekçesiyle kendisini reddeden Pyotr'un ailesi tarafından artık onurlu bir şekilde ölen bir yüzbaşının kızı olduğu için içtenlikle benimsenir. Maşa, Pyotr'u kurtarmak için İmparatoriçe'ye giderek dilekçe verir ve affedilmesini sağlar. 

Yarım saatinizi ayırarak izleyebileceğiniz bu kısa animasyon, kapsamlı olmamakla birlikte güzel bir uyarlamadır. Bir hafta sonu, önce Ataol Behramoğlu çevirisiyle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından Hasan Ali Yücel Klasikleri dizisinde yayınlanan kısacık kitabı okuduktan sonra cila niyetine izlemeliktir.

27 Aralık 2017 Çarşamba

Kitaptan Filme: Strange Case of Dr. Jekyll and Mr. Hyde

İskoç yazar Robert Louis Stevenson'ın 1886 yılında yayınlanan kısa romanı. İnsan doğasının ikiliğini alegorik biçimde anlatan bu klasik gotik hikaye 1900'lü yılların başından itibaren onlarca kez uyarlanır. Rouben Mamoulian yönetmenliğinde çekilen 1931 yapımı film en ünlülerinden bir tanesidir. Hays yasasının getirdiği sansürler nedeniyle kitabı uyarlamayan, bunun yerine 1931 tarihli filmi neredeyse birebir yeniden çeken 1941 yapımı, Ingrid Bergman'lı versiyon da bir o kadar ses getirir. 

Saygıdeğer ve tanınmış bir doktor olan Henry Jekyll'ın eski dostu Bay Utterson hikayenin anlatıcısıdır. Soruşturma tekniğiyle doğaüstü bir olay Bay Utterson tarafından çözülerek okura aktarılır. Londra sokaklarında çarpıştığı bir genç kızın üzerine basıp geçen Mr. Hyde gaddarlığıyla Bay Utterson'ın yürüyüş dostu Enfield'ın dikkatini çeker. Dehşet uyandıran bir görünüme sahip olan bu tuhaf adamın serbestçe Doktor Jekyll'ın evine girip çıkabildiği anlaşılır. Doktor Jekyll'ın vasiyetinde yazan "ortadan kaybolmam durumunda mirasım Mr. Hyde'a bırakılsın" maddesi Bay Utterson'ın şüphelenmesine neden olur ve dolandırıcı olduğunu düşündüğü Mr. Hyde'ın peşine düşer. Yaptığı soruşturmalar sonucunda bir tuhaflık fark eder. Doktor Jekyll artık eskisi kadar ulaşılabilir değildir, çoğunlukla ziyaretçi kabul etmez, üstelik Mr. Hyde ile hiçbir zaman birlikte görünmemelerine rağmen bu tuhaf adamı koruması altına almıştır. Doktor Jekyll'ın uşağı Poole'un dikkatli gözlemlerinin yardımıyla Bay Utterson olanların iç yüzünü aydınlatmak için bir gün zorla eve girer. Burada ortak dostları Doktor Lanyon'ın mektubunu bulur. Metafizik yöntemlere inanmadığı için Doktor Jekyll'la büyük tartışmalar yaşamış olan Doktor Lanyon, mektubunda tanık olduğu dehşet verici olayı detaylarıyla anlatır. Mektuba göre Mr. Hyde gözleri önünde bir sıvı içerek Doktor Jekyll'a dönüşür. Mr. Hyde'ın yerde yatan cansız bedenini keşfeden Bay Utterson yaşadığı şaşkınlığın üzerine Doktor Jekyll'ın ona bıraktığı mektubu açıp okur. Doktor Jekyll, insan doğasında bir değil en az iki ruh olduğunu, sürekli olarak birbirleri üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştıklarını, çatışmalar ve sorgulamalar nedeniyle iyinin iyiliğini tam olarak yaşayamadığını ve kötünün dilediği gibi hareket edemediğini, bunların ayrılması halinde tüm sorunların ortadan kalkacağını yazmıştır. Uzun süren deneyler sonucunda içindeki kötüyü iyiden ayıracak karışımı bulur ve kendisi üzerinde dener. Başarılı olan deneyin sonucunda heybetli bir görünüme sahip olan Doktor Jekyll, ufak tefek, tam olarak gelişmemiş gibi duran, zayıf ve çirkin Mr. Hyde'a dönüşür. İçindeki iyinin kötüyü bunca senedir baskıladığı için kötü tarafının yeterince gelişemediği sonucunu çıkarır. Başlarda içine yayılan özgürlük ve zincirleri kırma hissi nedeniyle çok güzel görünen bu deneyim, daha sonraları Mr. Hyde'ın Sir Danvers Carew'ı öldürmesiyle bir vicdani çatışmaya dönüşür. İçindeki kötüyü zorla bastırmaya çalışıp başarılı olamayan Doktor Jekyll sonunda Mr. Hyde'a tamamen teslim olur ve kendini öldürür.

Türkçeye ilk olarak 1942 yılında İki Yüzlü Adam ismiyle çevrilen roman, daha sonra pek çok yayınevi tarafından yeniden çevrilir. Genellikle Dr. Jekyll ve Mr. Hyde ismi kullanılır.

İnsan benliğinin ikiliğini, iyiyle kötünün her zaman yan yana yaşadığını, soyluların bile bu ikiliğe sahip olduğunu söyler roman. Doktor Jekyll'in içindeki kötüyü bunca senedir bastırmasını zorunlu kılan şey geniş ve saygıdeğer çevresidir. Dışarıdan bakıldığında görülen başarılı ve ahlaklı yaşantısında içten içe, içindeki kötüyü serbest bırakma arzusu hakimdir. Özgürlüğün tadını alan kötü gittikçe daha gaddarlaşır, en sonunda zevk için cinayet işler. Bastırılan kötülük tehlikeli bir şekilde patlak verir. 

Yüzündeki gölgeler, korku atmosferi, karanlık dekorlar, kötülük, vs. öğeleri içeren Mr. Hyde tasviri, Alman Dışavurumculuk akımını fazlasıyla hatırlatır. Kullanılan sorgulama anlatım tekniği bakımından ve içerdiği gotik unsurlar itibariyle Dracula (1897) romanıyla da birçok paralellik tespit etmek mümkündür.

Rouben Mamoulian yönetmenliğinde çekilen 1931 yapımı film serbest bir uyarlamadır. Hikayenin anlatım tekniği, karakterler ve mekanlar neredeyse tamamen farklıdır. Ancak insan benliğinin ikiliğini sinematik dille çok zekice çözümler bularak anlatmayı başarır, bu bakımdan diğer uyarlamaların bir adım önüne geçer. 

Kitaptakinin aksine genç olan başarılı ve saygın Doktor Jekyll, filmin başında verdiği bir konferansta iyiyle kötünün ayrılması üzerine yaptığı çalışmaları anlatarak büyük bir sarsıntı yaratır. Kitabın aksine, izleyici doktorun amacını ve birazdan olacakları en baştan öğrenir. 

İçindeki iyi ve kötüyü ikili bir aşk hikayesi üzerinden geliştirir. Soylu bir aileden gelen güzel, akıllı, iyi huylu, affedici nişanlısı Muriel içindeki iyiyi harekete geçirirken, bir gece sokakta dayak yemekten kurtardığı şuh, güzel, basit, hafif, gece kulübünde çalışan Ivy Pearson içindeki kötüyü uyandırır. Ivy Pearson'ın geceyi kendisiyle geçirmesi için takındığı baştan çıkarıcı hallere zar zor karşı gelen Doktor Jekyll soluğu laboratuvarda alır ve uzun zamandır üzerinde çalıştığı karışımı deneme cesaretini gösterir. 

1931 yılı için mükemmel bir yaratıcılık içeren bir sahneyle, yakışıklı Doktor Jekyll'dan çirkin Mr. Hyde'a dönüşümüne kendi gözünden aynaya bakarak anbean tanık oluruz. Filmin belki de tek eleştirilecek yönü Mr. Hyde'ın boyutunun aynı tutularak adeta bir maymuna dönüştürülmesidir. Kitapta vurgulanan, kötülüğün cılız kalmış olması bölümü tamamen atlanmıştır. Tavırları da karikatürize denilebilecek seviyede vahşi ve hayvani gösterilir. 

İksiri alarak istediği zaman tekrar Doktor Jekyll'a dönüşen karakter, General Carew'in kızı Muriel ile olan ilişkisini de bir yandan sürdürür. İçindeki kötüyü belki de tamamen bastırmak için evlilik tarihlerini erkene almayı önerir. Bu önerisi nihayet General tarafından kabul edildiğinde artık bir daha Mr. Hyde'a dönüşmeyeceğine dair kendisine söz verir. Ancak kendisini görmeye gelen Ivy'den sonra bastırmaya çalıştığı kötülüğü, bu kez iksiri kullanmadan kendiliğinden ortaya çıkar. Bu noktadan sonra Doktor Jekyll tamamen yenilir ve Muriel'e gidip artık evlenemeyeceklerini söyler. 

İki farklı yapıdaki kadına kapılarak ikiye ayrılan, bir daha toparlayamayan bir adam olarak tasvir edilir, 1930'lar sinemasına olabilecek en yaratıcı biçimde uyarlanır. 

O kadar dikkat çeken bir filmdir ki, on yıl sonra 1941 yılında, Victor Fleming yönetmenliğinde bu film birebir tekrar çekilir. Yine de Ingrid Bergman'ın Ivy'yi canlandırdığı filmde ufak tefek farklar vardır. Örneğin bu versiyonda Doktor Jekyll fareler ve tavşanlar üzerinde deney yaparak karışımı bulacaktır. Lanyon ile aralarında çatışma değil, adeta uysal bir dostluk vardır. Nişanlısının ismi bu filmde Beatrix'tir ve Muriel'den daha silik bir karakter olarak çizilir. Beatrix'in babası, General Carew kadar gaddar değildir, erken evlenmelerine kolayca razı olur. Doktor Jekyll, Ivy'ye gönderdiği 50 pound'un üzerine ismini yazmaz. Yine Hays yasası nedeniyle Ivy bir hayat kadını yerine bir barmeni canlandırır. Bir önceki filmdeki komik Mr. Hyde görüntüsünü törpüleyerek abartısız bir Mr. Hyde tasviri ortaya koyar. Dönüşüm sahnelerinin bir kısmını anbean gösterirken bir kısmında ekrana gelen iki kadının imgesiyle geçiştirilir. Önceki filmde tek bir sahnede Bay Utterson'a yer verilirken bu versiyonda ismi hiç geçmez. 

1931 versiyonu kadar akılda kalıcı olmaz, daha silik bir remake olarak akıllarda kalacaktır.

Kitap ve film arasındaki farkları kısaca özetlemek gerekirse: 
  • Kitapta ikisinin aynı kişi olduğu sonda açıklanır, filmde en baştan itibaren izleyiciye gösterilir. 
  • Kitapta Doktor Jekyll yaşlı ve iri bir karakterdir, Mr. Hyde ise belirgin bir fiziksel kusuru olmadığı halde insanda dehşet uyandıran cılız, küçük bir adamdır. Filmde boyutlar aynı tutulur, 1931 versiyonunda abartılı bir çirkinlik katılır. 
  • Kitapta Mr. Hyde, Sir Danvers Carew'i öldürürken filmde böyle bir karakter yoktur. Yalnız tesadüfen, Muriel'in babasının ismi de Carew'dir. 
  • Kitapta kadınlardan hiçbirisi yoktur. 
  • Kitapta Mr. Hyde sokakta bir genç kıza çarparak düşürdükten sonra yardım etmek yerine üstüne basarak geçer. Filmde böyle bir detay yer almaz. 
  • Kitapta ilk dönüşüm sırasında odada ayna yoktur, Doktor Jekyll ellerine bakarak bir değişiklik olduğunu anlar ve daha sonraları odasına bir ayna koyar. Filmde ilk dönüşümden itibaren her şey ayna karşısında yaşanır. İyi bir sinematik çözümdür. 
  • Kitapta karışımı alan Mr. Hyde Lanyon'a olacakları öğrenip öğrenmek istemediğini kendisi sorar. Filmde ise Lanyon onu silahla tehdit eder. 
  • Kitapta dönüşümü kendi gözleriyle gören Lanyon çok büyük bir dehşete kapılarak kısa sürede sağlığını yitirir, filmde neredeyse tamamen soğukkanlıdır. 
  • Kitapta anlatıcı Bay Utterson olayı çözdüğü için önemli bir karakterken, filmde adı bile geçmez. 
Kitabın ardından izlenecek 1931 versiyonu film şiddetle tavsiyedir. 

İyi okumalar, iyi seyirler.

25 Aralık 2017 Pazartesi

Kitaptan Filme: Kırmızı Pazartesi

Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez'in 1981 yılında yayınlanan, büyülü gerçekçilik akımından öğeler taşıyan ve 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanan kısa romanı. 1987 yılında Francesco Rosi yönetmenliğinde sinemaya uyarlanır.

1927 doğumlu Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez, kalabalık bir ailenin en büyük çocuğudur. Hukuk eğitimini yarıda bırakarak gazetecilik yapmaya başlar. Kariyeri boyunca çeşitli ülkelerde, şehirlerde yaşar. Gazetecilik ve edebiyat deneyimleri sürekli olarak birbirini besleyecektir. Edebiyat bilgisi daha iyi haberler yapmasına, gazetecilik tekniği de romanlarındaki anlatımı geliştirmesine yardımcı olur.

Kırmızı Pazartesi (Cronica de Una Muerte Anunciada) romanını 1951 yılında, Sucre kentinde meydana gelen gerçek bir cinayet vakasından esinlenerek yazar. Maktulü anne tarafından tanımaktadır ve genç yaştan itibaren bu hikayeyi yazmak ister. Annesi, maktulün ailesinin üzüleceğini söyleyerek bir süre hiçbir şey yazmasını istemez. Marquez, verdiği sözü tutarak maktulün annesinin ölümünü bekler ve 1981 yılında hikayeyi yayınlar. Yayınlandıktan sonra çok popüler olan bu roman sayesinde, bir sürü gazeteci gerçek cinayetin yaşandığı Sucre kentine akın eder ve cinayet hakkında soruşturmalar yürütür.

Hikaye Kolombiya'nın bir kasabasında geçer. En baştan itibaren okura meydana geleceği belli edilen bir cinayetin 27 yıl sonra, maktulün bir arkadaşı tarafından sürdürülen soruşturmasını konu alır. Orijinal ismi "Bir Ölümün Kronolojisi" olsa da, anlatım kronolojik gitmez. Cinayetin gerçekleştiği andan başlayarak bir ileri bir geri zaman atlamalarıyla devam eder. Çeşitli tanıklar odağında, cinayet öncesi yaşananlar farklı bakış açılarından tekrar tekrar anlatılır. "Bu X'in Santiago'yu son görüşüydü..." cümlesiyle adeta sekanslar halinde bir anlatım söz konusudur. Zaman zaman anlatıcının şimdiki zamanına, cinayetten 27 yıl sonrasına atlanarak tanıkların yaşlanmış halleri de okura gösterilir.

Marquez'in adıyla bağdaştırılan büyülü gerçekçilik akımının izlerini bu romanda da görmek mümkündür. Motifleri açıklamayan ketum anlatıcı, düz çizgide gitmeyen kronolojik sıralama, yer yer ironi, gerçekliğe uymayan birtakım masalsı öğeler, kullanılan tekrarlar... 

İlk olarak akımın en belirgin özelliği olan zikzak şeklinde ilerleyen kronoloji okurun gözüne çarpar. Daha sonra örneğin, birçok karakter olsa da hiçbirisinin ruhsal tasviri yapılmaz, kimsenin motifleri uzun uzadıya incelenmez, karakterlerin derinine inilmez. En çok adı geçen iki karakter olan Angelo Vicario ile Santiago Nasar'ın arasında gerçekten ilişki olup olmadığı kitabın sonunda dahi belirsizdir. Okur karakterlere belirli bir mesafede tutulur ve daha çok olayların akışına vurgu yapılır. Bunun yanı sıra, olay akışına iyice yedirilmiş ancak gerçeğe aykırı birçok detay vardır. Annenin son anda Santiago'ya kapıyı kapatması, Santiago'nun tesadüfen o gün diğer kapıyı tercih etmesi, Angela'nın ablaları tarafından verilen bekaretini ispatlama taktiklerini son anda  kullanmamaya karar vermesi, anlatıcının annesi Santiago'ya haber vermek üzere yola çıktığında o öldü lafını duyunca durup yoluna devam etmemesi, Santiago'nun suçlu olup olmadığını sonuna kadar öğrenemeyişimiz... Bir şekilde gerçeklikten çok uzak olmayan, ama olması da çok fazla olası olmayan bir sürü detay söz konusudur. Bunlar, anlatımın gerçeklik tonunu biraz zedeleyen ama tam olarak ortadan kaldırmayan detaylardır. Anlatıma bir çeşit ironi katma görevine sahiptir. Bunca kalabalığın içinde herkesin bilgisi dahilinde bir cinayet gerçekleşir ve herkesin bir şekilde bunu engellememesinin bir bahanesi vardır. Tanıkların bahanelerine, gerçek olabilecek ama gerçekliğe bir o kadar aykırı olan bu açıklamalar eşlik eder. Okura bir bakıma durup düşünmesi gerektiği mesajı verilir. Tüm bu bahaneler gerçekten akla yatkın mıdır yoksa "masum olma ihtimali olan" bir adamın cinayetine bir şekilde göz yuman insanların, vicdanlarını rahatlatmak için okudukları birer masaldan mı ibarettir? Öte yandan, gerçeklikle bir şekilde bağdaşan bu gibi öğelerin aksine, birtakım tamamen doğaüstü öğe görmek de mümkündür. Santiago'nun annesi rüya yorumculuğu yaparak para kazanır; Bayardo'nun yaşlı bir duldan zorla satın aldığı evin eşyaları, ev terk edildiğinde tek tek kaybolacaktır, albay bir gün dulun ölen karısının ruhunu spiritüel bir törenle çağırarak eşyaların kaybolma nedenini kadına sorar; Angelo büyülenmişçesine aslında evlenmeyi hiç istemediği ve beğenmediği Bayardo'ya kendisini küçük düşürdükten sonra aşık olur ve 17 sene boyunca hiç yanıt almamasına rağmen bir tür ritüel gibi her hafta 1-2 kez ona mektup yazar... 

Bir keresinde sürrealizmle ilgili görüşleri sorulduğunda şu meşhur cümleyi söyler: “Surrealism runs through the streets. Surrealism comes from the reality of Latin America.” Sürrealizm sokakta. Sürrealizm Latin Amerika'nın gerçekliğinden gelir... Ona göre bu tip ucu ucuna tesadüfler, trajik yanlış anlamalar, esrarengiz kronolojiler hayatın kendisinde yaygın bir şeydir. 

Masum olduğu varsayılan bir adamın gözler önünde haksız yere öldürülüşüne yakılmış geç bir ağıt tonunda ilerleyen roman, sonlara doğru bu anlamını yitirerek absürt bir metne dönüşür. Okur ve anlatıcı, tüm merakıyla Angela'nın asıl tecavüzcüyü itiraf edip Santiago'yu aklayacağı anı iple çekerken dilediğimiz şey gerçekleşmez. Başından beri güvenilir bir imaj çizen Angela bir kez daha Santiago'nun ismini verir. Bunun da ötesinde Santiago'nun cinayetinin merkeze yerleştirildiği roman, sonlarda odağını tamamen kaybederek "masum" adamı ölüme sürükleyen kadının mutlu sonla biten bir aşk hikayesine dönüşür. Absürt derecede acımasız, ama bir o kadar gerçekçi bir sonla biter. Gerçek hayattaki bencillik, umarsızlık, tepkisizlik olduğu gibi romana aktarılır. İnsanlar suçlu olup olmadığından emin olmaksızın bir gencin ölümüne tepkisizce izin verirler, çeşitli bahanelerle bu durumdan vicdanlarını sıyırırlar ve yıllar sonra tamamen unutup kendi hayatlarına devam ederler. 

Roman 1987 yılında, Cronaca di una morte annunciata ismiyle Francesco Rosi tarafından sinemaya uyarlanır. Güzeller güzeli Ornella Muti, Angela karakterini canlandırır. Anthony Delon tam olarak kitapta tasvir edilen Santiago Nasar karakterini başarıyla oynar. Harem Suare'den tanıdık gelen Lucia Bosé, Nasar'ın karizmatik, soğukkanlı ve güzel annesi Placido Linero'yu canlandırır. Son derece sadık bir uyarlamadır. Zengin bir kasaba tasviri sunar. Romanın gerçeküstü tonunu mekan aracılığıyla bir parça gerçekliğe dönüştürür. Zaman atlamalarına tamamen sadık kalır. 

Kitapla film arasındaki farklar

Kitapta Pedro ve Pablo Vicario'ya daha çok yer verilir. Pablo'nun bir nişanlısı vardır, Pedro ise askere gitmiştir ve orada bel soğukluğuna yakalanmıştır. Pedro daha ciddi olandır ve cinayete o karar verir. Cinayeti işledikten sonra 3 yıl hapis yatarlar. İlk gözaltı sırasında Pedro zehirlenerek ishal geçirir, gözaltı süresini albayın evinde tamamlar. Hapisten çıktıklarında Pablo kendisini bekleyen nişanlısıyla evlenir, Pedro tekrar orduya döner. Filmde bu detaylardan bahsedilmez. Sadece cinayet gününde yaptıklarını görürüz.

- Kitapta Bayardo gizemli bir karakter olarak anlatılır. Gökten inmiş, ne idüğü belli olmayan, kimseye benzemeyen, varlığı hakkında günden güne söylentiler dolaşan, açıklanmayan bir karakter şeklinde tasvir edilir. Fakir kasabalılar zengin yabancıya bir bakıma gerçeküstü özellikle atarlar. Tüm kızların hayalini kurduğu zengin, gizemli karakter olarak nam salar. Kasabadaki en görkemli düğünü yaparak evlenir. Angela'yı annesine teslim ederken bile dokunulmaz, ulaşılmaz duruşunu bozmaz. Tüm kitap boyunca da bu imajı devam eder. Filmde ise neredeyse yıpranmış kıyafetler giyen, son derece sıradan bir karakter olarak yansıtılır. Etrafında bir meraklılar çemberi yaratan, karizmatik adam tasvirinde birtakım eksiklikler vardır. Buradaki gerçeküstü öğeler biraz bu özellikten uzaklaşır.

- Kitapta Vicario ailesinden birisi, varlığını kanıtlaması için Bayardo'nun ailesini kasabaya davet eder. Heybetli general babasıyla güzel annesi kasabada boy gösterip varlıklarını ispatlarlar. Filmde bu karakterlere yer verilmez. 

- Kitapta tüm kasabanın genç erkeklerinin ilki olan güzel, karizmatik fahişe Maria Alejandrina Cervantes'in adı sık sık geçer. Santiago Nasar'ın ilk aşkıdır, bir dönem aralarında tutkulu bir ilişki gelişmiştir. Santiago daha sonra babasının dayaklarıyla tutkusundan vazgeçecektir. Filmde fahişeden hiç bahsedilmez.

- Kitapta son anda öldürüleceği haberini vermek üzere kendisine koşan doktor arkadaşı, Santiago nişanlısının evine girdiği için ona ulaşamaz. Filmde ise doktoru birileri hasta var diye kolundan çekiştirdiği için ulaşamaz.

- Kitapta Angela'nın evlenmeden önce bakire olmadığını ablalarına anlattığını öğreniriz. Bunu Bayardo'ya itiraf etmek ister ama ablaları onu durdururlar. Gerdek gecesi Bayardo'yu bakire olduğuna ikna etmek için birtakım malzemeler ve tarifler verirler. Angela bunları yanına alır ama son anda uygulamamaya karar verir. Filmde bunlardan bahsedilmez. 

- Kitapta anlatıcı, yıllar sonra Angela'yı evin penceresinde, annesiyle birlikte görür ve eve girer. Annesi hala huysuzdur. Filmde evin önünde karşılaşırlar, Angela'nın annesi yanında değildir. 

- Kitapta Angelo'yla Bayardo'nun evlerindeki mobilyaların çalınmasıyla ilgili olarak, daha sonra albay bir spiritüel seans yaparak dul adamın ölen karısıyla iletişime geçer ve eşyaların onun lanetiyle kaybolduğunu öğrenir. Filmde böyle bir şeye hiç yer verilmez.

- Kitapta Santiago öldükten sonra iç organlarının dağıldığından, otopsi yapma kararı alındığından, cenazesinin koktuğundan ve insanların akın akın görmek istediklerinden bahsedilirken filmde bunların hiçbiri yoktur.

- Kitapta Santiago'nun annesinin rüya yorumculuğu yaptığı söylenir. Oğlunun son gecesinde gördüğü kuşlu rüyayı iyiye yormuştur. Yıllar sonra kuşun anlamını başka bir şeyle karıştırdığını itiraf edecek ve olacakları önceden göremediği için kendisini suçlayacaktır. Filmde son gece gördüğü rüya ve annenin yaptığı yorum yer alsa da, yıllar sonra yaşadığı bu vicdan azabına yer verilmez.

- Kitapta anlatıcı aslında yazarın kendisidir. Anlatıcının karısının, yazarın gerçek karısıyla aynı isimde olması gibi ipuçlarıyla bu okura hissettirilir. Filmde ise Cristo Bedoya isimli bir anlatıcı karakter yer alır.  

Marquez'in anlatım tekniği itibariyle en çok içine sinen kitabıdır, okunmalıdır. Filmi de bazı şeylere açıklık getirmenize yardımcı olabilecek, aslına sadık bir uyarlama olarak izlenebilir. 

İyi okumalar, iyi seyirler.

19 Kasım 2017 Pazar

Kitaptan Filme: The Chronicles of Narnia: The Lion, The Witch and the Wardrobe

1898 İrlanda doğumlu Clive Staples Lewis'ın 1950'de yayınlanan alegorik çocuk romanı serisinin çıkan ilk kitabıdır. 

Biyografi

C.S. Lewis, 10 yaşındayken annesini kaybeder. 13 yaşında Cherbourg House'da eğitim görür, burada o ana kadar inandığı Hristiyanlık inancını bırakır ve 13 yaşında ateist olur. 19 yaşındayken Oxford Üniversitesi'nde öğrenim görmeye başlar. İngiltere'de Birinci Dünya Savaşı çıktıktan üç sene sonra İngiliz ordusuna katılır. 20 yaşındayken savaşta yaralanır, 21 yaşındayken ordudan ayrılır. 27 yaşında Oxford Magdalene College'da İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde dersler verir, buradaki kariyeri 29 sene sürecektir. 31 yaşındayken Tanrı'nın varlığını tekrar kabul eder. 33 yaşındayken, yakın arkadaşı ve meslektaşı, Roma Katolik kilisesi mensubu J.R.R Tolkien'le yaptığı bir konuşmanın ardından Hristiyanlığa geri döner. Yazarlık kariyeri için önemli bir dönüm noktasıdır. İsmini duyurduğu 7 kitaplık The Chronicles of Narnia serisi Hristiyanlık üzerine kurulu, oldukça belirgin atıflar içeren alegorik bir seridir. 34 yaşındayken, aralarında yine Tolkien'in de bulunduğu "The Inklings" topluluğuna katılır, burada eserler üretirler ve birbirlerinin eserlerini eleştirirler. 43 yaşındayken BBC'de Hristiyanlıkla ilgili kısa radyo konuşmaları yapmaya başlar. 52 yaşındayken Narnia serisinin, yazımıza konu olan ilk kitabını yayınlar. 56 yaşındayken Cambridge Üniversitesi'ne geçer. 66 yaşındayken, Kennedy ve Aldous Huxley ile aynı günde ölür.

J.R.R Tolkien ve C.S. Lewis

C.S. Lewis biyografisinin en şaşırtıcı kısmı şüphesiz Tolkien'le yakın dost olmalarıdır. Dostlukları 1926 yılında başlayıp Lewis'in öldüğü yıla kadar devam eder. Her ikisi de Dünya Savaşları'nın getirdiği karanlık atmosfere ve vahşete tanık olur, bunu fantastik edebiyat aracılığıyla, yarattıkları hayali evrenlere yansıtırlar. Haftada bir iki kez toplandıkları The Inklings grubu sayesinde ikili birbirlerine din, edebiyat, mitoloji gibi konularda birçok katkıda bulunur. Kitaplarını yazarken birbirlerine okuyup eleştiri yaparlar. Örneğin konuşan ağaçlar her iki seride de bulunur, bu Inklings grubunun sıkça tartıştığı doğanın uyanışı temasından ilham alınarak oluşturulan bir öğedir. Tolkien Narnia Günlüklerini genel olarak olumsuz eleştirir. İçindeki göndermelerin çok belirgin olduğunu, hikaye akışının önüne geçtiğini iddia eder. Ayrıca hem mitolojiden, hem İncil'den, hem de pagan dinlerinden alınan temaların hep birlikte kullanılmasını karmaşık bulur. Lewis ise yazdığı eserin tam anlamıyla bir "alegori" olması için çok uğraşmadığını, ilk bakışta kolayca okunabilen ve aradaki mesajlar görmezden gelinince bile keyif alınabilen bir hikaye yazmayı amaçladığını söyler.

Narnia Günlükleri Okuma Sıralaması

Tamamı Türkçeye çevrilen serinin tüm kitaplarını Doğan Egmont'tan bulmak mümkün. 7 kitaptan oluşan serinin okuma sıralaması şu şekilde: 

- The Magician's Nephew / Büyücünün Yeğeni (1955)
- The Lion, the Witch and the Wardrobe / Aslan, Cadı ve Dolap (1950)
- The Horse and His Boy / At ve Çocuk (1954)
- Prince Casbian / Prens Casbian (1951)
- The Voyage of the Dawn Treader / Şafak Yıldızının Yolculuğu (1952)
- The Silver Chair / Gümüş Sandalye (1953)
- The Last Battle / Son Savaş (1956) 

Özet

Alman hava saldırısı altındaki Londra'da yaşayan 4 çocuk, güvenlikleri için aileleri tarafından bir süreliğine Londra dışında yaşayan bir profesörün yanına gönderilirler. Profesör bir sürü odası bulunan kocaman ve ünlü bir evde yaşamaktadır. Çocuklar odalarına yerleştikten sonra evi keşfe çıkarlar ve en küçükleri Lucy, tesadüfen bir dolabın içinden Narnia ülkesine geçilebildiğini keşfeder. Bir büyüğü Edmund ile birlikte tekrar girerler. Lucy iyi karakter Faun ile dost olurken, Edmund kötü karakter Beyaz Cadı'nın cazibesine kapılır. Daha sonra diğer iki çocuk da Narnia'ya geçmeyi başarır ve burada Beyaz Cadı tarafından yakalanıp dondurulan Faun'u kurtarmak için maceraya atılırlar. Yardım almak için Narnia'nın en güçlü karakteri olan Aslan'a giderler ve olaylar gelişir. 

Türkçe Atıflar

Narnia Günlükleri'ni okuyan Türk okurun gözüne ilk olarak çarpan şey şüphesiz kilit bir öneme sahip Türk lokumudur. Filmi izleyenler veya orijinal dilinden okuyanlar, aslan karakterinin isminin Aslan olduğunu da bilirler. Bazı yorumculara göre Beyaz Cadının ismi (Jadis), "Cadı" kelimesinden gelir. [Başka bazı yorumculara göreyse Jadis Fransızcadan gelir (once upon a time, bir zamanlar)].  Ayrıca "Tash", "Tarkan" gibi başka tanıdık kelimeler de mevcuttur. Türklüğe yapılan bu atıflar Türk okuru heyecanlandırıp yazarın geçmişinde Osmanlı'ya hayranlık duyduğu şeklinde çıkarımlar yapmasına sebep olsa da durum tam olarak öyle değildir. Daha doğrusu bu konuyla ilgili çeşitli varsayımlar var. Şöyle sıralayalım: 

1- Bazıları J.R.R. Tolkien'in çeşitli kültürleri araştıran bir dilbilimci olduğuna ve Türk kültürüyle ilgili araştırmalarını C.S. Lewis ile paylaşmış olabileceğine dikkat çeker. Fantastik edebiyat eseri üreten bu iki yazarın, yarattıkları hayali dünyalara serpiştirmek için doğudan birtakım "otantik" öğeleri bilinçli şekilde topladığını, bunun altında herhangi bir hayranlık yattığını söylemenin yanlış olduğunu iddia eder; edebiyatta o dönemde yaygın olarak faydalanılan "oryantalizmin" yansıması olduğunu söylerler. Bu iddiaya sahip kişiler genellikle C.S. Lewis'in daha önce Osmanlı'ya hiç gitmediğini varsayarlar. Türk kültürüne yapılan atıfları yine Hristiyanlıkla bağdaştırırlar. İstanbul-Constantinopolis-Hristiyanlık bağlantısından yola çıkarak çıkarımlar yaparlar.

2- İkinci bir iddiaya göre C.S. Lewis daha önce Osmanlı'yı ziyaret etmiştir. Burada, Sultan'ın cesaretlerini vurgulamak için "aslan" ismiyle anılan korumalarını görüp etkilenmiş ve karakterine bu nedenle bu ismi takmıştır. Araştırmacı Cara Strickland'in lokum hakkındaki araştırmasında, lokumun Avrupa'ya 1800'lü yıllarda geldiği, dünya savaşı başlayınca kıtlık ortamı olduğu, bu ortamda lokumun yalnızca bir lüks olduğu belirtilir. Bir grup insana göre C.S. Lewis lokumu Osmanlı'yı ziyaret ettiğinde tadıp çok beğenmiştir. Bu kişiler genellikle C.S. Lewis'in Türk kültürüne ilgi duyduğunu varsayarlar.

Greimas'ın Eyleyenler Modeli'ne göre hikayenin kısa analizi

Hikayeyi Greimas'ın Eyleyenler Şeması ışığında kısaca değerlendirecek olursak, iyi adam ve kötü adamın çekiştiği, bir amaca ulaşmak üzere kahramanın tüm engelleri aştığı klasik kurgulu, kafa yormayan ve analizi kolay bir hikaye olduğunu göreceğiz. Metnin yapısal şemasına biraz daha yakından baktığınızda ise yazarın basit kurguya birtakım yan karakterlere vurgu yaparak farklı bir katman eklediğini fark edeceksiniz. 

Greimas'ın eyleyenler şemasını kısaca açıklamak gerekirse; klasik bir kurguda bir kahraman (özne), bir gerekçeyle (gönderici), kendisini destekleyenlerin yardımıyla (yardımcı) kötü adamlarla (engelleyici) savaşarak bir amaca (arzu edilen şey) ulaşır ve sonunda ulaştığı amaçtan faydalanacak birisi/birileri mevcuttur (alıcı). Aslan, Dolap ve Cadı'nın şeması kabaca şöyledir: 

 Özne
Peter, Susan, Edmund, Lucy
 Nesne
Narnia'yı Beyaz Cadı'dan kurtarmak
 Gönderici
Dört kardeşin Faun'u ve Narnialıları kurtarma isteği
 Alıcı
Faun, Narnia sakinleri
 Engelleyenler
Beyaz Cadı'nın ordusu
 Yardımcılar
Aslan, Aslan'ın destekçileri

Şemadaki Yardımcılar maddesi incelendiğinde yalnızca bir yardımcı karakter olan Aslan'a hikayede fazlaca vurgu olduğunu görmek mümkün. Salt kötülüğü yenebilecek olan, Narnia'nın en güçlü karakteri olarak tasvir edilir. Dört kardeşin Beyaz Cadı ile olan mücadelesinde kilit role sahiptir, Aslan olmadan çocukların Cadı'yı yenmesi olası değildir. Her şey yolunda giderken Edmund'u Cadı'dan kurtarmak için ölmeyi kabul eder. Sonra tekrar dirilecek ve mücadeleye tekrar destek vererek iyilerin kazanmasını sağlayacaktır. 

Aslan, İsa'yı temsil eder. Mutlak gücü, etrafına saçtığı ışık, ormanın kralı olması, halkın günahını üstlenerek can vermeyi ve tekrar dirilip mücadeleye katılarak zafer kazanması İsa'nın Dirilişi mitiyle paralellikler taşır niteliktedir. 

Yine şemadaki Gönderici maddesini incelendiğinde, dört kardeşin tek amaçlarının dostlarını Beyaz Cadı'dan kurtarmak olduğunu görmek mümkün. Narnia macerasına atılmalarının tek sebebi iyi hayvanları, özelde Faun ve kunduz ailesini kendilerinin yol açtığı beladan kurtarıp evlerine dönmek. Yalnız hikayenin sonunda amaçlarına ulaşmanın yanı sıra bir mükafat da elde ederler. Tahta oturup uzun yıllar boyunca Narnia'yı yönetirler. 

Burada iyilik için mücadele edenlere, kapının diğer tarafındaki dünyada hiç beklemedikleri güzel mükafatlar verileceği anlamını çıkarmak mümkündür. 

İlk katmandaki dolambaçsız kurgu yapısı birtakım vurgularla ikinci bir katmanı doğurmuş ve burada alegorik öğeler devreye girmiştir. 

Aslan, Dolap ve Cadı'daki Hristiyanlık göndermeleri 

Yukarıdaki diriliş miti ve diğer dünyada iyiliğin ödüllendirileceği mesajı dışında, romanda birkaç belirgin gönderme daha bulunur. 

Bunlardan ilki, Edmund'un Türk lokumuna karşı duyduğu karşı konulmaz arzusudur. Bir bakıma bu oburluğu onu Cadı karşısında zayıf düşürmüş ve kardeşlerine ihanet etmesine sebep olmuştur. Narnia serisindeki her kitap 7 ölümcül günahtan birine karşılık gelir. Aslan, Dolap ve Cadı oburluğa gönderme yapar. 

İkinci olarak; Peter ve Susan başta Lucy'nin anlattığı Narnia hikayesine inanmaz, bunun çocukça bir hikaye olduğunu sanıp ona kötü davranırlar. Lucy'nin ısrar ettiğini görünce tedirgin olup bunu bir yetişkinle paylaşmaya karar verirler ve her şeyi Profesöre anlatırlar. Lucy'nin bu aptalca hikayesini gülünç bulacağını düşünseler de, Profesör beklenmedik bir tepki vererek Peter ve Susan'ın Narnia'ya neden inanmadıklarını sorgular. Ona göre var olmadığı kanıtlanamayan bir şeyi direkt olarak yok saymak mantıklı değildir. Burada bilimi temsil eden profesör karakteri aracılığıyla teizme ilişkin bir yorum gizlidir. 21. yüzyıl bilim insanlarından farklı olarak, Lewis'in kurgusal dünyasındaki bilim insanları, inancın bilimle çatışmadığını iddia ediyor gibi görünmektedir. J.R.R. Tolkien, bilimin Tanrı'dan uzaklaşmasına ve insanoğlunun eline geçerek insani hırslara alet olmasına (atom bombası, vs.) dair endişelerini sürekli dile getirir. Görünen o ki, Lewis de Tolkien'in endişesini paylaşmaktadır. Görmüş geçirmiş, tecrübeli ve bilgili Profesör karakterini inanca yakın tasvir ederek bir bakıma bilimi inançla ilişkilendirir. 

Üçüncü olarak; Edmund, Lucy ile birlikte Narnia'yı görmesine rağmen, Peter ve Susan karşısında gördüklerini inkar eder. Burada, Lewis'in Hristiyanlıktan ateizme, ateizmden deizme, deizmden tekrar Hristiyanlığa geri dönme deneyimiyle paralellik kurmak mümkündür. Bir Hristiyan olarak yetiştirildikten sonra 13 yaşında gittiği okulda Tanrı'yı reddeden, daha sonra 30'lu yaşlarında Hristiyanlık inancına geri dönen Lewis, belki de aradaki süreyi bir "inkar" olarak nitelendirmektedir. Tıpkı Edmund gibi, (vicdanen) varlığını çok iyi bildiği bir şeyi inkar ettiği şeklinde bir paralellik kurmak mümkündür. Edmund'un inkar ettiği süre boyunca kötü, boyun eğdikten sonra ise iyi olarak tasvir edilmesi, yazarın bakış açısını yansıtır.

Aslan, Cadı ve Dolap Film Uyarlaması

2005 yılında Andrew Adamson yönetmenliğinde sinemaya uyarlanır. Disney'in prodüktörlüğünü yaptığı filmde Tilda Swinton gibi bir isim olmasına rağmen ve aslına oldukça sadık bir uyarlama olmasına rağmen birtakım Disneysel dokunuşlar nedeniyle saçma sapan bir film olmuş ne yazık ki. 

Saçma Sapan Farklar

- Yıllarca çizgi filmlerin sağına soluna sinsi sübliminal mesajlar yerleştiren Disney söz konusu olunca, öküzün altında buzağı aramak kaçınılmaz oluyor. Filmi izleyen çoğu kişinin dikkat edip rahatsız olduğu bir detay var: pedofili çağrışımları. Kitapta tamamen sıcak bir dostluk olarak tasvir edilse de, filmde 150 yaşındaki Faun ile 8 yaşındaki Lucy arasındaki ilişki yeni yeni alevlenen bir aşk gibi gösterilmiş. Faun'un Lucy'yi bayıltırkenki bakışları, karşılaştıklarında flörtöz bir şekilde konuşması, en sonunda elini tutması aşırı derecede yoruma açık olmuş. Her ne kadar McAvoy konuyla ilgili şu açıklamayı yapsa da insan tatmin olmuyor.
Back Stage: Speaking of Mr. Tumnus, Keira says you made a brilliant choice to play that character as if he were a pedophile.
McAvoy: What? No! Not as a pedophile. But he is creepy and kidnapping her. I made a deliberate choice to toy with modern perception of that situation, I suppose. You don't have to be too on-the-nose to make people feel uncomfortable with someone 150 years old inviting an 8-year-old girl back to their apartment. In this day and age, I think, pedophile paranoia taints that entire scene in a brilliant way that makes it very interesting. But no, he's not a pedophile; I didn't play him as a pedophile. I played him as someone trying to kidnap a little girl. Because that's exactly what he did.
- Bir çocuk romanı uyarlamasının bile ataerkil şekilde yorumlanması sizce de çok saçma değil mi? Kitapta dişi karakterlerden çıkan iki akıllıca ve cesurca fikir saçma sapan bir şekilde erkek karakterlere mal edilmiş. İlk olarak, kitapta dört çocuk hep birlikte Narnia'ya geçtiklerinde çok soğuk olduğu için Susan dolaptaki kürkleri giymeyi akıl eder. Hatta Peter eblekçe "Bizim değil ki!" diye tepki verir. Peter'a aldırmayan Susan sayesinde çocuklar macera boyunca üşümezler. Filmde bu fikir Peter'ınmış gibi gösterilmiş, Susan ise beyinsiz bir saksı çiçeği gibi tasvir edilmiş. Hayır neden? İkincisi de, kitapta çocukları evlerine kabul eden kunduzlar, Beyaz Cadı'nın peşlerinde olduğunu anlayınca Bayan Kunduz'un sakince yaptığı detaylı planı sayesinde çocuklarla birlikte kaçarlar ve saklandıkları ağaç kovuğunun etrafından tuhaf sesler gelince yine cesur Bayan Kunduz atılıp neler olduğunu kontrol eder. Filmde plandan bahsedilmemiş, çıkıp etrafı kolaçan eden cesur kunduz ise elbette Bay Kunduz olarak gösterilmiş. Hayır neden? Üçüncüsü de, Faun'un başının dertte olduğunu düşünen çocuklar ilk önce yardım etmekte tereddüt ederler. Kitapta Susan başta kararsız olsa da Faun'a yardım etmeleri gerektiğini söyler ve Peter da aynı fikirde olduğunu belirtince maceraları başlar. Bilin bakalım filmde ayak direten, geri dönmeleri gerektiğini söyleyen korkak kim? Susan, evet. Hayır N-E-D-E-N?

Önemsiz Farklar

  • Kitapta çocukların anneleri ve babalarından bahsedilmiyor, filmde babaları ölmüş, anneleri çocukları trene binip profesörün evine gönderiyor. 
  • Filmde Mrs. Mcready çocuklara çok katı kurallar koyuyor ve profesörü rahatsız etmemelerini söylüyor. Kitapta böyle bir korkutma yok. 
  • Kitapta Lucy ilk kez evi keşfe çıktıklarında, ikinci kez saklambaç oynarlarken ve üçüncü kez Mrs. Mcready'den kaçarken Narnia'ya geçiyor. Filmde ise ilk kez saklambaç oynarken, ikinci kez gece kendi kendine dolaşırken, üçüncü kez camı kırdıkları için Mrs. Mcready'den kaçarken dolaba giriyor.Saklambaç oynadıklarında Lucy ilk olarak dolaptan giriyor. 
  • Kitapta Faun'un babasının resmi şöminenin üstünde, filmde ise sehpanın üstünde. Kitapta Faun onun babası olduğundan bahsetmezken filmde lafı geçiyor.
  • Kitapta çocuklar Lucy'nin durumundan endişelenip Narnia hikayesini Profesöre kendi istekleriyle anlatıyorlar, filmde ise profesöre yakalanıyorlar ve anlatmak zorunda kalıyorlar. 
  • Kitapta kaldıkları ev çok ünlü ve dışarıdan insanlar ziyaret etmek için akın akın geliyor. Filmde böyle bir şey yok. 
  • Kitapta dört kardeş hep birlikte Narnia'ya geçtiklerinde, Edmund'un buraya daha önce geldiği hemen anlaşılmıyor. Filmde geçer geçmez Edmund'u suçlayıp azarlıyorlar. 
  • Kitapta kunduza güvenmeleri için Lucy'nin beyaz mendilini görmeleri yeterli oluyor. Filmde mendili göstermesine rağmen ilk anda güvenmiyor. 
  • Filmde Edmund'la Tumnus aynı zindana giriyorlar, kitapta böyle bir şey yok. 
  • Kitapta kunduzlarla birlikte bir ağacın kovuğunda saklanırken Noel baba geliyor. Filmde ise donmuş buzun üstünde yürürken peşlerinden geliyor.
  • Kitapta çocuklar doğrudan eve geliyor ve hikaye oradan başlıyor. Filmde çocukları tren istasyonundan Mrs. Mcready alıyor. 
  • Kitapta Noel baba kunduzlara aldığı hediyelerden de bahsediyor, sağlam bir dikişi makinesi ve tüm arızaları giderilmiş evleri. Filmde ise bunlara yer verilmemiş. 
  • Kitapta Cadı, Edmund'un pazarlığını yapmak için Aslan'a geldiğinde yanına direkt çıkmıyor, adamını gönderiyor. Aslan asasını bırakıp girmesi şartıyla Cadı'yı kabul ediyor. Filmde direkt giriyor. 
  • Kitapta dolaptan çıkınca olanları profesöre anlatıyorlar, filmde anlatsak inanmazsınız diyorlar, profesörün gülümseyerek söylediği "Try me!" cümlesi ile film bitiyor.

1 Kasım 2017 Çarşamba

Kitaptan Filme: Ağrıdağı Efsanesi

1970 yılında Cem Yayınevi'nden çıkan Yaşar Kemal romanıdır. 1975 yılında Memduh Ün yönetmenliğinde sinemaya uyarlanır. Gülbahar Fatma Girik, Ahmet'i Hakan Balamir canlandırır. Cem Yayınevi'nden sonra birkaç yayınevi daha baskısını yapsa da en çok Yapı Kredi Yayınları baskıları akılda kalmıştır. YKY baskısını okuyanlar, Abidin Dino'nun güzel çizimlerini de görme fırsatına sahip olurlar.
Ağrıdağının yamacında, dört bin iki yüz metrede bir göl vardır, adına Küp gölü derler. Göl bir harman yeri büyüklüğündedir. Çok derinlerdedir. Göl değil bir kuyu. Gölün dört bir yanı, yani kuyunun ağzı, fırdolayı kırmızı, keskin, bıçak ağzı gibi ışıltılı kayalarla çevrilidir. [...] küçücük bir kuş dönmeye başlar. Sivri, uzun, kırlangıca benzer bir kuştur. Gölün üstünde çok hızlı döner. Uzun, ak halkalar çizer üst üste. Ak halkalar tel tel gölün som mavisine düşer, tam günün battığı anda kavalcılar çalmayı keserler.
Küp gölünden bahseden, anlatım için kritik bir role sahip olan bu giriş paragrafı, pastoral detaylar, sembolik hayvanlar, "Ağrıdağının öfkesi" gibi doğaüstü kuvvetler, hangi zamanda geçtiğine dair herhangi bir ipucunun ve romanlara özgü olay örgüsünün olmaması bakımından efsane anlatım özelliklerine sahiptir. Kitabın ismine uygun olan bu giriş, kapak sayfasında yer alan "roman" ibaresine aykırı olduğu için okurun kıpırdanmasına neden olur. Yüz küsur sayfa boyunca böyle doğaüstü bir anlatım okuyup okumayacağını merak eden okura, bu paragraftan hemen sonra Ahmet, kırat ve Sofi karakterlerinin hikayeye dahil olmasıyla yanıt verilir. "Roman okurunun" daha çok kabul edebileceği, bir olay örgüsü olan, birden çok karakterin tasvir edildiği, zamanı az çok belli olan, bir iyi adamın, bir kötü adamın, bir amacın ve o amaç için verilecek bir mücadelenin var olduğu klasik yapılı bir kurgu anlatılır. Ahmet'in kapısına gelen, töreler gereği artık Ahmet'in sayılan beyaz atı, töreleri yerine getirmek için canı pahasına geri vermeyen köylüleri, bu arada Ahmet ile Gülbahar arasında gelişen aşkı okumaya koyulmuşken,"iyi güzel de niye böyle eski püskü bir hikaye okuyorum" diyen okur yine kıpırdanmaya başlar. İşte tam bu anda kitabın başındaki Küp gölüyle ilgili paragrafa çok benzer bir paragraf araya girer ve okura "tıpkı ilk başta olduğu gibi hikaye birazdan daha gerçekçi bir yöne doğru akacak, sabret" şeklinde bir mesaj verilir. 
Ağrıdağının doruğuna yakın yerinde, güneybatı yamacında bir göl vardır, adına Küp gölü derler. Bir harman yeri büyüklüğündedir göl. Som mavi bir sudur. Kuyu gibi. Kırmızı, keskin, ışıltılı kayalıkların dibindedir.
Kitabın tam ortasında gelen bu paragrafın hemen ardından hikayeye yeni bir karakter, demirci Hüso girer. "Ramazanda oruç tutmaz, hiç namaz kılmaz, hiç dua etmezdi. Bazıları Hüsonun ateşe taptığını söylüyolardı. Bazı geceler körüğünü çekiyor çekiyor, dükkanın içi, kapısı kıvılcımlar içinde kalıyor, Hüso bu ateşin önünde dize gelip, ellerini ateşe açıyordu." Tarihsel bağlama ve metin içinde verilen ipuçlarına bakınca Zerdüşt olduğu çıkarımını yaptığımız Demirci Hüso, bir dağlıya aşık olan han kızı Gülbahar'a, zalim babası karşısında yardım etme sözü verip dini bir figür olan Kervan Şeyhi'ne başvurur. Daha sonra Ahmet'i, Sofi'yi ve Musa Bey'i zindandan kurtarmak için kır atı bulup Han'ın karşısına çıkar. Atın kendisine ait olmadığını iddia eden, yalan söyleyen Han'a karşı çıkar. Kalabalıkları arkasına alır. Hikayenin bu noktasına kadar artarak süren Han zulmü, bu noktadan sonra kırılmaya başlayacaktır, Demirci Hüso bunun habercisidir.

Han babasının yalan ve inkarı karşısında çaresiz kalan ve Ahmet'in kaçması için zindancı Memo'yu ikna eden Gülbahar, yaptıkları öğrenilince zindana atılır. Demirci Hüso'nun ilk adımını attığı otoriteye başkaldırma hareketi Kürt beyleri arasında, çobanlar arasında dalga dalga yayılır. Olanları duyan herkes sarayın kapısına toplanır. Artık Mahmut Han bu kalabalıktan tedirgin olmaya başlamıştır. Gülbahar'ı tıkıldığı zindandan çıkaran kalabalık, kendisine zulmeden Han'ın da korkudan dengesini yitirmesini sağlar.
Her yıl, bahar Ağrıdağının üstüne yürürken, dağın yamacındaki Küp gölünün kıyısına o yörenin tekmil çobanları gelirler, kepeneklerini gölün bakır rengi toprağının, kırmızı çakmaktaşı kayalıklarının üstüne serip haka olup otururlar. Çobanların her yıl sayısı değişir. Tanyelleri ışırken bellerindeki kavalları çıkarıp Ağrıdağının öfkesini hep birden çalmaya başlarlar. 
Her seferinde metni kronolojik ve tematik olarak okurun günceline daha da yaklaştırma fonksiyonuna sahip Küp gölü paragrafı, gerilimin zirveye ulaştığı kurgunun tam bu noktasında tekrar devreye girer. "İmana geldi kafir, korku onu imana getirdi. O altın sarayının, mermer, gümüş sarayının yerle bir edileceğini anladı. Anladı da dize geldi kafir. Biz hep böyle, her şeyde birlik olsak, kimse bize diş geçiremez. Bize dağlar, şahlar dayanamaz. Hiç kimse... Yeter ki böyle birlik olalım." Okur yüz küsur sayfanın sonunda yazarın aslında ne anlatmak istediğini, Demirci Hüso'nun dilinden dökülen bu cümlelerle anlar. Metin, bitimine son birkaç sayfa kala artık tamamen güncel meseleleri eleştiren, muhalif bir bakışa sahip, modern bir metne dönüşür. Efsane olarak başlayıp bir halk masalı olarak devam eden anlatım, bu paragrafın üçüncü kez belirdiği noktada, artık tamamen güncele odaklı, eleştirel bir romana dönüşmüştür.
Ağrıdağının yamacında bir göl vardır. Bir harman yeri büyüklüğündedir. Suları som mavidir. Her yıl, bahar dünyaya yürüdüğünde, bir sabah, daha gün doğmadan Ağrıdağının tekmil çobanları bu göle gelirler. Gölün kırmızı kayalıklarına, bakır toprağına kepeneklerini atar, bin yıllık sevda toprağına otururlar ve Ağrıdağının öfkesini kavallarıyla, hep bir ağızdan çalarlar. 
Artık mesaj verilmiş, anlatım amacına ulaşmıştır. Anlatımın yüzeyindeki aşk hikayesi tekrar Küp gölü paragrafıyla birlikte dramatik ve hatta biraz belirsiz bir şekilde sonlandırılır.

Metni iki katmanlı kabul edersek, derin katmanında bir otorite eleştirisi, yüzeysel katmanında da umutsuz bir aşk hikayesi anlatılır. Zulmeden otoriteye birlik olup karşı çıkmanın mümkün olduğunu söyleyen alt katman, mesajını bu kadarla sınırlı tutmuş, herhangi alternatif bir otorite önerisinde bulunmamış veya Han'ı devirmekle ilgili herhangi bir plandan bahsetmemiştir. Meriç Kurtuluş'un Ağrıdağı Efsanesi'nden Sözlü Edebiyata "Metinlerarası" Bir Yolculuk makalesinde belirttiği gibi: "Başka bir deyişle, roman kişileri Mahmut Han’ın otoritesine ve dolayısıyla onun temsil ettiği Osmanlı otoritesine karşı çıkarken, metnin sonuna gelindiğinde otoritenin el değiştirmediği ve karakterlerin bunun için artık çaba sarf etmediği görülür. Başka bir deyişle, metnin sonunda otorite kavramının yerine farklı bir kavram önerilmemiş, ya da otoriteyi devralacak yeni bir kişi ortaya çıkmamıştır." Dolayısıyla muhalif olmakla birlikte yıkıcı olmayan bir anlatım söz konusudur. Yazıldığı dönemin ve coğrafyanın politik bağlamı bakımından düşünüldüğünde, bu metin belki de henüz bir alternatif öneriden bahsetmek için erken olduğunu, ilk önce birlik olmayı öğrenmek gerektiği mesajını vermeyi amaçlamıştır.

Yüzey katmanındaki aşk hikayesi de paralel özellikler taşır ve mutlu sona değil, zorlu yola odaklanır.  Kurgunun klasik yapıda olduğunu, bir iyi adam, bir kötü adam, bir amaç, o amaç için gidilecek bir yol olduğunu söylemiştik. Kurgunun sonunda iyi adam kötü adamı zorlu bir mücadeleyle ve diğerlerinin desteğiyle alt eder, ancak gerçek amacına, yani sevdiği kadına çeşitli dış engeller nedeniyle ulaşamaz.

Küp gölünde klasik bir efsane anlatımıyla başlayan bu aşk hikayesi, yine aynı anlatımla sona erer. Küp gölüyle ilgili paragrafların ilk cümlelerinde sırasıyla şu ifadeler kullanılmıştır: Ağrıdağının yamacında, Ağrıdağının doruğuna yakın yerinde, bahar Ağrıdağının üstüne yürürken, Ağrıdağının yamacında. Burada kurgunun temposu, hikayeye adını veren Ağrıdağı'nın fiziksel özelliğiyle bağdaştırılabilir. Hikaye nötr durumdan başlar (yamaç), zulüm tırmanır (doruğa yakın yer), Demirci Hüso liderliğinde başlayan başkaldırılarla birlikte zulüm etkisini azaltır (bahar Ağrıdağının üstüne yürürken) ve yine nötr, aslında hikayenin başlangıcına göre pek bir şey değişmemiş, başlangıçtaki durumla sona erer (yamaç). Ağrıdağı'nın karanlığa bakan tarafı, zulmün belirip tırmandığı taraf, güneşi gören tarafı da zulmün bastırılıp ortadan kaldırıldığı taraf olarak yorumlanabilir. Buradan daha net görüleceği gibi, mevcut gidişatı hikayenin ilk başındaki halinden farklı bir noktaya taşıyan bir muhaliflik değil, hikaye içinde tırmanan zulmü bastırıp hikayenin ilk başındaki düzene geri döndürmeyi amaçlayan bir muhaliflik söz konusudur. Tıpkı aşk hikayesinde olduğu gibi, sona değil sürece, yürünen yola odaklanılmıştır. Kurgu yapısının dağın coğrafi yapısına benzetilmesiyle, kurguya Ağrıdağı'nın bir takım nitelikleri transfer edilmiştir: durgunluk, tanıklık, eskilik... Ağrıdağı'nın bin yıllardır büyük medeniyetlerin doğuşuna ve yitişine sessizce tanık oluşu gibi hikaye de bir zulmün doğuşuna ve yitişine sessizce tanık olmamızı sağlar.

FİLM VE KİTAP ARASINDAKİ FARKLAR

Film sonu bakımından kitaptan farklıdır. Sonunda Mahmut Han asılarak ölür, yine alternatiflerden bahsedilmemekle birlikte zulmeden Han figürü tamamen ortadan kaldırılır. Dolayısıyla hikayenin ilk halinden daha farklı bir son hal vardır. Film, kitabın bilge ve durgun atmosferinden farklı olarak, yıkıcı sonla biter.

Kitapla film arasındaki diğer minik farklar şöyledir:

- Kitapta Sofi ve Ahmet'le birlikte Musa Bey de zindana girer, filmde bu üçüncü karakter gösterilmez.
- Kitapta Sofi ölmez. Filmde asılarak öldürülür.
- Kitapta Gülbahar'ın suçu öğrenildiğinde kuyuya atılır. Filmde zindana götürülür.
- Kitapta Mahmut Han'ın karısı da hikayenin bir noktasında belirir. Filmde hiç gösterilmez.
- Kitapta Mahmut Han'ın 3 kızı vardır: Gülistan, Gülriz ve Gülbahar. Filmde yalnızca 2 kız kardeştir.
- Kitapta Gülbahar'ın kız kardeşlerinden neredeyse hiç bahsedilmez. Filmde kız kardeşi kötü karakter olarak görünür.
- Kitapta Ahmet'in sonunda ölüp ölmediği belirsizdir. Filmde Gülbahar önce Ahmet'i sonra kendisini öldürür.

Yusuf karakterini Tecavüzcü Coşkun'un oynaması, Fatma Girik'in donuk bakışları, Keloğlan filmlerini aratmayan rengarenk parlak kıyafetler, Ahmet'in Ağrıdağı zirvesinde yaktığı ateşin neredeyse bir volkan kadar devasa gösterilmesi, aynı diyalog içinde Gülbahar'ın eşarp bağlama şeklinin üç kere değişmesi gibi itici detaylar, kitabı sevip de uyarlamasını izlemek isteyenler için seyri zorlaştırır. Memo ve kırat filmin en başarılı ve en aslına sadık karakterleridir.