28 Ağustos 2017 Pazartesi

Kitaptan Filme: Julieta / Runaway


1931 doğumlu Kanadalı öykücü Alice Munro'nun 2004 yılında yayınlanan Runaway öykü kitabında yer alan üç öykü (Chance, Soon, Silence), 2016 yılında Pedro Almodóvar'ın çok ses getiren Julieta filmine uyarlanır. Film yıllardır görmediği kızının arkadaşıyla karşılaşıp kızı hakkında haber alan ve dağılan Julieta ile başlar. Daha sonra flashback'le Julieta'nın kızıyla ilgili gizem yavaş yavaş ortadan kalkar. Hikaye entrikalardan çok, karakterlerin psikolojileri etrafında döner, derinliklidir.

Film, Munro'nun Kanada'da geçen hikayesini İspanya'ya taşıdığı için karakterlerin ismi değişir: Juliet-Julieta, Antia-Penelope, Eric-Joan, Christina-Ava, Heather-Beatriz, Gary-Lorenzo, Ailo-Marian.

Almodóvar, Julieta'nın hayatındaki üç evreyi -Antia'dan önce, Antia ile birlikte, Antia'dan sonra- üç farklı oyuncuyla anlatarak Munro'nun 3 farklı öykü formülüne atıfta bulunur. Kadın öykülerini gizemli bir şekilde işleyerek izleyiciyi ters köşeye yatırmayı seven Almodóvar ile yine kadın öykülerini dingin, çarpıcı ve derinlikli bir şekilde işleyen Munro iş birliği eşsizdir. Julieta'yı Munro doğurup büyütür, Almodóvar ona küçük dokunuşlarda bulunup geliştirir. Julieta'yı anlamak için hem kitabı okumak hem de filmi izlemek kuşkusuz alacağınız hazzı iki katına çıkaracaktır.

Munro'nun Julieta'ya Kattıkları

Burada filmin farklı gösterdiği ancak, kitapta daha akla yatkın olan detaylardan bahsedelim. 

Film yıllar sonra kızından haber alıp sarsılan bir anne görüntüsüyle başlar. İzleyiciye kırılgan ve acınası bir kadın imajı verilir. Kitapta ise Julieta asla acınası bir kadın değildir. Kendi kızı onu terk ettikten sonra belirli bir süre bunu takıntı haline getirse de, daha sonra kabullenir ve hayatına kaldığı yerden devam eder. Filmdeki gibi sarsılmaz. Hayatındaki taşları yerine oturtup kızının kendisini terk edişini kabullendiği için daha dingin bir tepkiyle karşılar. Hatta ruhani arayışı için kendisinden kaçtığını düşünen Julieta, Penelope'nin 5 çocuklu anaç ve zengin bir hayat sürdüğünü öğrenince onun sıradanlığı karşısında biraz hayal kırıklığına uğrar. Kendince olayın gizemini çözmüştür ve artık ona aklını kaçırtacak kadar önemli bir konu değildir Penelope

Film Julieta'nın son haliyle başlar, bir gizem yaratılır, izleyici film boyunca Antia'yı merak eder ve ona yoğunlaşır. Bu da filmin Antia'nın çevresinde dönmesine neden olur. Kitapta ise öyküler tamamen Juliet'in etrafında dönmektedir. Önce gençliğini, sonra Eric ve Penelope'li yıllarını en sonunda da yalnız yıllarını okuruz. Yalnız yıllarının anlatıldığı üçüncü öyküde dahi Penelope'yi çok fazla merak etmez okur. Bir yan karakter olarak Julieta'nın hayatından geçer gider.

Filmde Antia'nın davranışının derinine inilmez. Kaç insan durup dururken sıradan bir ilişkisi olan annesini bir daha görmemek üzere terk edip gider ki? Bunun sebepleri çok belirsizdir. Kitapta ise bu, Juliet ve Eric'in tanrıtanımaz olmasıyla açıklanır. Penelope, genç yaşta babasını kaybedip annesinin dağıldığını gördüğü ve ergenlik döneminde kendisini güçlü olmaya zorladığı için muhtemelen ileriki senelerde bir anda patlak verir ve içindeki boşlukla yüzleşir, bu boşluğu da ailesinin öğretmediği ruhani keşifleriyle doldurmayı hedefler. Bu nedenle inzivaya çekilir. Sonra da belki annesini çekip çevirme görevi ona ağır geldiğinden tamamen kaçar. Kitapta üstü kapalı bir şekilde bu açıklamalar verilir. 

Filmde Julieta, iyi bir evlat ve başlarda günahkar, sonlarda zavallı bir anne olarak yansıtılır, izleyicinin üzerindeki acıma hissi iyice derinleşir. Kitapta ise zaman zaman kötü bir evlat, genellikle iyi bir annedir. Anne ve babasını isimleriyle anar. Mesafeli ve tamamen yetişkin bir ilişkileri vardır. Zaman zaman annesiyle çatışmalar yaşar ve ona kendini kötü hissettirecek şekilde davranır. Kitap kadını anaçlık, bağlılık, ödev, eş, evlat ve anne görevleri gibi kavramlardan soyutlayıp olduğu gibi yansıtabildiği için zamanın ötesinde ve boğmayan, nefes aldıran, içerdiği drama rağmen içinizi vıcık vıcık ezmeyen bir hikaye sunar.

Metinler Arası Göndermeler 

Juliet, kitapta Yunan ve Latin dili eğitimi görmüş, mitolojiye delicesine tutkulu bir kadındır. Öykülerde metinler arası atıflar vardır, ki filmde olmayıp kitapta olan en önemli unsurdur:

- Eric'in cenaze töreninde vakur bir tavra bürünen Ailo'ya, edebiyatta sık kullanılan Deniz Dulu yakıştırması yapılır örneğin. 

- Milattan önce üçüncü yüzyılda Heliodorus tarafından yazılan Aethiopika romansına da atıf vardır. Buradan İngilizce çevirisini okuyabileceğiniz bu Antik Yunan romansında, Juliet'in hikayesine benzer bir hikaye, daha dramatik ve elbette destansı bir tonla anlatılır. Etiyopya kraliçesi, beyaz doğan kızını zina yaptığı sanılmasın diye büyütmesi için bir gimnosofiste (bir tür filozof) verir, kızı alıp Mısır'a götürürler, büyük tehlikeler atlatır, büyüyünce de az kalsın bir ayinde kurban edilecekken kurtarırlar, anne-baba-kız mutlu bir hayat yaşarlar. Ağır bir dramın ardından keskin bir dönüşle mutlu sona geçilir. Antik Yunan romanslarındaki kusursuz karakterlerin, mutlu sona ulaşana dek korkunç dünyayla karşılaşıp sürekli tehlikeler atlatması teması, Greimas'ın eyleyenler şemasıyla kolayca analiz edilebilecek çok klasik bir kurgu formülüdür. Juliet'in hikayesiyle Etiyopya kraliçesinin hikayesi genel hatlarıyla birbirine benzese de, Antik Yunan edebiyatıyla 21. yüzyıl edebiyatı birbirine benzemez. Munro, öyküsünün sonunu Greimas'ın şemasına kolay kolay yerleştirilemeyecek şekilde bitirir. Hatta bir son yazmaktan çok, Julieta'yı hayatın gidişatına teslim ederek kendisi başka bir öyküye geçer. Destansı anlatımın duyguları harekete geçiren yapısı, yerini Munro'yla birlikte gerçekçi ve yalın anlatımın dinginliğine bırakır. Annesinden istemeden kopan, hayatı boyunca birçok tehlikeden geçen ve uzun yıllar savaştıktan sonra annesine kavuşan kızın aksine, Penelope annesi yanındayken zorluklar çeker, daha sonra annesini kendi iradesiyle terk eder ve geri dönmez. Ruhani bir topluluğun içinde yetişen Etiyopyalı prensesin aksine, Penelope ruhani arayışla çıktığı yolculuğu beş çocuklu, zengin ve sıradan bir kadın olarak sonlandırır. Munro, Heliodorus'un kurgusunu tam olarak tersine çevirir, hikayeden mutlu sonu alır ve antik metinlerin insanlara atfettiğinin aksine, kimsenin kusursuz olmadığını, kusurlarla harmoni içinde yaşamakta olduğumuzu vurgular.

- Eski metinlere bir başka dolaylı atıf daha vardır. Juliet, evli ve karısı hasta bir adamla ilişki yaşamak üzere Whale Bay'e doğru yola çıkar. Tesadüfen Ann onun gittiği gün ölmüştür. İlişkiye başlarlar. Kadın adama giderek, yasak meyveyi koparmaya teşvik eder. Adam yasak meyveyi (zina) koparır. Efsaneye göre bu günahı işleyen Kadın doğum yapıp çok acı çekmekle cezalandırılır; Adam ömrü boyunca çalışmak zorunda olmakla cezalandırılır. Öyküde Kadın doğum yapar, dini metinlerin söylediğinin aksine doğurduğu sırada değil ama çocuğu bir yetişkin olduğunda acı çeker. Adam ömrü boyunca kazancını elde etmek için balıkçılık yapmak zorundadır, o kadar ki bu onun hayatına mal olur. Yasak meyve hikayesine yapılan bu atıf, öykünün dini bir mesaj taşıdığı şeklinde yorumlanmamalıdır. Yalnızca eski metinlere çakılmış bir selamdır, eserin edebi zevkini artırır. Juliet hayatı boyunca dinlere inanmaz. Öyküdeki dinle bağdaştırılan tüm karakterler acımasız, taraflı, ukala olarak tasvir edilir. 

Almodóvar'ın Julieta'ya Kattıkları

Munro, edebiyatçı protagoniste destansı bir kader çizip hikayesini eski metinlere atıfta bulunarak anlatır. Edebi hazzı yoğundur. Almodóvar, bu hazzı görsele taşır. Hikayeyi Kanada’dan kopartıp İspanya’ya taşır. Aşk ve ölüm gibi karşıt temaları kırmızı yoğunluklu kontrast bir görselle anlatıp, daha keskin ve tutkulu bir izlenim yaratır. Çarpıcı dekorasyonlar, mitoloji, heykel atıflarıyla diğer sanat dallarından yardım alıp izleme keyfini artırır. Görsellerle kattığı « kalite » marjinal karakterlerle iyice güçlenir. Kendi tarzına uygun şekilde, cinsel açıdan özgür ve toplumsal baskılara boyun eğmeyen karakterler tasvir eder.

Kitapta olmayıp filme eklenen birtakım detayları bu kısımda inceleyeceğiz. 

Trende intihar eden adam öyküde biraz havada kalır, görselde ise daha akılda kalır bir etkisi vardır. Julieta'nın hayatındaki ölümlerin ilkidir. İkincisini de ironik bir şekilde bu ölümle bağlantılı olarak kendisine çeker. 

Kitapta ilk gençliğini sönük bir şekilde geçiren Juliet’in aksine, kitaptaki Julieta deli dolu bir genç kadındır. Öğrencileriyle ilişkisi sıcaktır. İletişim kurmakta sıkıntı çekmez. Kitaptaki Juliet, Eric’le trendeki karşılaşmalarında bakire olduğunu söyleyip kaçar ve bundan daha sonra çok pişman olur. Almodóvar, Juliet’in hayatı boyunca pişman olacağı bir karar vermesine izin vermeyerek filme bir trende sevişme sahnesi ekler. Almodóvar gibi, karakterleri de özgürdür. 

Kitapta Deniz Dulu yakıştırması yapılan sahiplenici komşu Ailo, filmde iyice karikatürize edilerek ikonik bir karaktere dönüştürülür. Almodóvar’ın filmlerinde sık sık kendisine rol bulan Rossy de Palma, bu yan karakteri adeta bir efsaneye dönüştürür. Öyküye gizem ve tuhaflık katan bir karakterdir. Almodóvar’ın kendine özgü, adeta parodiye kayan gerilim dokunuşlarının bir örneğidir. Antia’yı gitmeye teşvik eden bir görüntü yaratılır. Kitaptaki dini figürlerin soğukluğu ve iticiliği olduğu gibi bu karaktere aktarılmıştır. Zaten Julieta’ya günahkar olduğunu sık sık hissettirmek için elinden geleni yapar.

Kitap Penelope’yi okura çok göstermez. Film ise uzun uzun gösterir. Babası öldükten sonra sergilediği güçlü tavırları ve annesine olan desteğini görürüz. Daha sonra ona ağır gelip kaçmasına neden olan şey bu durumdur belki de. Kitapta Juliet, Heather ile yalnızca bir kez karşılaşıp kızı hakkında iyi şeyler duyar. Filmde ise iki kez karşılaşırlar, ikincisinde Antia’nın aslında uzun zamandır tuhaf olduğunu ve görüşmediklerini ona açıklar. Film, başlarda Antia’nın tarafını tutan izleyiciye ters köşe yaptırır. Julieta’nın başından beri bir günahı olduğunu düşünen izleyici, filmin sonunda çarpıcı bir sonla karşılaşıp boşluğa düşer. Yine Almodóvar üslubu söz konusudur.

---

Kitabın Can Yayınlarından çıkan Roza Hakmen çevirisi şiddetle tavsiyedir. 

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Kitaptan Filme: Mrs. Dalloway

Feminizm, Bloomsbury, melankoli, intihar, bilinç akışı... Evet Virginia Woolf'tan bahsediyoruz. Bu yazıda, bilinç akışı tekniğiyle yazdığı Mrs. Dalloway romanına ve romanın aynı isimli 1997 yapımı sinema uyarlamasına yakından bakacağız.

Bilinç akışıyla başlayalım. Öncelikle Mrs. Dalloway'in hiç de kolay okunur bir kitap olmadığını söylemek gerekiyor. Hiçbir bölümlendirme yapılmadan (bölüm başlıkları, alt bölüm numaraları) karakterler arasında aniden geçiş yapan bakış açısı okunurluğu zorlaştırır. İlk paragrafta olaylara Clarissa'nın gözünden bakarken, ikinci paragrafta bir anda Peter Walsh'in zihnine girersiniz ve bir başkasının gözünden baktığınızı uzun süre ayırt edemezsiniz. Dolayısıyla ortaya karman çorman bir okuma çıkar. Bu nedenle Woolf'un romanlarını, fikir edinmek için önce baştan sona bir kez okursunuz, daha sonra asıl okumayı yapmak için dönüp birinci sayfadan başlarsınız. Mrs. Dalloway'de bu kafa karışıklığını yaşamanızın gayet normal olduğunu belirtelim.

Sinema uyarlamaları edebiyat okuruna bu bağlamda yardımcı oluyor. Okuma sırasında tam olarak somutlaştıramadığınız şeyleri ete kemiğe büründürerek görselleştiriyor. Tıpkı kültürel anlamda aramızda uçurumlar olan, yüzyıllar önce yazılmış veya farklı coğrafyalarda yazılmış romanlardaki atmosferi, tavrı anlamanıza yardımcı olduğu gibi; hiç anlamlı gelmeyen bir üslubu/anlatımı da somutlaştırarak hayatı size kolaylaştırıyorlar. Başkalarının o atmosferi nasıl yorumlamış olduğunu görmek, kendi yorumunuzla karşılaştırmak da işin keyifli kısmı. Bilinç akışı tekniğiyle yazılmış, zamanın kronolojik bir düzende akmadığı ve bakış açısının sabit olmadığı bu gibi dinamik anlatımlarda film uyarlaması, okur için bulunmaz bir nimet.

Kitabın aynı isimli 1997 yapımı film uyarlaması, 1925'te yayınlanmış bir romanı sinemaya aktarırken 90'lar modasına uygun mobilya ve kıyafetler kullandığı için dönemin atmosferini çok iyi yansıtamamış olsa da, tüm bu karmaşık anlatımı sadeleştirmeyi ve anlaşılır bir iskelete oturtmayı başarmış.

Filmi 2 açıdan değerlendirmek lazım: zaman ve bakış açısı kullanımı. 

Zaman Kullanımı

Film Woolf'un zaman kullanımına hiç müdahale etmiyor. Yaşlı Clarissa ve genç Clarissa'yı 2 farklı oyuncuyla canlandırarak kitaptakine uygun şekilde flashback'ler yapıyor. Clarissa'nın 1 gününün anlatıldığı romanda, günlük işlerinin arasına genç Clarissa hatıraları yerleştiriyor. Romandaki zaman atlamaları sinemaya olduğu gibi yansıtılmış.

Bakış Açısı Kullanımı

Bakış açısına gelince, zaman kullanımı gibi bariz bir şekilde olmasa da, film bu tekniği de doğru yansıtmış, yansıtmak için elinden gelen her şeyi yapmış. Romanda odak kaygan bir zeminde, tek bir karakterin üzerinde değil, dolayısıyla birden çok ana karakter var hissine kapılıyorsunuz. Örneğin hiçbir fiziksel bağlantısı olmamasına rağmen, Septimus da en az Clarissa kadar derinlemesine anlatılıyor ve okurda yer ediyor. Filmde de bu hissettirilmiş. Bakış açısının o anda Septimus'a geçtiğini doğrudan söyleyemezsiniz belki. Ancak sahnelerin uzunluğundan, karakterlerin sessiz kalma sürelerinden vs. şu anda onların odağa yerleştirildiği çıkarımını yapabilirsiniz. Film bunu elinden geldiğince izleyiciye aktarmış.

Toplumsal Çözülmeler

Roman, 1. Dünya Savaşı bittikten sonraki birkaç yılda yaşanan toplumsal değişimleri, Hindistan'dan henüz dönen Peter Walsh karakteri aracılığıyla gözlemleme fırsatı sunar. Kan ve çatışma sona ermiş, toplum savaşın ekonomik ve siyasi sonuçları ile yeniden şekillenme sürecine girmiştir.
"O beş yıl -1918’den 1923’e- nedense pek önemli olmalı diye geçirdi aklından. İnsanlar farklı görünüyorlardı. Gazeteler farklı görünüyorlardı. Örneğin şimdi adamın biri saygın haftalık dergilerden birinde tuvaletler hakkında lafını esirgemeden yazı yazıyordu. On yıl önce böyle bir şeyi asla yapamazdınız – haftalık saygın bir dergide adlı adınca tuvaletler hakkında yazı yazamazdınız. Sonra şu dudak boyasını ya da pudrasını çıkarıp herkesin içinde makyaj yapanlar. Ülkeye döndüğü gemide açıkça flört eden – özellikle Betty ile Bertie kalmıştı aklında – pek çok delikanlı ve genç kız vardı; anneleri de oturmuş, örgülerini örerken bir yandan da onları gözlüyorlardı, hem de kıllarını kıpırdatmadan. Kız durup herkesin içinde burnunu pudralıyordu. Üstelik nişanlı da değildiler, sadece hoşça vakit geçiriyorlardı; ikisi de bu işi ciddiye almıyordu."
19. yüzyılda Sanayi Devrimi ile iyiden iyiye keskinleşen sınıf ayrımı, savaş sonrasında girilen ekonomik buhran nedeniyle çözülür. Fakirleşen aristokrasi sınıfı artık toplumun gözünde eskisi kadar korku uyandırmaz. Ahlak, soyluluk ve asalet gibi kavramlar artık değerlerini yitirmeye başlamıştır. Bir yandan işçilerin sömürgeye karşı grev hareketleri devam ederken bir yandan da kadınlar atak yapmıştır ve kendilerine biçilen edilgen rolden sıyrılmaya başlamıştır.

Clarissa Dalloway, bir yandan yetiştiği aristokrat ortamın parti, gösteriş, kibarlık gibi alışkanlıklarını sürdürmeye hevesliyken diğer yandan kendisini ve çevresini sorgulama sürecine girmiştir. Hem dışa dönük, hayat dolu hem de melankolik, içe dönük bir görüntü sergiler. Septimus karakteriyle yalnızca bu melankoli ve hayatın anlamını sorgulama konusunda örtüşürler. Savaşın yıkımına birinci dereceden tanık olan Septimus için artık inandığı tüm değerler yıkılmış, yaşamak için bir sebebi kalmamıştır. Kendisini kocasının soyadının arkasına sıkışmış bulan Clarissa da tüm bu gösteriş ve yapmacıklığı sorgulamaktadır. Kocasına ve kocasının zengin çevresine uygun bir hayat sürdürmektense, tıpkı Sally gibi tamamen bencil ve istediği gibi yaşasaydı acaba hayatında ne gibi değişiklikler olurdu diye sorar. Toplumsal imajı için yaptığı seçimlerle bastırdığı benliği bir günde ortaya çıkmış, kendisini köşeye sıkıştırmıştır. Tüm kitap boyunca pişmanlıkları, yapamadıkları, yaşamadıkları hakkında düşünür. Ama bu bir değişim isteği olarak algılanmamalıdır. Huyundan vazgeçmeye niyetli değildir, kendinden ödün vermez, kızı Elisabeth'in daha mütevazi yaşamını garipser, onu kendi yanına çekmeye çalışır örneğin.

Ölüm

Savaş dedik, Septimus'un intiharı dedik, yıkım dedik. Kitap bunların etrafında dolaşır, ölüm baskın bir temadır. Bir bakıma Clarissa ölümü düşünerek kendi hayatını sorgulamaktadır. 

Kadın 

Clarissa edilgen, pasif bir hayat sürdürmüş olsa da hayatında hep güçlü kadın figürlere hayranlık duyuyor. İlk öpüştüğü kişi, gençlik yıllarındaki yakın arkadaşı, deli dolu Sally. Güçlü Lady Bexborough'ya hayranlık duyuyor. Kendi çabalarıyla bulunduğu yere gelen, Elisabeth'te saygı uyandıran tarih öğretmeni Miss Kilman karakterine de kitapta epey yer veriliyor. Kadın kitapta önemli bir öğe ve en az erkekler kadar güçlü tasvir ediliyor.

Kitap ve Film hakkında 

Film, kitap üzerinde değişiklik yapmayan, mümkün olduğunca orijinaline uygun bir uyarlama. Sadece bahsetmediği ufak tefek noktalar var. Mesela Septimus'un Rezia ile ne zaman ve nasıl evlendiğinden bahsedilmemiş. Bunun gibi küçük şeyler. 

Güzeller güzeli Natascha McElhone, kitapta tasvir edilen Mrs. Dalloway'in ete kemiğe bürünmüş hali Vanessa Redgrave ve Game of Thrones izleyicilerini çok şaşırtacak olan Lena Headey'i izlemeye doyamıyorsunuz.

Dünya edebiyatı için çok önemli bir yere sahip olan bu romanı hala okumayanlardansanız, bir an önce aradan çıkarmanız şart. Daha güzeli yapılana kadar şimdilik en iyi film uyarlaması da budur ve izlemeniz tavsiyedir. 

İyi okumalar/izlemeler.

6 Temmuz 2017 Perşembe

Kitaptan Filme: Nocturnal Animals / Tony and Susan


2016 yapımı Nocturnal Animals uyarlamasıyla Türk okurun dikkatini çeken Tony and Susan, ilk olarak 1993 yılında Amerika'da yayınlandı. Romancı, edebiyat eleştirmeni ve Cincinnati Üniversitesi'nde profesör olan Austin Wright (1922-2003) altyapısı sağlam, ancak tanınmamış bir yazar. Yaşadığı süre boyunca ne yazık ki büyük bir üne kavuşamadı ve Tony and Susan o öldükten sonra tanınırlık kazandı. Her ne kadar edebiyatçılar, sinemanın erken dönemlerinden bu yana uyarlamaları kendi eserlerinden küçük görüp önyargıyla yaklaşsalar da, sinemanın bir esere tanınırlık açısından getirisini görmezden gelmek doğru olmaz. Evet, bazı edebiyatçıların tanınmak için sinemanın desteğine ihtiyacı yok, ama Austin Wright gibi donanımlı, ancak çok fazla tanıtımı yapılmamış yazarlar bakımından sinema büyük bir reklam aracı.

Kitap, daha önce de denenmiş ancak son derece zor olan bir misyon üstlenerek hikaye içinde hikaye anlatır. Yazar, bir psikolojik romanın içine, bir aksiyon hikayesi yerleştirerek ortaya hem derinlikli, hem de sürükleyici bir iş çıkarmıştır.

Kısaca

Susan, bir gün eski kocasından bir kurye alır. Zamanında kitap yazmaya çalışan ancak bir türlü üretip para kazanamayan, buna takıntılı derecede emek harcayan Edward, aradan 25 yıl geçince nihayet kitabını tamamlar ve okuyup değerlendirmesi için bir kopyasını Susan'a gönderir. Birkaç gün sonra Susan'ın şehrine geleceğini, geldiğinde onunla görüşmek istediğini, okuyup ona yorumlar yaparsa çok hoşnut olacağını yazar. Susan yıllar sonra Edward'dan haber almanın ve nihayet kitabını tamamlamış olduğunu görmenin şaşkınlığıyla kitabı birkaç günde okuyacaktır. Bu arada biz okurlar, bir yandan Nocturnal Animals isimli bu kitabı okurken, arada da Susan'ın kafasının içindekileri, Edward'la olan geçmişini, vs. öğreniriz. 

Bakış açısı 

Austin Wright, Susan'ı üçüncü tekil şahıs kullanarak anlatır, tanrısal anlatıcı (omniscient narrator) tekniğini kullanır. Geçmiş zaman ve şimdiki zaman arasında zikzak yaparak eski evliliğini, yeni evliliğini aktarır, karakterini derinleştirir, okura kapsamlı bir profil sunar. Susan'ın duygusal dünyasında aşama aşama derine ineriz. Edward da kitabını (Nocturnal Animals) aynı anlatıcı tekniğiyle yazar. Ana karakter Tony'yi Edward'ın gözünden tanırız. Edward kendisini yazar kimliğiyle tamamen gizleyerek Susan ile yazdığı kitap üzerinden iletişime geçer. Haliyle Susan, Edward'ın kendisine bu kitapla bir mesaj iletmeye çalıştığını sezmiştir, gelebilecek kötü bir mesaj onu belli belirsiz huzursuz etmiştir, fakat merakına yenik düşerek kitabı okumaya koyulur. Bu arada bazı bölümlerde kitabı elinden bırakıp Edward'ı düşünmeye başlar, geçmişlerini muhakeme eder, kafası biraz karışmaya başlamıştır. 

Edward ve Tony

Nocturnal Animals romanının ana karakteri Tony, kurallara uyan, medeni, modern, kültürlü ve zarif bir matematik profesörüdür ve son derece sakin (hatta etkisiz) bir yaşam sürmektedir. Bir gece otobanda yollarını kesen 3 serseri gözünün önünde karısını ve kızını kaçırarak onları vahşice katleder. Burada tamamen etkisiz ve korkak bir tavır sergileyen Tony, Susan'a içten içe Edward'ı hatırlatır. Yazma tutkusuyla para kazanmak için hiçbir şey yapmayan, son derece duygusal ve kırılgan Edward, Susan'ın ayakları yere sağlam basan ve hırslı yapısına aykırıdır. Edward'ın hayallerinin peşinden koşma arzusu, Susan'ı evliliklerinin başında ondan uzaklaştırmıştır. Daha güçlü bir duruşu olan, komşuları Arnold'la ilişkiye başlar ve Edward'ı terk eder. 

Edward, ego ve intikam

Nocturnal Animals'ın 2. bölümünde Tony, her şeyini kaybetmiş, daha hırslanmış bir halde tasvir edilir. Bu, Edward'ın Susan'dan sonraki halini yansıtır. Edward kendisine inanmayan, kitaplarını beğenmeyen ve kendisini başka birisi için terk eden Susan'dan sonra terk edilmiş, etkisiz bir hisse kapılmıştır. Görünen o ki, Nocturnal Animals'ı içinde biriktirdiği kinden beslenerek, bir gün Susan'ın canını yakma arzusuyla yazar. Tony'nin dönüşümünü ve hazin sonunu Susan'a okutarak bir taşla iki kuş vurmayı planlamıştır: 1) Susan'ın terk ettiği Edward'ın geçirdiği uzun süreç sonunda gayet başarılı bir romancıya dönüştüğünü ispatlar. Böylece Susan'ı, kendisine inanmadığı için pişman etmek ister. Kitabıyla Susan'ın gözünde devleşme, kahraman olma arzusundadır. Susan ile zedelenen egosunu tamir etmeye çalışmaktadır. 2) Kitabın sonunda öldürdüğü Tony ile Susan'a büyük bir darbe indirmek ister. Yıllar önce terk ettiği adamın şu anda güçlü olduğunu, ama artık onu tamamen kaybettiğini bu hazin sonla Susan'a hissettirir. Söz verdiği buluşmaya da gelmeyerek, Susan'a bu kaybetme hissini daha derinden yaşatır. Dolayısıyla Edward, yıllar sonra Susan'dan intikamını almıştır. 

Not: Burada tabi Edward'ın hala o eski kırılgan, duygusal ve zayıf Edward olduğunu görmek zor değil. 25 yıldır kendisini aldatan kadına kızgınlık duygusunu, zedelenen egosunu tamir etmek için gecelerce kafa patlattığını, sürekli kafasında Susan ile ilgili hayaller kurduğunu biraz düşündüğünüzde fark ediyorsunuz. Bu bakımdan Edward'ın intikamı mı, yoksa Edward'ın zaafı mı demek daha doğru olur, bilinmez. 

Kitap ve Film 

Tom Ford, kitabın hikaye içinde hikaye anlatımını sinemaya çok başarılı bir şekilde yansıtır. Örneğin, Tony karakterinin aslında Edward'ı temsil ettiğini kitapta sonraları hissedersiniz, ama filmde her iki karakter de aynı oyuncuyu (Jake Gyllenhaal) oynatarak izleyiciye en baştan neyin ne olduğunu açıklarlar. Aynı şekilde Tony'nin karısı ve kızı ile Susan kızıl düz saçlı kadınlar olarak tasvir edilir ve Nocturnal Animals'ın aslında Susan düşünülerek yazılmış olduğunu baştan fark edersiniz. 

Kitapta öğretmen olan Susan'ı filmde yapay bir görünüme sahip, soğuk, içi boş bir karakter olarak gösterirler. Kitapta birkaç çocukları olmasına rağmen filmde yaşadıkları bu sentetik dünyaya çocuk figürü, anaçlık gibi detaylar hiç eklenmemiştir. Hatta Susan, filmde Edward'dan onun haberi olmadan çocuk aldırır. Susan karakterinin gaddarlık düzeyi iyiden iyiye yükseltilmiştir. Susan, bir sanatçıyı canlandırır ve moda sektörünün sahte ortamına aşina biri olarak tasvir edilir. Tom Ford burada kendi sektörüne gönderme yapmıştır. Hayalperest Edward'ın karşısında Susan'ı daha hırslı, daha açgözlü biri olarak tasvir ederek Susan'ın film sonundaki hüsranını iki katına çıkarır. 

Kocası, kitaptakinden farklı olarak bir iş adamıdır. Filmde ona çok fazla boy göstermese de Susan'la o kadar ilgilenmediğini, kariyerine odaklandığını ve Susan'ı biriyle aldattığını öğreniriz. Zaten romandaki temel rolü de aynıdır.

Kitapta bir müzede sergilenen "REVENGE" (intikam) tablosuyla, bunun aslında bir intikam hikayesi olduğu da okura hissettirilir. 

Oyuncular

Amy Adams'ın canlandırdığı karakter, Arrival filminde canlandırdığı karakteri andırır. Kızıl saçlarını yanına atıp duygusal müzik eşliğinde acıklı bir şekilde karşıya bakma olayını iki filmde de bolca izleriz. Keşke Amy Adams'a böyle donuk roller oynatılmasadır.

Tony'yi Jake Gyllenhaal'ın canlandırması biraz şaşırtıcıdır. Etkisiz bir adamı karizmatik bir adamın canlandırması ilginç bir deneyim. Eh, fena olmamış. Gittikçe tükenen bir görünüm sergilemeyi başarmış.

Susan'ın ikinci kocasını canlandıran Armie Hammer, bildiğiniz gibi The Man From U.N.C.L.E. filminde yükselen bir oyuncu. Bu filmde yüzünü keşke biraz daha fazla görseydik dedik. 

Değerlendirme

Kitap, size ipuçları vererek karakterlerin psikolojik haritasını çıkarmanıza yardımcı olan, sürükleyici bir psikolojik roman. Bir tür puzzle gibi ilerler. Keyifli ve derinlikli bir okuma sürecinin sizi beklediğini söyleyelim. Film de kitapta kafanıza yatmayan şeyleri tamamlar açıkçası, Edward'ın sebeplerini daha iyi anlamanıza yardımcı olur. Kitabın uzun tasvirlerle aktardığı ipuçlarını film görsellerle verir. Hem hikayenin aslını iyi yansıtıp hem de sinemanın iletişim olanaklarından faydalanır. İyi bir uyarlamadır.

İyi okumalar, iyi seyirler.

5 Nisan 2017 Çarşamba

Kitaptan Filme: Lion / A Long Way Home

Başrollerinde Dev Patel, Nicole Kidman ve Rooney Mara‘nın oynadığı, 2016 yapımı Garth Davis filmi. Saroo Brierley‘nin gerçek öyküsünü yazdığı biyografik kitabı A Long Way Home‘dan (2013) uyarlandı.

Özet

Hindistan’ın Khandwa bölgesinde Hindi bir annenin ve Müslüman bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Saroo, babası başka bir kadınla evlenip ailesini terk ettikten sonra 5 yaşına kadar annesi ve 3 kardeşi ile birlikte sefil bir yaşam sürüyor. Küçük ve bakımsız evde yaşamaya çalışan ailede anne taş taşıyor, en büyük ve ortanca oğul günlerce evden uzaklaşıp tren istasyonlarında yemek ve para bulmaya çalışıyor, Saroo genellikle küçük kız kardeşine bakmak için evde duruyor veya evlerinin civarına çıkıp yiyecek ve para arıyor.

5 yaşındayken, yeterince büyüdüğünü ispat etmek için küçük kız kardeşini arkasında bırakarak ağabeyi Guddu ile tren istasyonuna çıkıyor. Yorulup mızmızlandığı için Guddu onu bir bankın üzerine bırakıyor ve hemen döneceğini, kıpırdamamasını söylüyor. Bank üzerinde biraz uyuyan Saroo uyanınca önündeki trenin daha güvenli olabileceğini düşünerek giriyor ve uyuyakalıyor. Uyandığında trenin hareket ettiğini ve onu evlerinden uzaklaştırdığını görüyor ve panikliyor. 

İndiğinde (aslında yaklaşık 20 saatlik bir yolculuk yapıyor) bir süre istasyonda yatıp kalkıyor, yardım bulmaya çalışıyor, trenlere binerek evine geri dönmeye çalışıyor ama sonuç alamıyor. Sokaklarda geçirdiği yalnız günlerinde 2 kere tehlikeli insanlarla burun buruna gelse de paçayı kurtarmayı başarıyor.

Tesadüfen kendisini bulan genç bir adam Saroo‘yu polise teslim ediyor. Burada şansı dönüyor ve Avustralya’daki bir aileye evlatlık veriliyor. Saroo yeni ailesine adapte oluyor ve yüksek standartlarla büyüyor.

Yetişkin olduğunda, Google Earth yardımıyla, gittikçe takıntıya dönüşen bir motivasyonla tekrar ailesini aramaya koyuluyor. Mevcut ailesini gücendirmemek için genellikle araştırmalarını gizli tutuyor. Yıllar süren araştırmalarının sonunda harita üzerinden evini bularak Hindistan’a uçuyor. Hala aynı mahallede yaşayan annesini buluyor. Ne yazık ki birlikte çıkıp kaybettiği ve yıllardır kavuşmak için can attığı abisi Guddu‘nun, kendisi kaybolduktan birkaç gün sonra bir trenin altında kalarak öldüğünü öğreniyor. Hindistan’daki ailesiyle Avusturalya’daki ailesini de tanıştırarak ilham veren bir hayat hikayesi yaşamış oluyor.


Başlarda kendi çevresinde yankı uyandırıp etrafa yayılan bu hikaye yayıncıların ve senaristlerin de dikkatini çekti. Öykü, 2013 yılında derli toplu bir kitap haline getirilip yayınlandı. Saroo, geçirdiği bu uzun yolculuğu kitapta kapsamlı bir şekilde anlattı. 13 bölümden oluşan kitapta hem Saroo’nun çocukluk anılarını, hem kaybolma psikolojisini, hem yeni bir kültüre adapte olma sürecini hem de biyolojik ailesi ve üvey ailesi arasında köprü olma çabasını görüyorsunuz.


Prologue (Önsöz): Saroo annesinin yaşadığı eski eve gider ve orada kimse olmadığını görüp hayal kırıklığına uğrar, daha sonra bir komşu devreye girecektir ve onu bir yere götürür. 

Remembering (Hatırlama): Saroo‘nun yolculuğun sonuna yaklaştığı giriş bölümünden sonra, birden çocukluğuna ineriz ve hikayeyi en baştan başlayarak okumaya başlarız. Bu kısımda Saroo‘nun Hindistan’daki hayatından hatırladığı anılara yer verilir. 

Getting Lost (Kaybolma): Guddu ile çıkıp kaybolur ve uzun tren yolculuğunda panikler. 

Survival (Hayatta Kalma): İndiği tren istasyonunda yardım bulamaz, kendi başının çaresine bakmak zorunda kalır. Yerlerde bulduğu yiyeceklerle beslenip bankların altında uyuyarak haftalar geçirir. 

Salvation (Kurtuluş): Tesadüfen kendisini bulan genç bir adam tarafından polise verilir. Buradan çocuk esirgeme kurumuna sevk edilir. 

A New Life (Yeni Bir Hayat): Ailesi olmayan çocukları evlatlık edinmek isteyip yurt dışında yaşayan ailelerle birleştiren bir yardım kuruluşu aracılığıyla Avustralya’lı bir aileye evlatlık verilir. 

My Mum’s Journey (Annemin Yolculuğu): Saroo‘nun hikayesi kadar onu evlatlık edinme kararı alan annesinin hikayesi de önemlidir. Geçmişinde bazı şeyleri yaşamamış olsa, evlatlık edinme kararı almayacak, Saroo‘yu yetiştirmeyecektir. 

Growing Up (Büyüme): Diğer evlatlık kardeşi Mantosh ile geçirdikleri kültürel adaptasyon süreci anlatılır. 

Resuming the Search (Aramaya Devam Etme): Google Earth diye bir şey çıkmıştır ve Saroo başlarda yavaş internetiyle birkaç kez baktıktan sonra pes etmiştir. Bu bölümde araştırmasına yeniden başlar. İnternet hızlanmıştır, Facebook da çıkmıştır. Gittikçe takıntı haline getirecektir. 

Finding Home (Evi Bulma): Yaklaşık 5 senelik bir arama sürecinden sonra nihayet evini bulur. 

Meeting My Mother (Annemle Tanışma): En baştaki sahneye geri döneriz. Annesinin mahallesine gider. Evde bulamayınca hayal kırıklığına uğrar. Bir komşusu alıp onu bir yere götürür. Götürdüğü yerde annesi onu bekliyor olacaktır. Burada Saroo ismini yıllarca yanlış telaffuz ettiğini öğrenecektir ve Hintçeyi unuttuğu için annesiyle tercüman aracılığıyla konuşacaktır. 

Rocennection (Yeniden Temas Kurma): İlk buluşma anını atlattıktan sonra ikinci günde ailesiyle uzun uzun vakit geçirerek kardeşlerini görür. Bu arada yıllar önce kaybolan çocuğun geri dönüş hikayesi yerel medyanın dikkatini çeker. 

Reaching Out (Avustralya’ya geliş): Artık biyolojik ailesini bulmuş, soruları yanıtlanmıştır. Üvey ailesiyle olan ilişkisini eskiden olduğu gibi sürdürmek için çok hassas davranır. Brierley‘ler de aynı olgunluğu gösterecektir ve Saroo‘yu kaybetme kaygıları yaşamadan gerçek ailesini bulmasından memnuniyet duyacaklardır. 

Returning (Geri Dönüş): Yıllar önce tanımadığı bir tren istasyonunda inince bir sürü tren deneyip bulamadığı evini, bu sefer bulup o hazzı yaşamak ve korkularıyla yüzleşmek ister. Bu nedenle Burhanpur istasyonuna trenle gitmek için Hindistan’a geri döner. Yolculuğu bu sefer başarıyla atlatır ve geçmiş sayfaları bir bakıma tamamen kapatır. 

Film hikayeyi bozmadan ve dramatize etmeden anlatmayı başardığı için iyi bir uyarlama. Birkaç değişiklik var tabi. Örneğin normalde Sue, Saroo’nun odasına bir harita koyuyor ve Hint aksesuarları yerleştirerek onu bir şekilde köklerine bağlıyor. Belki de yıllar sonra Saroo’nun haritalarda arayarak evini bulma fikri bu sayede bilinç altına yerleşiyor. Filmde bu iki önemli detay atlanmış.

Film afişi yanıltıcı, çünkü bir aşk hikayesi bekliyorsunuz. Var mı? Var. Ama asla hikayenin merkezinde değil.

Saroo‘yu oynayan Dev Patel, rolüne hazırlanırken Tazmanya ağzıyla konuşmak için egzersizler yapıyor. Sue Brierley rolünde Nicole Kidman‘ın oynaması aslında Sue‘nun önerisi. En başından itibaren kendisini Nicole Kidman‘ın canlandırmasını çok istiyor ve istediği oluyor. Saroo‘nun çocukluğunu oynayan aşırı sevimli Sunny Pawar gerçekten İngilizce bilmiyor ve Nicole Kidman ile filmdekine benzer bir bağ kuruyorlar.

89. Oscar ödül törenine 6 adaylıkla giden film ne yazık ki hiçbir ödül alamadan döndü.

İlham verici bir hikaye. Özellikle kitabı şiddetle tavsiyedir.

İyi okumalar.

3 Nisan 2017 Pazartesi

Kitaptan Filme: Rear Window / It Had to Be Murder

Rear Window (Arka Pencere) 1954 yapımı, başrollerinde James Stewart ve Grace Kelly‘ nin yer aldığı bir Alfred Hitchcock filmi. Cornell Woolrich‘in It Had to be Murder (1942) isimli öyküsünden sinemaya uyarlandı. Woolrich, bu öyküyü yazarken H. G. Wells‘in 1894 tarihli Through a Window öyküsünden ilham aldı. Her üç kurgu detaylar bakımından birbirinden farklı olsa da çıkış noktaları aynı: bir fiziksel engel nedeniyle eve hapsolmuş bir adamın vakit geçirmek için camdan dışarı bakıp diğer insanları röntgenlemesi ve bu sırada tesadüfen bir cinayete tanık olması.

Mekan değiştirmeyen kamera aracılığıyla, izleyici tüm hikayeye tek bir odanın içinden bakıyor. Jeff‘in odasından, Jeff ile birlikte diğer dairelerin içinde geçen olayları “röntgenliyoruz”. Sabit bir çerçeve, hatta çerçeve içinde çerçeve konsepti söz konusu. Bu köşeli anlatım, izleyiciye derli toplu, simetrik bir görsellik sunuyor. Simetrik kareler sayesinde görsel bir “tatmine” dönüşen film, estetik açıdan son derece kusursuz. Günümüzde tekrarlanan 1950’ler modası, filmdeki kareleri (kıyafetler, dekor) bugünün izleyicisinin estetik algılarına çok uygun hale getiriyor. Aradan geçen 60 küsur seneye rağmen, gözümüzün alışık olduğu ve dolayısıyla “nostalji, geri, eski teknolojiyle yapılmış” hissi yaratmayan bir atmosfere sahip. Hala güncelliğini kaybetmeyen başarılı görseli, ölümsüz filmler arasında yer almasını sağlayan sebeplerden yalnızca bir tanesi.

Sabit bir mekan ile pek çok farklı hikayeyi gözlemleme fırsatı veren bir kurgusu olduğu için basit, bir o kadar da hareketli. Kurgunun baş kahramanı olan Jeff aracılığıyla diğer daireleri gözlemleme fırsatımız oluyor. Aslında hikayeye heyecan katan nokta da bu, “gözetlemek”. Bakmamak gereken bir şeye bakmak. Dolayısıyla görmemek gereken şeyleri görmek. Yönetmenin Jeff karakteri aracılığıyla diğer dairelerin içinde geçenleri gözetlemeye teşvik ettiği izleyici, kendisini pek de engellemeye çalışmadan gözetlemenin tatlılığına teslim oluyor. Hep birlikte gözetleyip yargılıyoruz. Bayan Yalnızkalp‘in haline acırken Miss Torso‘nun sevgililerini merakla inceliyor; Thorwald‘ı evinde kapana kıstırmaktan büyük bir haz alıyoruz. Seyirciler/okur olarak ortak bir bilinç ile insanların kapalı kapılar ardındaki özel yaşamlarını yargılıyoruz, neyi yanlış yaptıklarına karar verip tam olarak hangi noktada müdahale etmemiz gerektiğine kanaat getiriyoruz, ki bu da keyifli bir şey. Dolayısıyla seyircinin ilkel merak ve müdahale arzusunu harekete geçirmesi, bu filmi her dönemde ilgi çekici kılan diğer bir nokta.

Görsel kusursuzluk ve ilginç kurgu, filmin geniş kitlelere ulaşıp ödüller almasının başlıca nedenleri olarak gösterilebilir. Elbette bunun dışında konuşulacak şeyler var.

1- Toplumsal Yargı

Pencerelerin dışındaki hayatlar genellikle tahmin edilebilir çizgilere sahip. Filme göre, pencerelerin içindeki hayatlar da bir o kadar tahmin edilebilir. O kadar ki standart davranış kalıplarının dışına çıkan ilk kişi, bir katil. Etrafımızın büyük bir kanunlar bulutu tarafından sarıldığı ve bu kanunların insanlar tarafından oluşturulduğu gerçek. Yazılı kanunlar gibi, yazılı olmayan davranış kuralları da var. Bunlara aykırı tavırlar sergilemek, yerleşik adalet algımıza göre diğerlerinin müdahalesini meşrulaştırıyor. Örneğin, masum ve güçsüz Bayan Yalnızkalp‘in evini gözetlerken kendimizi biraz rahatsız hissetsek de, Thorwald‘ın evini gözetlerken kendimizi gayet haklı görüyoruz, çünkü bir katili yakalayıp devlete temsil edeceğiz ve etrafa tehlike saçmasını engelleyeceğiz. Film, birey-birey ilişkilerinde ve birey-toplum ilişkilerinde her zaman bir yargılama/savunma hali içinde olduğumuzu, pencereleri birbirine bakan 2 apartman kurulumuyla son derece güzel yansıtmış. Sokakta da, evinizde de, tavırlarınızı görebildikleri kadarıyla yargılayacaklar ve davranış biçimlerinizi buna göre belirleyeceksiniz.

Filmin çerçeve içinde çerçeve konsepti, gördüğümüz tüm o köşeli ve sabit, simetrik görüntü bir düzeni temsil ediyor. Karşısına geçip bu düzeni gözetleyen Jeff de, düzenin sürüp sürmediğini denetleyen bir “birey”. Kendisi denetçi olduğu kadar, denetlenen de aynı zamanda. Bakış açısını değiştirip karşı pencereye geçersek, kendisinin de gözetlenen/denetlenen bir kişi olduğunu anlayacağız. Filmin sonunda, Jeff‘in kimliğini gözlemleyerek tespit edip onu evinde kıstıran Thorwald, gözetleme eyleminin karşılıklı olduğunu kanıtlıyor.

2- Her çiftin ilişkiyi farklı bir şekilde yaşaması

Filmin başında Jeff ve Lisa arasındaki ilişkide birkaç sorun olduğunu biliyoruz. Karşısındaki dairelerin tamamında bir aşk/evlilik/çift hikayesi var. Kimi hayatının aşkını bulmaya çalışırken kimi rutin bir ilişki yaşıyor, vs. Belki de kendi ilişkisini sorguladığı bir dönemden geçtiği için diğer çiftlerin ne yaşadıkları Jeff’in dikkatini bu kadar çekiyor.

3- Holy Golightly vs. Miss Torso

Dairelerin bir tanesinde yaşayan güzel dansçı Miss Torso, Breakfast at Tiffany’s filmindeki Holy Golightly karakterini anımsatıyor. Şehirde gösterişli yaşam sürme çabası, hareketli partiler, zengin erkek avı ve peşindeki zengin ve süslü erkekler, sonunda aşık olduğu fakir adam. Tamamen aynı çizgide, aynı yaşam tarzına sahip bir karakter. Kronolojik olarak Miss Torso (filmin çekim yılı 1954), Holly Golightly‘den (kitabın yayınlanma yılı 1958) daha genç olduğu için ondan etkilenmiş olma ihtimali yok, fakat aynı yaşam tarzına gönderme yaptıkları bir gerçek.

4- Miss Torso vs. Lisa

Dediğimiz gibi, dairelerin hepsinin içinde toplumun normalleştirip kabul ettiği belirli davranış kalıplarını temsil eden, başka bir deyişle belirli bir “yaşam tarzına” sahip insanlar var. Lisa, dışarıdan bakınca maddiyatçı ve gösterişçi bir çizgiye sahip olan Miss Torso ile empati kurabiliyor, onu anlıyor. Çünkü bir ihtimal benzer bir arka planları ve çevreleri var ve aynı kalıba uygun bir yaşam sürdürüyorlar.

5- İlişkilerde kariyerin de önemli bir kriter olması

Kariyerin bir kadın ve bir erkek arasındaki ilişkinin yönünü belirleyen önemli kıstaslardan biri haline gelmesi muhtemelen 20. yüzyılın ortalarına denk geliyordur. Bu filmde buna çok fazla vurgu yapılmış. Mesela Lisa‘nın dergideki sabit kariyeri ve parasını gösterişe harcama eğilimi, hareketli çalışma koşullarına sahip olan ve para tutmayı seven Jeff‘in hoşuna gitmediği için ilişkileri sallantıda. Ekonomik faaliyetlerin, iki insanı birbirine yaklaştıran veya birbirinden uzaklaştıran kıstaslardan biri olduğu vurgulanıyor.

Kitapla Film Arasındaki Farklar

  • Kitapta Jeff‘in Sam adında bir erkek asistanı var ve genellikle Jeff, Sam‘i tersliyor. Filmde ise hemşire Stella var ve tam tersine, Stella çoğu zaman Jeff‘e karşı baskın. 
  • Kitapta Lisa yok. 
  • Filmde en sonda Jeff iki bacağını birden kırarken kitapta alçısını nihayet çıkartıyor. 
  • Thorwald kitapta ölüyor, filmde yaşıyor. 
  • Filmde Jeff‘in neden bacağını kırdığını biliyoruz, bir fotoğraf karesi yakalamaya çalışırken kaza geçiriyor. Kitapta bunun bahsi geçmiyor. 
Öyküye diğer dairelerdeki hikayeler konmamış, yalnızca Thorwald‘a ve onun tavırlarındaki tuhaflıklara odaklanılmış. Film ise daha zengin görsel kaynaklardan faydalanarak kurguya yeni hikayeler katmış. Ben yadırgamadım, aksine film uyarlaması öyküyü zenginleştirmiş. Bu arada Cornell Woolrich‘in önemli filmlere uyarlanan başka kitapları olduğunu da söyleyelim, işlerine göz atmakta fayda var.

Şiddetle tavsiyedir. İyi okumalar/seyirler.

22 Mart 2017 Çarşamba

Kitaptan Filme: One Flew Over the Cuckoo's Nest


Milos Forman yönetmenliğinde, 1975 yılında çekilen, başrollerinde Jack Nicholson, Louise Fletcher ve Will Sampson‘ın oynadığı 2 saat 15 dakikalık bir drama filmi. Ken Kesey‘nin 1962 yılında yayınlanan aynı isimli kitabından uyarlandı.

Ken Kesey (1935-2001), 1950’lerin Beat Kuşağına ve 1960’ların hippi kültürüne yakın, ama ismi o ortamdaki yazarlarla birlikte anılmayan Amerikalı bir yazar. 1999 yılında yapılan bir röportajda, kendisi için şöyle söylüyor: “Beatnik olmak için çok genç, hippi olmak için ise çok yaşlıydım.” Üniversite yıllarından sonra California’ya taşınıyor ve orada Beat Kuşağı‘ndan tanıdığımız Neal Cassady (Into The Wild‘da Dean Moriarty karakterine ilham veren kişi) gibi figürlerin katıldığı partiler düzenliyor. Bu ortamda LSD ve ilaç kullanımına ilgi duymaya başlıyor. Gizli bir askeri programa gönüllü olarak katılıyor. Burada gönüllü hastalar gözetim altında LSD alıyorlar. Gece vardiyasında çalışan Kesey, hastalarla sık sık iletişim kurarak onların davranışları hakkında notlar alıyor. Sağlıklı, ancak topluma bir şekilde uyum sağlayamamış bireylerin katıldığı bu program, One Flew Over The Cuckoo’s Nest‘e ilham veriyor. Kitapta, hastalar “İyileşebilirler (Acutes)” ve “İyileşemezler (Chronics)” olarak ikiye ayrılıyor. İyileşebilirler, sağlıklı olup topluma ayak uyduramamış bireylerden oluşuyor. Yazarın bu programdaki görevi sona erdikten sonra, kendisi de LSD kullanıyor. Hap kullanımının, insanı özgürlüğe kavuşturan bir deneyim olduğunu savunuyor. 1962 yılında One Flew Over The Cuckoo’s Nest‘i yazdıktan sonra üne kavuşan yazarın diğer ilgi çekici işlerinden bir tanesi de, 1974 – 1980 yılları arasında William S. Burroughs gibi isimlerin de katılımıyla çıkardığı Spit in the Ocean adındaki 7 sayılık küçük bir dergi.

One Flew Over The Cuckoo’s Nest romanında 3 önemli öğe var:

1- Davranışçılık

2. Dünya Savaşı sonrası dönemde, Amerikan toplumunda, muhalif fikirlere sahip kişiler totaliter rejimin gücünü tehdit eden unsurlar olarak görülüyor. Bunları nötralize etmek amacıyla, devlet psikoloji disiplininden faydalanarak karşıt silahlar oluşturuyor. Örneğin, Otomatik Portakal romanından hatırlayalım. Topluma aykırı tavırlar sergilediği için hapse giren Alex‘e, gönüllü olarak bir psikolojik deneyde yer almayı kabul ederse tahliye garantisi veriliyor. Kabul ediyor, kendisine bir makine bağlanıyor. Çeşitli kimyasallar aracılığıyla “kötü” davranışları birtakım fiziksel ağrılara koşullanıyor. Bu nedenle ne zaman “kötü“, yani devletin desteklemediği tavırlar sergileyecek olsa fiziksel rahatsızlıklar yaşıyor, bir süre sonra bu davranışları bırakıyor. Kendi öz iradesiyle değil, tamamen devlet eliyle birey, tekdüze hale getiriliyor. Burada uygulanan deney, psikolojideki davranışçılık kuramından geliyor. Yanlış ellerde, yanlış amaçlarla kullanılan davranışçılık, One Flew over the Cuckoo’s Nest filminde de kendisini gösteriyor. Otoriter hemşire Ratced’in onaylamadığı tavırları sergileyen herkes ilaçlara ve elektroşoklara maruz kalarak öz iradeleriyle değil dış etkenlerle değişiyor. Roman psikoloji disiplininin ve davranışçılık kuramının, totaliter rejime katkıda bulunan bu kullanımını kapalı bir şekilde eleştiriyor.

2- Anaerkil toplum

Ken Kesey, romanın kahramanı McMurphy karakterini şöyle betimlemiş: cinsel gücü ve arzusu yüksek, özgür, güçlü, atak bir adam. Bu özellikler iyi olarak gösterilirken, romandaki tüm “kötü” öğelerin ucu bir şekilde kadınlara dokunuyor. “İyileşebilir” hastaların tamamı, sosyal hayatta güçsüz karakterler olarak betimlenmiş ve karakterlerin geçmişinde, onları topluma karşı savunmasız hale getiren kadınlar var. Örneğin Billy‘nin kendisine çocuk muamelesi yapan dominant bir annesi var. Harding‘in karısı kendisinden daha dominant. Şef‘in babası annesinin soyadını alıyor, kendi malını mülkünü de kaybediyor. Hastanenin en dominant karakteri Büyük Hemşire Ratched. Kesey, bir bakıma Harding karakteri üzerinden bu “rastlantının” nedenini açıklıyor. Harding‘e göre erkeğin tek silahı penisi, kadın bunu anlıyor ve onu elinden alarak erkeği etkisiz hale getiriyor. Romanda, genel gri ortamı ve baskıcı atmosferi delip geçen bu nedenle de okura kendini iyi hissettiren bir yükselme anı var. Sonuna kadar oyunu kuralına göre oynayan McMurphy, Billy’nin intihar ettiği son sahnede kontrolünü kaybederek Büyük Hemşire‘ye saldırıyor. Önce gömleğini yırtarak onu rencide ediyor, sonra da boynuna sarılıyor. Aslında bir kadın için son derece aşağılayıcı olan bu sahne, baskıyı delmek, iktidara karşı gelmekle özdeşleştirildiği için izleyici tarafından alkışlarla karşılanıyor. Kitabın genel olarak söylediği, kabul edilemeyecek mesaj şu: Toplumu bu hale sokan kadınların dominantlığı, onları aşağı çektiğimiz an erkekler daha özgür olacak ve baskı ortadan kalkacak. Bu kadın düşmanı tutumu pekiştiren başka bir sahne de, Bromden‘ın erekte olduğu sahne. Romanda fiziksel boyutları sürrealist bir şekilde algılayan Şef Bromden, kendini güçsüz ve etkisiz hissettiği için fiziksel olarak da küçük olduğuna inanıyor. Gücü ve cinsel özgürlüğü temsil eden McMurphy‘yi tanıyınca, tekrar büyüyeceğini hissediyor. McMurphy onun bu sürrealist büyüme algısını anlayarak, kısıtlı bir süre içinde onu tekrar büyütme ve eski güçlü haline döndürme sözü veriyor. Bir takım cinsel çağrışımlarda bulunarak, Şefin erekte olmasını sağlıyor ve ona “daha şimdiden büyüdün bile” şakasını yapıyor. Burada büyüklük ve küçüklük, dolaylı olarak kadın bedenine hakim olmak ve olmamak şeklinde bir anlama indirgenmiş. Yorum yok.

3- İktidar

Kadın-erkek ve devlet-birey ekseni dışında, erkek-erkek arasındaki iktidar ilişkisine de değinilmiş. Hastalar, balık tutmak için tekneye gittiği sırada McMurphy yokken dominant bir kaptan ile karşılaşıp onunla nasıl başa çıkacaklarını bilemez. Devletin veya kadının gözetlemediği ortamlarda dahi, erkekle erkek arasında iktidar kavgası vardır. Bağırarak, saldırganlaşarak baskın olan tarafın kazandığı davranış alışkanlıkları topluma yerleşmiştir. McMurpy‘nin kamaraya girip tüm hastaları yalnız bıraktığı sahnede, ilk önce korkudan kıpırdayamayan karakterler daha sonra kendi kendilerine balık tutup gemiyi idare eder hale gelecektir. Birey ancak deneyerek, yaşayarak korkusunun üstesinden gelir. Günlük ilişkilerinde bastırılmayan, sinmeyen kişi, devlet ve iktidar karşısında da korku ve paniğe kapılmaz.

Film genel olarak kitaba uygun olsa da, oldukça önemli farkları var. Yazar Ken Kesey, kitaptan çok fazla saptırıldığı gerekçesiyle çok sinirleniyor ve izlemeyi reddediyor. Farklar şöyle:

  • Kitapta Bromden‘ın gözünden anlatıldığı için Bromden ana karakter. Filmde ise McMurphy. Ken Kesey‘nin en çok tepesini attıran noktalardan bir tanesi. Bromden‘ın rolü, yalnızca bir sahnede izleyiciyi çok şaşırtmaya indirgenmiş. 
  • Filmde balığa gitmek için hastane otobüsünü çalıyorlar ve gizli saklı gidiyorlar. Kitapta ise oylama yapılıyor. Hemşire Ratched ve McMurphy günlerce hastaları kendi taraflarına çekmek için birbiriyle rekabet ediyor ve sonunda McMurphy kazanıyor. Aralarındaki iktidar savaşında hemşireyi zayıflatan hamlelerden bir tanesi. Doktor da hastalarla birlikte tekneye geliyor, dolayısıyla gizli saklı bir aksiyon durumu yok. 
  • Kitapta McMurphy doktoru da yanına çekmeyi başarıyor. Filmde ise daha mesafeli bir görüntüsü var. 
  • Kitapta hemşireye saldırırken gömleğini yırtıyor, filmde bunu kaldırmışlar. 
  • Kitapta McMurphy‘ye lobotomi yapıldıktan sonra sedyesi hastaların önüne bırakılıyor, böylece herkesin otoriteye başkaldıranın başına ne geleceğini görmesi sağlanıyor. Filmde böyle bir şey de yok. 
  • Kitapta Bromden, diğer hastaların yanında da konuşuyor. Filmde böyle bir şey yok. 
  • Filmde Cheswick‘in intiharından bahsetmemişler. 
  • Kitapta McMurphy, İyileşemez bir hasta olduğunu ve oradan çıkışının olmadığını en başlarda bilmiyor. Daha sonra öğrenince çok öfkeleniyor ve hemşireye karşı dikkatli davranmaya karar veriyor. Filmde ise böyle bir detay yok. 
  • Balığa çıktıklarında gruba kaptanlık yapan George Sorensen karakteri filmde yok. 
  • Gezileri sırasında kitapta McMurphy‘nin çocukluğunun geçtiği eve bakıyorlar, filmde bu yok. 
  • Ratched saldırıya uğradıktan sonra bir süre hastaneye gelemiyor. Bu sırada kitapta İyileşebilir hastaların bir kısmı kendi istekleriyle hastaneden ayrılıyorlar. Filmde bu yok. 
İyi seyirler/iyi okumalar.

20 Mart 2017 Pazartesi

Film: Tokyo Story


Yasujirô Ozu‘nun senaryosunu yazıp yönettiği 1953 yapımı Tokyo Story (orijinal adıyla Tôkyô monogatari), günlük hayatın akışından gelen dramı son derece yalın bir şekilde yansıtan ve bu özelliğiyle Batı izleyicisinin dikkatini çekmeyi başaran 2 saat 15 dakikalık bir film. 

Özetle, tüm çocuklarını okutup evlendirmiş yaşlı bir çift, bir gün yıllardır görmedikleri çocuklarını ziyaret etmek için uzun bir tren yolculuğu yaparak yaşadıkları küçük kasabadan Tokyo’ya giderler. Bu tatlı çift çocuklarının kendilerini görünce çok sevineceğini, uzun uzun sohbet edeceklerini, gezdirileceklerini, Tokyo’yu göreceklerini içten içe umarken ne yazık ki bunlardan hiçbirini bulamazlar. Mahalle doktoru olan en büyük oğulları, sürekli işlerini bahane ederek onlara vakit ayırmaz ve güleryüz göstermek konusunda da oldukça cimridir. Kuaför olan kurnaz ve bencil büyük kız da cömertliğini ve ilgisini esirgeyecektir. En küçük oğul başka bir şehirdedir, yoğundur ve zaten Tokyo’ya bile gelmemiştir. Kendileriyle birlikte yaşayan en küçük kızları ve savaşta ölen ortanca oğullarının karısı haricinde, onlara sempati gösteren kimse kalmamıştır.

Oyuncuların yüz seviyesinde duran kamera, gerçek zamanlı diyaloglar filmin bu “günlük” halini seyirciye hissettirir. O kadar ki, filmin yarısı karakterlerin oturması ve oturdukları yerden kalkması, çantalarını hazırlaması ve çantalarından çıkardıklarını yerleştirmesi gibi, doğal hareketleri izlemekle geçer. Akıcı bir günlük hayat anlatımı vardır. Bu teknikle hem oturup kalkma gibi küçük hareketler, hem de ölüm döşeğinin etrafında toplanıp ağlama gibi daha büyük hareketler aynı tempoya ve anlatıma sokulur. Bu sayede, en dramatik sahneler bile, homojen bir şekilde, abartısız anlatımla yansıtılır. Bu tekdüze anlatım, sıkıcı olmak bir yana, izleyiciyi hikayeye daha çok dahil eder.

Filmde, dramın tırmandığı üç can alıcı sahne vardır:

Birincisi, doktor oğul ve kuaför kızın kısıtlı bir süre için kendilerini ziyarete gelen anne babalarını, yaşlarına pek uygun olmayan hareketli ve yorucu bir tesise tatile göndermeleri. Gürültü içinde uyuyamadıkları ve yalnız başlarına deniz kenarında oturdukları iki sahne, hiç söz kullanılmadan izleyiciye hayal kırıklığı hissini net bir şekilde hissettirir. İzleyici, anne babanın yaşadığı bu his aracılığıyla kendi ilgisizlik deneyimleri üzerinde düşünmeye başlar. Tam bu noktada ikinci acıklı sahne devreye girer ve kontrast bir karakter aracılığıyla, izleyicinin yüzleşmesi daha da derinleştirilir.

Bu sahnede, anne baba gürültüye dayanamayıp tatillerini yarıda keserek kızlarının evine dönerler. Ancak kızları buna hiç sevinmez, bir toplantıya ev sahipliği yapacağı ve meşgul olacağı gerekçesiyle onları tabiri caizse kapı dışarı eder. Maskelerin düştüğü, tüm karakterlerin gerçek yüzünü gösterdiği bu sahnede, derin bir zıtlık yaratırcasına iyi huylu ve merhametli gelin karakteri devreye girer. Anneye karşı sergilediği aşırı iyi tavırlar ve sonsuz güleryüz, öz evlatların çirkinliğini daha net bir şekilde ortaya koyar. Hikayenin doğal akışını yapay bir şekilde dramatize eden, fazla “iyi”; dramın tavan yaptığı son sahneye izleyiciyi hazırlayan, düşünülmüş bir karakterdir.

Annenin ölüm döşeğinde yattığını öğrendikleri sahne, filmin üçüncü ve en dramatik sahnesidir. Seyirci bu acı son sahnede bir tür günah çıkarma ve arınma beklerken, öyle bir şey olmaz. Aksine, günlük koşturmalarına verdikleri önemden feragat etmezler. Annelerinin yanına giderken yas kıyafetlerini götürmeyi ihmal etmezler; son zamanlarını birlikte iyi bir şekilde geçirdiklerini söyleyip gamsız bir şekilde kendilerini buna inandırırlar; anne öldükten çok kısa bir süre sonra onun birkaç parça eşyasını talep ederler.

Filmin tüm yükselme anlarının tekdüze bir anlatımla gösterilmesi gerçek hayatla paralellik gösterir. Gerçek hayatta iyilik ve kötülük, dram ve mutluluk birbirine girmiş durumdadır ve bunlar sinemadaki müzik ve kamera odağı gibi araçlarla vurgulanmaz.

Basit ve akıcı, naif bir hikaye izlemek isteyenlerin kaçırmaması gereken bir film.

İyi seyirler.